mustafa_emre
01.02.2007, 17:23
BEKLENEN EMANET Naci Efendi, heyecanindan yerinde duramiyor, ardi ardina kapiya vuruyordu. Naciye Hanim, kapiyi açip, esini içeri alinca, benzinin sararmis oldugunu, vücudunun titredigini fark etti. Daha ne oldugunu sormadan, Naci Efendi nefes nefese anlatmaya basladi. Bekledikleri güzel haberle birlikte ikisi de sevinç gözyasi döktüler. Temizce giyindiler, evlerini temizleyip, düzenlediler. Ve beklemeye basladilar. Kalpleri heyecandan yerinden firlayacakmis gibiydi. Bu engin ask, bu durmak bilmeyen çaglayan nasil da çepçevre kusatmisti ruhlarini… Niçin heyecanliydilar? Bekledikleri güzel haber neydi? Kimi bekliyorlardi? Bu sorulara, bir film seridi gibi zihinlerinden geçen hatiralar arasindan cevap bulunabilirdi… Dagistanliydi Naci Efendi. Imam-i Samil’in torunlarindandi. Istanbul’da yasiyordu. Kapali Çarsi’da sarrafti. Ailesiyle birlikte, ALLAH dostu, mübarek bir veliye tabi olmuslar, gönülden baglanmislardi. Teslimiyetleri sonsuzdu. Sadakatle sohbetlere devam ederlerdi. Kalplerindeki iman köklesmis, ilahi feyzle dolmus, Hakk Teala’ya ve Habîbi Muhammed Mustafa (SelamunAleyküm.v.)’ya olan asklari dayanilmaz bir hal almisti… Bir gün hanimi, Naci Efendiye dönerek: “Efendi! Su fani dünyada hayat arkadasi, can yoldasi olarak senden yalniz bir dilegim var. Artik dayanamiyorum. Neye mal olursa olsun, bana Rasûlullah Efendimiz (SelamunAleyküm.v.)’in Sakal-i Serif’ini getir. Ben kuru ekmek yemeye raziyim. Getir ki varimiz yogumuz, ekmegimiz, asimiz, her seyimiz “O” olsun.” dedi. Haniminin bu sözleri üzerine Naci Efendi, sahip oldugu dükkanini satarak, Misir’a gitti. Alti ay boyunca hiç durup-dinlenmeden, diyar diyar tüm Arap ülkelerini dolasti. Çaresiz, sorusuna hep ayni cevabi aliyordu: “Bu öyle bir emanettir ki; satilmaz. Efendimiz incinir, fiyati yoktur.” Ne yapacagini sasirmis, boynu bükük ve çaresiz Istanbul’a geri dönmüstü. Bu nadide istegi yerine getirememenin hüznünü içinden atamamisti. Bu sonuç hem Naci Efendi’nin hem de Naciye Hanim’in, ask atesini daha bir alevlendirmis, Peygamber (SelamunAleyküm.v.)’e karsi özlemleri daha da artmisti. Hüsranla sonuçlanan arayisin üstüne günlerce gözyasi dökmüsler, gece-gündüz hasret ve yakaris dolu dualar etmislerdi. Ve, hiç umulmadik bir anda, tanimadiklari mübarek bir insan, kapilarina gelip ellerine üç hurma vermis, “Beni Peygamber (SelamunAleyküm.v.) gönderdi. “Bu hurmalarin ikisini Naciye kizim, birini de Naci evladim yesin.” buyurdu diyerek, kaybolmustu. Iste bu olay dualarina ilahi bir cevap olmus, dayanilmaz olan asklari engin bir sevgi ve saygiya dönüsmüstü. Naci Efendi, Islam ülkelerini dolasip döndükten sonra yeniden açarak çalismaya basladigi sarraf dükkaninda otururken, yasli bir kadin yaklasarak ona söyle dedi: “Evladim! Benim esim bir Osmanli pasasiydi. Senelerce Yemen’de görev yapti. Oradan Istanbul’a gelirken üç tane Sakal-i Serif getirdi. Fakat esim vefat etti. Çocuklarim namaz kilmiyor. Üç gecedir, Kainat’in Efendisi (SelamunAleyküm.v.)’ni rüyamda görüyorum, bana seni göstererek diyor ki: “Emaneti Muhammed Naci evladima ver. Yoksa sefaatimden mahrum kalirsin.” Naci Efendi’nin benzi sararmis, titremeye baslamisti. Yüregi yerinden çikiverecekmis gibiydi. Durumu fark eden yasli kadin, “Heyecanlanma evladim, telaslanma. Sen simdi evine git, ben emaneti getiririm.” buyurdu. Naci Efendi saskindi, buldugunu kaybetme, ya da yasadiklarinin bir serap olmasi korkusuyla, “Aman annecigim, belki evi bulamazsin, ben de seninle geleyim.” deyince, tebessümle, “Meraklanma evladim. Peygamber Efendimiz (SelamunAleyküm.v.) öyle güzel tarif etti ki, kendi evim gibi bulurum.” dedi ve ayrildi. Naci Efendi, mübarek annenin arkasindan bakakalmisti, bir süre sonra kosarak eve gitti. Iste simdi ise hanimina olayi anlatmis, birlikte yasli hanimi ve kutsal emaneti bekliyorlardi. Bir müddet sonra kapi çalindi. Heyecanla kosarak kapiyi açtilar. Osmanli hanimi kapidaydi. Içinde Sakal-i Serif bulunan sandigi iki eliyle yukarida tutuyordu. Salavat-i Serife getirerek emaneti teslim etti. Aylarca arayip, askiyla yandiklari, hasretiyle kavrulduklari mübarek emanet ellerindeydi. Muhabbetleri, saf ve temiz kalple isteyisleri, bagliliklari, güçlü imanlari bu kutlu emanete sahip olma serefine nail etmisti onlari. Naci Efendi, ömrünün sonuna dogru, yalisini, kuyumcu dükkanini ve tüm mal varligini bir imtihan olarak kaybetmis, buna ragmen sirf Rizây-i Ilâhi’yi talep etmisti. Elinde Sakal-i Serif, gönlünde Rasûlullah (SelamunAleyküm.v.)’in engin sevgisiyle hep O (SelamunAleyküm.v.)’nu isteyip, O (c.c.)’nu arzu etmisti. Hamd tüm Alemlerin Rabbi olan ALLAH (C.C)´a Mahsustur. O'ndan baska hiç bir ilâh yoktur. O Meliktir, bütün Kâinatin Mülkü O'nundur. Hz.Muhammed (SelamunAleyküm.v) O´nun Resuludur.
alıntı
alıntı