PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : haftanın konusu ahiret kardeşliği olsun



faran10
10.02.2007, 15:14
s.a kardeslermi eger izin verirseniz haftanın konusu ahiret kardeşliği olsun
düsüncelirinizi kısa olarak yazın kardeslerim ALLAH RAZI OLSUN

Ensar
10.02.2007, 17:25
selamünaleyküm kardesim gercekten cok güzel olur.ALLAH razi olsun.

ebuducane
10.02.2007, 17:29
Allah razı olsun evet güzel konu...

Ben almanca iyi bilmiyorum , hatta hiç bilmiyorum, bunu hallederseniz sevinirim admin bey...

iNZiVa
10.02.2007, 17:50
bu gibi sorunlari forum hakkinda olan yere bildirelim insAllah

faran10
10.02.2007, 18:43
Allah için ahiret kardeşliği yapan, ahirette öz kardeşinden daha faydalı yardımları, ondan görür. Kim ahiret kardeşini ne kadar çok severse, Allahü teâlâ da, onu o kadar çok sever.) [Ey Oğul İlm.]

(Allah için dost olan, Cennette hiçbir ameli ile erişemeyeceği dereceye ulaşır.) [İ.Ebiddünya]
(Allah yolunda bir dost edineni, Allahü teâlâ affeder.) [İ. Rafii]

(Çok dostunuz olsun! Çünkü Rabbiniz kerimdir. Kıyamette dostları arasında, din kardeşlerinin içinde bulunan kuluna azap etmekten haya eder.) [Şir’a]

(İyi din kardeşi güzel koku satan kimse gibidir. Sana koku sürmese bile, yanında bulunduğun müddetçe güzel kokusundan faydalanırsın.) [Müslim]

faran10
10.02.2007, 18:46
GÖNÜLLERİMİZ ZATEN BİR
ELVİDA ÜNLÜ


Ne kadar kardeşim, kardeşime?
Ne kadar yakınım, bana ezelden yakın kılınana?

Ne kadar bir ve beraber kalbim; Rabbim'in ‘onların kalplerini birleştirdim' dedikleriyle?

Bir binayı ayakta tutan nedir?

Tuğlalarının birbirine sımsıkı kenetlenmesidir.

Cemiyet de bir binadır.

Bugün, rüzgar bile denmeyecek hafif bir esintiyle sallanıyorsa, yıkılıyorsa, her bir tuğla diğer bir tuğlaya ne kadar kenetlendiğine bir bakmalı değil midir?

‘Ey Allah'ın kulları, kardeş olun!' düsturunu ne kadar hissedebildiğine, ne kadar yaşayabildiğine bir bakmalı değil midir?

Kardeşlik böyledir

Güzel günlerdi, zor günlerdi.

Allah'ın Rasulü s.a.v. vardı, hayattaydı. Müslümanlar, O'nunla yollara düşmüş, Muhacir olmuşlardı. O'na, Muhacirler'e kucak açmış, Ensar olmuşlardı.

Muhacir, Allah yolunda hicret edendi. Ensar, Allah Rasulü'ne ve muhacirlere kucak açan, yardım edendi.

Efendimiz s.a.v. Ensar'a buyurdu ki:

- Şüphe yok ki, muhacir kardeşleriniz Allah yolunda mallarını, yurtlarını, evlatlarını bırakıp size geldi, şehrinize geldi.

Dediler ki:

- Ya Rasulallah, mallarımızı muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür.

Allah Rasulü s.a.v. sordular:

- Daha başka?

- Nedir ya Rasulallah? Başka ne yapmamızı buyurursunuz?

- Muhacirler tarla işlerinde çalışmayı bilmez. Onların yerine çalışıp, mahsulü onlarla bölüşeceksiniz.

Cevap verdiler:

- Allah Rasulü'nü dinledik ve itaat ettik...

O günlerde müşriklerin anlamakta zorlandığı bu kardeşlik bağı, bugünlerde biz müslümanlara anlaşılması, yaşanması zor geliyor. Çünkü herkes kendi kabuğunda, kendi köşesinde, sessiz-sedasız müslüman. Çünkü müslümanlığını herkes kendi içine hapsetmiş.

. . .

Ebu Talha r.a., Ensar'ın en zengini idi. Medine'de hurmalıkları vardı. Efendimiz s.a.v. bir gün, “Siz, sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sarf etmedikçe asla iyiliğe eremezsiniz.” mealindeki ayet-i kerimeyi okudular. Ebu Talha r.a.'ı bir düşüncedir aldı. Düşündü düşündü, gönlünü yokladı ve Rasulullah s.a.v.'e vardı:

- Ya Rasulallah, Rabbimiz, “Siz sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla iyiliğe ermiş olmazsınız.” buyuruyor. Ben düşündüm ve gönlümü yokladım ki, en fazla sevdiğim malım Beyraha hurmalığıdır. Orası artık Allah için bir sadakadır. Onun tarafınızdan kabulünü ve ecrini umarım.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle dedi:

- Ne iyi... Beyraha kazanç getiren ne güzel bir yerdir! Suyu tatlıdır, hoştur. Beyraha'yı aldım ve orayı yakın akrabalarına vermeni münasip görerek sana veriyorum.

Ebu Talha r.a. emre itaat etti ve Beyraha'yı yakın akrabaları arasında taksim etti.

. . .

Efendimiz s.a.v. vefat ettiği sırada Ebu Bekir r.a. evindeydi. Geldi, Allah Rasulü'nün yüzünü açtı ve şöyle söyledi:

- Anam babam sana kurban olsun. Diriliğinde de, ölümünde de ne kadar güzelsin...

Sonra Hz. Ömer r.a. ile Ensar'ın yanına vardılar. Ebu Bekir r.a. konuşmaya başladı. İlk önce Ensar hakkında inen ayet-i kerimeleri okudu. Allahu Tealâ Ensar ile ilgili olarak, “Şu Ensar ki, Muhacirler'den önce Medine'yi hazırlayıp imana sarıldılar. Onlar, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Muhacirler'e verilenden nefslerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri muhtaç olsalar bile, Muhacirler'i nefslerine tercih ederler...” (Haşr, 9) buyurmuştu.

Ve Hz. Ebu Bekir r.a. biliyordu ki, tüm insanlar bir vadiye yönelse, Ensar bir başka vadiye doğru gitse Rasulullah s.a.v., ‘Ensar'ın gittiği vadiye giderim' demişlerdi. Ve Ensar hakkında “İlâhi! Ensar'ı bağışla, Ensar'ın evladını bağışla, Ensar'ın evladının evladını bağışla” diye niyazda bulunmuşlardı.

Ensar'ın evladının evladının evladı olamaz mıyız?

Biz Rasulullah'ın kardeşlerim dediği ümmeti değil miyiz? O duaya bu devirde nail olsak, amin desek... Ensar, Muhacir; yardım, hicret hepsi o devirlerde mi kaldı? Kardeşlik o devirler de mi?

Onların kardeşliği

Efendimiz s.a.v. buyurdular:

“Kim bir müslümanı giydirirse, o elbise o kişinin üzerinde parçalanıncaya kadar, giydiren kişi Allahu Tealâ'nın himayesi altındadır. Hangi müslüman, elbisesi olmayan bir müslümanı giydirirse, Cenab-ı Hak da onu cennet ipekleriyle giydirir. Hangi müslüman aç bir müslümanı doyurursa, Allah da ona cennet meyvelerinden yedirir. Hangi müslüman susuz bir müslümanı suya kandırırsa, Allahu Tealâ onu cennet içeceği ile ferahlatır.”

Muhacirler hicret ettiklerinde Medine'nin suyuna bir türlü alışamadılar. Efendimiz s.a.v. bir su kuyusuna talip oldular. Sahibine:

- Kuyunu bana cennetteki bir su kaynağı karşılığında satar mısın, dediler. Kuyunun sahibi:

- Ya Rasulallah, benim ve çocuklarımın bu kuyudan başka geçimimizi sağlayacak bir şeyimiz, yerimiz yoktur, dedi.

Hz. Osman r.a. bu durumu haber aldı ve otuz beş bin dirheme kuyuyu satın alarak Rasulullah'ın huzuruna çıktı:

- Ya Rasulallah! O kuyuyu satın alırsam, o kişiye vaadettiğin cennetteki su kaynağının aynısı için bana da dua eder misin?

- Evet ya Osman.

- Onu satın aldım ve müslümanların istifadesine vakfediyorum.

. . .

Sahabilerden birisi veresiye olarak meyve ağaçları satın almıştı. Fakat ağaçlar afete uğradı, sahabi borç içinde kaldı. Rasulullah s.a.v. ashabına buyurdu:

- Bu kardeşinize sadaka veriniz.

Sadaka verildi, fakat borçlara yetmedi. Bunun üzerine Rasulullah s.a.v. sahabinin alacaklılarına şöyle dedi:

- Borçlarınıza karşılık bulduklarınızı alın. Geri kalanı sizin değildir. Borcunuzun ödenemeyen kısmını affedin.

. . .

Ashab-ı Kiram, yaşayan, bugün hâlâ yaşayan müslümanlardır. İslâm da onlarla can buluyor, yaşıyordu.

Efendimiz s.a.v., halkı sadakaya teşvik ettiğinde, Ebu Ukayl r.a. çok az miktarda hurma karşılığında bir gece sabaha kadar sırtında su taşıdı, aldığı hurmanın yarısını ailesine ayırdı, diğer yarısını da Rasulullah s.a.v.'e sadaka olarak getirdi. Efendimiz, ‘Götür, sadaka malları üzerine dök' buyurdular.

Münafıklar, Ebu Ukayl'ın sadakasını dillerine dolayıp alaya aldılar ve:

- Ebu Ukayl'a bakın! Şunçağız hurmalarla Allah'a yaklaşmış, dediler.

Bunun üzerine Allahu Tealâ, Tevbe Suresi'nin 79. ayetini nazil eyledi:

“Sadaka vermekte gönülden davranan ve ancak elinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere, bu davranışlarının cezasını Allah verir! Onlara can yakıcı bir azap vardır!”

Ahiret kardeşliği

Biz, ahiret saadetine talibiz. Öyleyse ahiret kardeşliğidir beklediğimiz. Bu dünyada bitivermeyecek bir kardeşliktir.

Nefes alıp veren, bize dua edecek, belki bir hayrı dokunacak olana iyilik etmek değildir sadece kardeşlik dediğimiz. Aynı zamanda asıl yurduna göç eyleyen bir kardeşimizin evladını emanet, borcunu borcumuz gibi sırtımızda yük bilmektir. Çünkü Efendimiz s.a.v.:

- Yetimi büyütüp, terbiye edenle ben, kıyamet gününde şöyleyiz, demiş, şehadet parmağıyla orta parmağını birleştirmiştir.

Rasul-i Ekrem s.a.v., Zatü'r-Rika savaşından dönerken, yoksul bir sahabi olan Cabir r.a. ile güzel bir sohbet başlatır. Cabir r.a.'ın babası Uhud savaşında şehit olmuştur. O, bir müslümanın, bir şehidin emanetidir.

Efendimiz s.a.v., ilk önce evlenip evlenmediğini sorar. Cabir r.a. da evlendiğini söyler. Efendimiz s.a.v., ona başka sorular da sorar ve aldığı cevaplardan, Cabir r.a.'ın maddi durumunun iyi olmadığını anlar. Orduyu geriden takip eden Efendimiz s.a.v., Cabir r.a. ile sohbeti iyice koyulaştırır ve bu arada onun oldukça zayıf ve çok çok arkalarda kalmış olan devesine talip olur. Bir dirhem olarak başlattığı pazarlığı kırk dirheme kadar çıkarır. Olayın devamını Cabir r.a. şöyle anlatıyor:

Medine'ye vardığımız gecenin sabahında devemi Rasulullah'a götürdüm. Beklemeye başladım. Hz. Peygamber çıkıp deveyi görünce sordular:

- Bu da ne? Oradakiler dediler ki:

- Ey Allah'ın Elçisi onu Cabir getirdi.

- Cabir nerede? diye sordu. Ben yanına vardım. Şöyle dedi:

- Cabir, devenin yularını tut ve götür, o senindir.

Sonra, Bilal ile bana kırk dirhemden fazlaca para gönderdi. Allah'a yemin ederim ki, bu kırk dirhemin bereketi evimizden hiç eksik olmadı.”

Orada olmak, yanında durmak

Bir gün Eslem r.a., Hz. Ömer r.a. ile pazara çıkmıştı. Genç bir hanım arkadan yetişti ve Ömer r.a.'a:

- Ey Müminlerin Emiri! Kocam öldü. Geride beni ve küçük çocuklarını bıraktı, elimizden bir şey gelmiyor. Çocuklar kendi hizmetlerini yapacak durumda değiller. Ne ekinimiz, ne sağmal koyunlarımız var. Kıtlığın, yokluğun çocuklarımı yemesinden korkuyorum. Ben Gıfarî'nin kızıyım. Babam Hudeybiye Barışı'nda bulunmuştu.

Hz. Ömer r.a. bu sözleri duyunca: “Ne büyük şeref!” dedi. Sonra zekât hayvanlarının bulunduğu ahıra gitti. Güçlü, ağır yük taşıyabilecek bir devenin sırtına iki büyük çuval dolusu yiyecek yükletti. Ayrıca iki çuvalın arasına çeşitli yiyecekler ve elbiseler koydu ve devenin yularını eline vererek kadına:

- Deveyi çek. Bunlar bitmeden Allah muhakkak size bir hayır kapısı açar, dedi. Birisi:

- Müminlerin emiri! Kadına çok verdin, dedi. Hz. Ömer r.a.:

- Ne diyorsun? Babası Hudeybiye'de bulunmuştu. Allah'a yemin ederim ki, ben bu kadının babası ile kardeşinin uzunca bir sürede, bir kaleyi kuşatıp fethettiklerini görmüştüm, diyerek adamı susturdu.

. . .

Bize buyrulan kardeşlik, ölümle son bulmayan, bu hayatla sınırlı olmayan bir kardeşlik. Dünya günlerinin sona ermesini, bir hayatın son bulması olarak görmeyen müminlerin birbirlerine karşı vazifeleri de bitmiyor.

Sahabiler bir cenazeye rastladılar, onun hakkında iyi şeyler söylediler. Rasulullah s.a.v., “vacip oldu” buyurdular. Sonra bir başka cenaze geçti. Ashap bu cenazeyi fenalığı ile andılar. Rasulullah s.a.v. yine, “vacip oldu” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer r.a. sordu:

- Ne vacip oldu ey Allah'ın Rasulü?

Rasulullah s.a.v. şöyle buyurdu:

- Şu iyiliğinden konuştuğunuz kişiye cennet, kötülüğünden bahsettiğiniz kişiye de cehennem vacip oldu. Zira sizler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz.

Zalim bile olsa...

Bu dünyada bitmeyecek kardeşlik, yalnızca ikramla sınırlı değildir. İkram da yiyecek, içecek ve giyecekle sınırlı değildir.

Allahu Tealâ: “Müminler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin!” (Hucurat, 10) buyurmuştur.

Peygamberimiz s.a.v. de şöyle buyurmuşlardır:

“Birbirinizle ilgiyi kesmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Birbirinize kin tutmayın, birbirinize haset etmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeşler olun. Bir müslümanın, müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir.”

Ve demişlerdir ki: “Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini hor görmesi yeter.”

Ashabıyla olduğu bir gün Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle dediler:

- Zalim olsun, mazlum olsun, kardeşinize yardım edin.

Birisi sordu:

- Ya Rasulallah! Mazlum olana yardım ederiz, bunu anladık. Zalim olursa ona nasıl yardım edelim? Ne buyuruyorsunuz?

Efendimiz s.a.v. cevap verdi:

- Onu zulmünden alıkoyunuz. İşte bu, ona yapacağınız en büyük, en değerli yardımdır.

. . .

Ahfa
18.11.2008, 08:56
emeğinize sağlık

*~*DeMa*~*
05.12.2008, 07:31
:-046:-055
emeğinize sağlık

Su Gibi
11.12.2008, 03:47
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından –11- Kardeşliğin İhyâsı
Cenâb-ı Hak bütün mü’minleri kardeş ilân etmiş, kardeşliğin şart ve vecîbelerini beyân etmek için de Peygamber Efendimiz’i AleyhisSalatu vesSelam biz kullarına numûne-i imtisal kılmıştır. Sahâbe-i kirâm ve Hak dostlarını da, kardeşlik ruh ve şuurunun zamanlara yayılan zirveleri eylemiştir. Dünyâda yalnızca mü’minlere bahşedilen bu müstesnâ saâdet hazînesini muhâfaza etmek, mü’minlerin en mühim vazîfelerindendir. Zîrâ lâyıkıyla sahip çıkılmayan kıymetler, zamanla elden çıkar.

Kardeşlik cevherini muhâfaza etmek; onu şefkat, merhamet, nezâket ve mes’ûliyet şuuruyla yaşamaya bağlıdır. Bu hususta ihmâl ve gaflet göstermek, mü’minlerin arasını bozmak için fırsat kollayan şeytana kapı aralamaktır. Bu fırsatı yakalayan şeytan -aleyhillâne-ise, mü’minlerin nefsâniyetlerini tahrik ederek birbirlerine darılmalarını teminde gecikmez.

Barışma Saâdetine Teşvik

Mü’minlerin birbirlerine gücenip darılmaları ve dargınlığı devâm ettirmeleri, İslâm nazarında çok ağır bir cürüm sayılmıştır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- biz ümmetini bu hususta şöyle îkaz buyurmuşlardır:

“Kim din kardeşini bir yıl terk edip küs durursa, onun kanını dökmüş gibi günâha girer.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 47/4915)

“Bir mü’minin, din kardeşini üç günden fazla terk edip küs durması helâl değildir. Üç gün geçmişse, onunla karşılaşıp selâm versin. Eğer selâmını alırsa, her ikisi de sevapta ortak olurlar. Yok eğer selâmını almazsa, almayan günâha girmiş olur. Selâm veren ise küs durmaktan çıkmış olur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 47/4912)

“Birbirinizi çekememezlik gibi kötü huylara kapılmayınız. Öfke ve hıncınızı birbirinizden çıkarmaya kalkmayınız. Birbirinizin ayıplarını araştırmayınız. Başkalarının konuştuklarına kulak kesilmeyiniz… Ey Allâh’ın kulları! Kardeş olunuz!” (Müslim, Birr, 30)

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın beyânına göre; Pazartesi ve Perşembe günü kulların yaptıkları işler Allah Teâlâ’ya arz edilir. Din kardeşi ile arasında düşmanlık bulunan kişi hâricinde, Allâh’a şirk koşmayan her kulun günahları affedilir. Meleklere; “Şu iki kişinin af edilmesini birbirleriyle barışıncaya kadar erteleyin!” diye tembih edilir. (Müslim, Birr, 35-36; Ebû Dâvûd, Edeb, 47)

İslâm kardeşliğini zedelemenin, Allâh’ın merhametinden mahrum bırakan ağır bir îman zaafı olduğu da âyet-i kerîmelerde şöyle ifâde buyrulur:

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (el-Hucurât, 10)

“…Siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, (mü’min kardeşleriniz ile) aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin.” (el-Enfâl, 1)

Âyet-i kerîmelerde dargın mü’minlerin aralarını düzeltmeleri açıkça emredilmektedir. Yâni din kardeşliği, “ben haklıyım sen haksızsın” gibi tartışmaların üzerine bir şal atarak, geçmiş husûmetleri unutmayı ve gerektiğinde nefsinden fedâkârlık yaparak mü’min kardeşini affetmenin fazîletine ermeyi gerektirir. Zîrâ küs durmak, Allâh’ın emrine itaatsizliktir. Kâmil bir mü’min, ne pahasına olursa olsun, hiçbir zaman Allâh’ın emrine bile bile itaatsizlik etmez. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da İslâm kardeşliğinin îmân ile münâsebetini şöyle ifâde etmişlerdir:

“Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam îmân etmiş olmazsınız. Size bir şey söyleyeyim ki onu yaptığınız takdirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)

Bu bakımdan, din kardeşliğini muhâfazada titiz olmak ve dargınlığa mahal vermemek, bir îman zarûretidir.

Ahnef bin Kays şöyle buyurur:

“Kardeşlik, ince ve latif bir cevherdir. Onu korumazsan kazâya uğrar. Dâimâ hiddetini yenmekle onu koru ki, sana zulmeden gelip senden özür dilesin. Var olanla yetin, ne kendin için fazlasını ara, ne de kardeşinin kusuruna bak.” (İhyâ, II, 466)

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, takvâ sahibi mü’minlerin vasıfları sayılırken; “…Onlar öfkelerini yutarlar ve insanları affederler…” buyrulur. (Âl-i İmrân, 134)

Mevlânâ Hazretleri de, mü’minlerin, Allah için birbirlerinin kusurlarını affedip iyilikte bulunarak kardeşliği yaşatmaları gerektiğine şöyle işâret buyurur:

“Din kardeşinden bir cefâ gördünse, onun bin vefâsı olduğunu hatırla!.. Çünkü iyilik, günâha karşı şefaatçi gibidir.”

Din kardeşinden hatâ veya kusur gördüğünde ona küsmek yerine, onun nice güzel hasletlerinin bulunduğunu düşünüp bunlar hatırına onu affetmek ve onun asıl böyle durumlarda yardıma muhtaç olduğunu bilip yanında olmak îcâb eder.

Günaha Nefret, Günahkâra Merhamet...

Rivâyete göre iki kardeşlikten birisi istikâmetini bozduğu için, diğerine:

“–Artık bu kardeşinden vazgeç!” derler. O ise:

“–Ne münâsebet! Bilâkis o, asıl şimdi bana muhtaç oldu. Böyle bir zamanda onu terk etmek doğru olur mu hiç?! Ben şimdi ona öğüt verecek ve düzelmesi için Allâh’a duâ edeceğim.” der.

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin bir talebesi de, düştüğü bir zaaf neticesinde son derece mahcûb olup dergâhtan kaçar. Bir müddet sonra, gönlü harâbeye dönmüş bu talebe, dostlarıyla çarşıdan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözüne ilişiverir. Talebe, hocasını fark edip utancı sebebiyle derhal uzaklaşır. Durumu sezen Cüneyd -kuddise sirruh-, yanındakilere:

“–Siz dönün, benim yuvamdan bir kuşum kaçmış!” deyip talebesinin ardınca gider. Geri dönüp bakan talebe, hocasının kendisini tâkib ettiğini görünce heyecana kapılarak adımlarını sıklaştırır. Girdiği bir çıkmaz sokakta mahcûbiyetin verdiği telâşla, gayr-i ihtiyârî başını duvara çarpar. Hocasını karşısında gördüğünde ise renkten renge girip başını önüne eğer. Hazret müşfik sesiyle:

“–Evlâdım! Nereye gidiyorsun, kimden kaçıyorsun! Bir hocanın talebesine yardım ve himmeti asıl böyle zor günlerde ve müşkil zamanlarda olur.” der ve onu gönül sarayına alıp dergâhına götürür. (Bkz. Tezkiretü’l-Evliyâ, 469)

İslâm kardeşliği, nesep kardeşliği gibidir, hattâ daha da ileridir. İnsanın, günâha sürüklenen akrabâsını silip atması câiz olmadığı gibi, kardeşlik edindiği bir kimseyi de hatâ ve günahları sebebiyle tamamen reddetmesi ve dışlaması da uygun olmaz. Doğru olan, düşeni elinden tutup kaldırmaktır. Bunun için Allah Teâlâ, Efendimiz

-aleyhissalâtü vesselâm-’a akrabâları hakkında:

“Eğer Sana isyân ederlerse, «Ben sizin amelinizden berîyim!» de.” (eş-Şuarâ, 216) buyurmuştur. Câlib-i dikkattir ki; “Sizin yaptığınızdan berîyim.” demesini emretmiştir, “Sizden berîyim.” demesini değil!.. Yâni günâha olan nefreti günahkâra taşırmamak îcâb eder.

Mü’min, din kardeşinin huzûrunda veya gıyâbında, onun hoşlanmayacağı sözleri söylemekten kaçınmalıdır. Ancak emr bi’l-mârûf ve nehy ani’l-münker husûsunda, sükûta müsâade yoktur. Yâni gerektiğinde din kardeşini îkâz için münâsip bir lisanla, tenhâda, gözlerden uzak olarak, başbaşa nasihatte bulunmak zarûrîdir. Böyle bir durumda onun hoşlanıp hoşlanmadığına bakılmaz. Zîrâ bu îkazlar, her ne kadar görünüşte ağırına giderse de, gerçekte onun için büyük bir iyiliktir.

Hak dostlarından Abdullah bin Mübârek Hazretleri, kötü huylu bir kimseyle yolculuk yapmıştı. Seyahatleri sona erip ayrıldıklarında, Hazret içli içli ağlamaya başladı. Bu hâle şaşıran dostları, niçin ağladığını sordular. O ince ruhlu Hak dostu, derin bir iç çekti ve nemli gözlerle:

“–O kadar yolculuğa rağmen beraberimde bulunan arkadaşımın kötü hâllerini düzeltemedim. O bîçârenin ahlâkını güzelleştiremedim. Düşünüyorum ki; acabâ benim bir noksanlığımdan ötürü mü ona faydalı olamadım? Şâyet o, benim hatâ ve kusurlarımdan dolayı istikâmete gelmediyse, yarın hâlim nice olur!..” dedi ve boğazında düğümlenen hıçkırıklarla ağlamaya devâm etti.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Allah için birbirini seven iki kardeş buluştukları zaman, biri diğerini yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mü’min bir araya gelirse, Allah Teâlâ birini diğerinden faydalandırır.” (İhyâ, c. II, sf. 394)

Rabbimiz; mü’minlerin, birbirini yıkayan iki el gibi olmalarını arzu buyurmaktadır. Birbirini yıkayan iki elden maksat, birbirinin maddî-mânevî noksanını telâfî etmek, sevinç veya hüznünü paylaşmak, kusurlarını affetmek, derdine ortak olmak, birbirine öğütte bulunmak ve kardeşini kendinden daha iyi ve temiz bir insan olarak görmektir.

Ayrıca din kardeşinin bir yanlışını gördüğünde hemen menfî hüküm vermeyip önce hüsn-i zanla yaklaşmak, bu davranışının geçerli bir mâzereti olup olmadığına bakmak, kardeşlik âdâbındandır. Mü’minler; birbirlerini dâimâ hoş tutmalı, aslâ hor görmemeli, bilâkis kardeşinin Allah indinde kendisinden daha makbul olduğuna inanmalıdır.

Birlik ve Berâberliğin Temel Harcı:

İslâm Kardeşliği

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ilk müslümanları ilâhî rahmet ve ihsanla bir bahar faslı gibi kucaklamış; birbirine kanlı düşmanlar olan Arap kabileleri, müstesnâ bir kardeşlik atmosferi içinde muhabbetle kaynaşmıştır. Bu hakîkate âyet-i kerîmede şöyle işâret buyrulur:

“Hep birlikte Allâh’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allâh’ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nîmeti sâyesinde kardeş kimseler olmuştunuz…” (Âl-i İmrân, 103)

Hazret-i Mevlânâ, İslâm kardeşliğini ne güzel îzah eder:

“Peygamber Efendimiz; «Müslümanlar tek bir can gibidir.» buyurmuştur. Tek bir can oldular ama, Allâh’ın Rasûlü sâyesinde oldular. Yoksa her biri, diğerine mutlak düşmandı. Medîne’de «Evs» ve «Hazrec» adında iki kabîle vardı. Bunlar; birbirlerinin kanını içecek kadar can düşmanı idiler.

Hazret-i Mustafâ’nın feyzi ve İslâm’ın nûru ile onların eski kinleri yok oldu gitti. O düşmanlar, önceleri bağdaki üzümler gibi, üzüm salkımındaki taneler gibi birbirlerine bağlı idiler. Birbirlerinin kardeşi idiler, lâkin «Mü’minler kardeştir.» âyeti indikten sonra onun feyiz ve rûhâniyetiyle, âdeta sıkılmış üzüm taneleri gibi tek bir şıra hâline geldiler, hakîkî mânâda birleşip kardeş oldular.”

Câhiliye devrinde zulüm, azgınlık, cehâlet ve korkunç kan dâvâları ile âdeta kan gölüne dönen bedevî çölleri, İslâm’ın nûru ile üstün bir medeniyet bahçesi oluverdi. Bugün bize kudsî bir mîras olarak intikal eden İslâm kardeşliği, o saâdet asrının bir bereketidir. İslâm kardeşliği sâyesindedir ki mü’minler; ırk, kavmiyet, meşrep ve mezhep gibi farklılıklara rağmen asırlarca birlik ve berâberliğin huzuruyla yaşamışlardır. Bu huzuru kaybetmek, ferdî ve ictimâî kayıpların en hazinidir. Birlik ve beraberliği baltalayan nefsânî ihtirasların, benlik dâvâlarının, siyâset ve riyâset kavgalarının, hiddet ve nefretin yegâne çâresi, “İslâm kardeşliği”dir.

Allâh için olan hakîkî kardeşlik, farklı bedenlerin bir kalp ile yaşaması gibidir. Allâh’ın rahmeti ve bereketi, bir ve beraber olanlar üzerine iner. Kuvvet ve muvaffakıyet, birlikten doğar. Meşhur kıssadır:

Hikmet ehli bir zât, ölüm döşeğinde vasiyetini yaparken, oğullarından birkaç değnek istemiş. Sonra da getirilen değnekleri bir demet yapıp oğullarına:

“–Haydi bunu kırın!” demiş. Oğulları kıramayınca demeti çözmüş.

“–Değnekleri birer birer alın, bakalım kırabilecek misiniz?” demiş. Hepsi birer değnek almış ve kırmış. Bunun üzerine o zât oğullarına:

“–Yavrularım! İşte siz benden sonra bu değnekler gibisiniz. Toplu olduğunuz müddetçe kimse sizi yenemez; lâkin ayrılırsanız, çabuk kırılır ve bozguna uğrarsınız.” diyerek hayat boyu bir ve beraber olmalarını istemiş.

Allah için birbirlerine muhabbetle kenetlenip, omuz omuza saf tutarak birlikte gayret ve mücâdele edenler, âyet-i kerîmede şöyle methedilir:

“Muhakkak ki Allah, kendi yolunda sanki kurşunla birbirine perçinlenmiş duvarlar gibi saf bağlayıp omuz omuza savaşanları sever.” (es-Saff, 4)

Hadîs-i şerîfte de mü’minlerin nasıl yek-vücûd ve tek yürek olmaları gerektiği şöyle beyân edilmektedir:

“Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binâlar gibidir.” Peygamber Efendimiz, bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetlemiştir. (Buhârî, Salât, 88; Müslim, Birr, 65)

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de:

“Kerem sahipleri bin kişi bile olsa, bir kişiden fazla değillerdir.” buyurur.

Din Kardeşinin Derdiyle Dertlenmek

İşte bu gönül birliği sebebiyledir ki kâmil mü’minler, din kardeşlerinin sevinciyle sevinip ıztırâbıyla muzdarip olurlar. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-bunu bir teşbîh ile şöyle îzah buyurmuşlardır:

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, merhamet etmekte ve korumakta bir vücûda benzerler. Vücûdun bir uzvu hasta olduğunda, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

Din kardeşinin derdiyle dertlenip ona bir çâre aramak, Allâh’ın rızâsını kazandıran büyük bir ictimâî ibâdettir. Buna bîgâne kalmak ise, bencilliktir. Bu bakımdan her mü’min, din kardeşinin derdini sînesinde hissetmeye mecburdur.

Hak dostu Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri, bu husustaki hissiyâtını şöyle ifâde buyurmuştur.

“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; onun ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben duyarım. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”

İşte gerçek bir İslâm kardeşliğinde sahip olunması gereken gönül ufku…

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, sırf kendini düşünüp din kardeşinin ıztırâbına duyarsız kalmanın İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığını bildirmişler ve:

“Komşusu açken tok yatan kimse mü’min değildir.” (Hâkim, II, 15)

“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, bizden değildir.” (Bkz. Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87) buyurmuşlardır.

Bu itibarla din kardeşinin acısına bîgâne kalmak, çok ağır bir cürümdür. Nitekim bu duygusuzluğu, bir anlık gaflete düşerek yaşamış olan Seriyy-i Sakatî Hazretleri, o hâlinden duyduğu nedâmeti şöyle ifâde eder:

“Birgün Bağdat çarşısı yanmıştı. Birisi koşarak bana geldi ve; «–Bütün Bağdat çarşısı yandı, bir tek sizin dükkânınız kurtuldu. Gözünüz aydın!» dedi. Ben de diğer dükkânı yanan kardeşlerimi düşünmeden kendi nefsim adına; «–Elhamdülillâh!» dedim. Ancak otuz yıldan beri bu gaflet ânım için istiğfâr ederim.” (Hatîb el-Bağdâdî, Târih, IX, 188; Zehebî, Siyer, XII, 185, 186)

Bir anlık da olsa sırf kendini düşünüp felâkete uğrayan din kardeşlerinin ıztırâbından uzak kaldığı için otuz sene o gafletin tevbesi içinde olabilmek… Ne hassas bir kardeşlik ufku…

İslâm tarihinde beşinci râşid hâlife sayılan Ömer bin Abdülaziz’in din kardeşliği hassâsiyetiyle yoğrulmuş gönül dokusunu yansıtan bir hâlini, hanımı Fâtıma şöyle nakleder:

“Birgün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona, niçin bu hâlde olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi:

«-Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükü benim omuzlarımda. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, giyecek elbisesi olmayanlar, boynu bükük yetimler, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar, âile efrâdı kalabalık olan fakir âile reisleri… Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında eziliyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim?!..»” (İbn-i Kesîr, 9/201)

Bu misal, mü’minlere karşı idârî mes’ûliyeti bulunanların sahip olmaları gereken kardeşlik hassâsiyetini göstermektedir. Lâkin fert olarak da her mü’minin din kardeşleriyle aynı duygular ve kalbî beraberlik içerisinde bulunması gerekir. Bu hususta sahâbe-i kirâmın sayısız fazîlet tablolarından bir misal de şöyledir:

Müslümanlar Habeşistan’a hicret etmiş, orada güzel bir şekilde karşılanmışlardı. Bir müddet sonra Mekkeli müşriklerin müslüman olduğu yönündeki asılsız haberler üzerine geri döndüler. Mekkeli müşrikler, gelen Muhâcirlerin Habeşistan’da hüsn-i kabûl gördüklerini öğrendiklerinde, bundan büyük bir endişe duydular ve yapmakta oldukları işkenceyi daha da artırdılar.

Akrabâsı Velid bin Muğîre’nin himâyesinde rahatça yaşayan Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının akıl almaz zulüm ve işkencelere mâruz kaldıklarını, bâzılarının ateşle dağlandığını, kırbaçla dövüldüğünü görünce tefekküre daldı:

“Vallâhi, Velid bin Mugîre gibi bir müşriğin himâyesinde emniyet içinde yaşayarak, arkadaşlarımın ve akrabâlarımın Allah yolunda çektikleri türlü çileleri benim çekmeyişim, büyük bir noksanlıktır! Allâh’ın himâyesi daha şerefli ve daha emniyetlidir!” diye düşünerek hâmîsi Velid’in yanına gitti. Ona:

“-Ey amcamın oğlu! Sen beni himâyene aldın ve taahhüdünü güzelce yerine getirdin! Şimdi senin himâyenden çıkıp Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gitmek istiyorum. O ve ashâbı, benim için en güzel örnektir. Beni Kureyşlilerin yanına götürüp üzerimdeki himâyeni kaldırdığını bildir!” dedi.1

Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, mü’minlerle hemdert olmayı tercih etmiş, onlar eziyet görürken rahat yaşamayı içine sindirememiştir. Elinden bir şey gelmediği için de, müslümanların derdine ancak böyle iştirâk edebilmiştir. Bugünkü İslâm coğrafyasının mazlum ve mağdur manzaraları karşısındaki vaziyetimizi, bu kardeşlik hissiyâtıyla derin derin tefekkür etmek durumundayız.

Îtikâftan Çıkan Sahâbî...

Mü’min, her zaman ve mekânda Hakk’ın rızâsına vesîle arar. Din kardeşlerinin dertleriyle ilgilenmek ise, Allâh’ın rızâsının aranacağı en güzel yollardan biridir. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“Kul, kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da kuluna yardım eder.” buyurmuşlardır.
(Müslim, Zikir, 37-38)

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın Allah da ihtiyacını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin, Allah da kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir...” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)

Bu yüzden her mü’min, din kardeşinin ıztırâbını gönlünde duymalı ve bu yolda elinden geleni yapmalıdır. Allah Teâlâ’yı en fazla râzı eden davranış, bir kulunun, kendinden çok başkalarını düşünmesi, onların rahatını kendi rahat ve huzuruna tercih etmesidir. Nebevî terbiye ile yetiştiği için “nefsî, nefsî” hodgâmlığından kurtulup “ümmetî, ümmetî” diğergâmlığına ermiş bir sahâbînin İslâm kardeşliğindeki gönül ufkunu sergileyen şu hâdise, ne kadar hikmetlidir:

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- birgün Peygamberimiz’in mescidinde îtikâfta iken bir kimse yanına gelerek selâm verdi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-:

“–Kardeşim, seni yorgun ve kederli görüyorum.” dedi. Adam:

“–Evet, ey Rasûlullâh’ın amca oğlu, kederliyim! Falan şahsın benim üzerimde velâ hakkı var (mal mukâbilinde beni âzâd etmişti), fakat şu kabrin sâhibi (Allah Rasûlü) hakkı için söylüyorum ki, onun hakkını ödeyemiyorum.” deyince İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-; “–Senin için o şahısla konuşayım mı?” diye sordu. Adam; “–Olur.” deyince de hemen ayakkabılarını alıp mescitten çıktı. Adam:

“–Îtikâfta olduğunu unuttun mu, niçin mescitten çıktın?” diye ardından seslendi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-:

“–Hayır! Ben, şu kabirde yatan ve henüz aramızdan yeni ayrılmış olan muhterem zâttan duydum ki, (bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu):

«Her kim, din kardeşinin bir işini tâkip eder ve o işi görürse, bu kendisi için on yıl îtikâfta kalmaktan daha hayırlıdır. Hâlbuki bir kimse Allah rızâsı için bir gün îtikâfa girse, Cenâb-ı Hak o kimse ile cehennem arasında üç hendek yaratır ki, her hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.»” (Beyhakî, Şuab, III, 424-425)

Din kardeşinin noksanlığını telâfîye çalışmanın Hak katında ne kadar kıymetli bir hizmet olduğunu, şu nebevî müjde de açıkça ifâde etmektedir:

“Allah Teâlâ insanların ihtiyaçlarını temin etmek üzere birtakım insanlar yaratmıştır ki, insanlar ihtiyaçları için onlara koşarlar. İşte onlar, Allâh’ın azâbından emin olan kimselerdir.” (Heysemî, VIII, 192)

İlâhî Rahmet - Ramazân-ı Şerîf

İslâm kardeşliğini yaşayıp yaşatmak husûsunda, teşrîfiyle şereflendiğimiz Ramazan günleri de müstesnâ bir nîmettir. İlâhî rahmetin tuğyân ettiği bu mübârek ayda kardeşlik vazîfelerini yerine getirmeye daha büyük bir hassâsiyet göstermek îcâb eder. Nitekim insanların en cömerdi olan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Ramazân-ı Şerîf’te hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert olur, bütün ibâdet ve ihsanlarını artırırdı. Kendisine; “–Hangi sadaka ecir bakımından daha büyüktür?” diye sorulsa; “–Ramazân-ı Şerîf’te verilen sadaka..” buyururlardı. (Tirmizî)

Zîrâ Ramazan, bütün hayır-hasenâtın kat kat sevapla mükâfatlandırıldığı ilâhî bir lutuf mevsimidir. İçinde bin aydan hayırlı bir Kadir gecesi bulunan Ramazân-ı Şerîf’i lâyıkıyla ihyâ edenler, sayısız nîmetlere nâil olurlar. Ona duyarsız kalanlar ise, dehşetli bir mahrûmiyete dûçâr olurlar. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“...Cebrâîl -aleyhisselâm- bana göründü ve; «Ramazan’a erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» dedi. Ben de «Âmîn!» dedim…” (Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545)

Nasıl ki taşa veya denize yağan nisan yağmurunun hiçbir faydası olmazsa Ramazan-ı Şerîf’in hakîkatine erebilmek için de o aya mahsus olan gufrân yağmurlarından güzelce istifâde etmek zarûrîdir. Ramazan-ı Şerîf’i bütün bir yıl boyunca kaybettiklerimizi telâfî ve yanlışlarımızın keffâretini ödeme fırsatı bilip büyük bir takvâ neş’esiyle onun rahmet ve mağfiret faslından istifâdeye çalışmalıyız.

Nitekim ecdâdımız bu hususta da bizlere müstesnâ hâtıralar bırakmışlardır. Mahallelerindeki garip, kimsesiz, yetim, dul, fakir-fukarâya bilhassa bu ayda evlerini ve gönüllerini açmışlar, oruçlulara iftar ettirmişler ve müstesnâ bir nezâketle “diş kirâsı”2 adı altında ayrıca bir hediye de takdîm ederek, ikram üstüne ikramda bulunmuşlardır. Câmi şadırvanlarından terâvih çıkışında en kaliteli baldan yapılmış şerbetler akıtarak cemaate ikrâm etmişlerdir. Zekât, fitre ve sadakalarla, dertlilerin dert ortağı, mahzun gönüllerin tesellî kaynağı olmuş, bayramları da dargınları barıştırmaya fırsat bilmişlerdir. Böylece toplumun bütün kesimlerini kardeşlik ve muhabbet duygularıyla birbirine kenetlemişlerdir.

Ne mutlu bu İslâmî güzelliklerle Ramazân-ı Şerîf’i ihyâ edip ilâhî af fermânını almış olarak hakîkî bayrama erişebilenlere!.. Ne mutlu her gecesini Kadir, her gördüğünü Hızır bilip bu ebedî kazanç fırsatlarını değerlendirebilenlere!..

Cenâb-ı Hak cümlemizi îman hassâsiyetiyle din kardeşliğini yaşayıp yaşatan sâlih kullarından eylesin. Bütün bir ömrümüzü ve bilhassa içinde bulunduğumuz mübârek günleri rızâsına muvâfık amellerle ihyâ ederek ebedî bayramlara erişmemizi lutf u keremiyle ihsân eylesin!

Âmîn!..

Osman Nuri Topbas Hocamizdan ..Allahu Teala razi olsun....!