PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Asr-ı Saadet’te Güzel Âile ve Güzel Bahçe



MAHMUDHOCA
01.02.2008, 08:06
Bu gün kıblenin tam aksi istikametinde yer alan ana kapıdan, bir başka ifâdeyle Uhud Dağlarına bakan kuzey merkez kapıdan Mescid-i Nebî’ye girilip hafifçe sol sütunlara doğru dönüldüğünde, ilk önümüze gelen iki sütun arasında siyah hatlı üç dâire görülecektir.
Büyük bir ihtimalle bu dairelerin ortası “Bi’r-i Hâ” diye anılan kuyunun bulunduğu yerdir. Çünkü kaynaklardaki yer tarifleri takip edildiğinde, tarifler sizi bu noktaya getirmektedir.
Güzel bir bahçe içinde yer alan bu kuyu, Allah Rasûlünün su içtiği, başında oturduğu bir kuyudur. Mescid-i Nebi’ye yakınlığının yanında sularının beslediği güzel ağaçları, çiçekleri ve tatlı suyuyla gönülleri kendine çeken bir kuyudur.
Şimdi İmam Buharî’nin Enes’ten (r.a) naklettiklerini dinliyoruz. Enes(ra) anlatıyor:
“Ebu Talha, Medine’de Ensâr’ın en çok hurmalıkları olanıydı. Sahibi olduğu mallar arasında en çok “Bi’r-i Hâ” yı severdi. Bu kuyu, Mescid-i Nebî’ye bakan, onun yakınlarında yer alan bir kuyuydu. Rasûlullah(s.a.v) zaman zaman bu kuyunun bulunduğu bahçeye girer, kuyudan su içerdi.
﴿ لَنْ تَناَلوُا الْبـِّـرَّ حَتّـَى تُنْفِقـُوا مِمّاَ تُحِبّـُونَ.﴾
“Sevdiğiniz mallardan infak etmedikçe, gerçek birr ve takvâya ulaşamazsınız.” (Âl-i İmrân – 3/ 92) âyet-i kerîmesi nazil olunca; Ebu Talha ayağa kalkarak; “Ey Allah’ın Rasûlü benim en sevdiğim malım Bi’r-i Ha’dır. O, Allah için sadakadır. Allah katında hayr ve âhirete zahire olur ümit ederek bu bahçeyi vakfediyorum.
Nasıl münasip görüyorsanız öyle yapınız,” diyerek kuyuyu vakfetti.
Onun bu sözlerini duyan Allah Rasûlü (sav); “Hey! İşte kazançlı mal budur, kazançlı mal budur!” buyuruyor, onun davranışından hoşnutluğunu belli ediyor, bahçenin de Ebu Talha’nın akraba ve yakınlarına vakfedilmesini uygun görüyordu.

Bu güzel bahçenin, güzel duygunun ve amelin sahibi Ebu Talha kimdi?
Ebu Talha, daha çok bu şekilde künyesi ile anılan sahâbîlerdendir. Asıl adı Zeyd İbn Sehl’dir. Peygamberimizin anne tarafı olan Neccâr kabilesindendir.
“Hâ’ Kuyusu”nu vakfedişinin yanında yine vakfettiği bir başka bahçe daha vardır ve sayısız fedakârlıkları…
Ancak hatıralara dalıp gitmeden onu ve âilesini tanımak istiyoruz ve onları tanımaya, asıl adı Rumeysâ olan Ümmü Süleym’e yaptığı evlilik teklifiyle başlıyoruz.
Ümmü Süleym, kocası Mâlik Şam’da iken ölünce dul kalmıştı. O, hakikaten güzel, kendi güzelliği kadar keskin zekâya, olgunluk ve ahlâk güzelliğine de sahip bir kadındı. Talha gibi Neccâr Oğulları kabilesindendi.
Ebu Talha onu elinden kaçırmak istemiyordu. Başkasının teklifi gelmeden, birine bağlanmadan teklifini ona sunmak arzusundaydı. Henüz başkasına bağlanmadan onun teklifi gelirse teklifinin reddedilmeyeceğini düşünüyordu. O güçlü bir erkekti. El üstünde tutulan birisiydi. Oldukça zengindi... Neccar Oğulları’nın en yiğitlerinden, Yesrib’in sayılı okçularındandı…
Ümmü Süleym’in evine gitti. Mâlik’ten olma oğlu Enes Ümmü Süleym’in yanındaydı. Ebu Talha, Ümmü Süleym’e geliş gayesini anlattı ve evlilik teklifinde bulundu.
Ancak duyduğu cümleler, beklemediği cümlelerdi. Olgun, zekî ve müslüman bir kadından geliyordu:
“Ey Ebu Talha! Senin gibi bir insanın teklifi reddedilmez. Ancak, Allah dinine inanmış bir kadın olarak, İsl3ama gönül vermeden seninle asla evlenemem.”
Ebu Talha, bu cümlelerin evliliği reddetmek için söylenmiş bahane olduğunu zannetti. Ümmü Süleym’in kendisinden daha zengin, daha iyi konumda olan başka birini bulduğu, onu kendine tercih ettiği kanaatindeydi.
“Teklifimi reddetmek için gerçek gerekçe bu değil,” dedi.
“O zaman ne?
“Sarı ve Beyaz. Yani altın ve gümüş!?”
“Altın ve Gümüş mü!? Gerçekten san göre bu mu?”
“Evet”
“İyi dinle Ebu Talha! Hem seni, hem de Allah ve Rasûlü’nü şahid tutarak söylüyorum: Eğer Müslüman olursan senden hiçbir altın, hiçbir gümüş almadan seninle evlenmeye razı olacağım. İslâm’a girişini mehir sayacağım.”
Ebu Talha, son duyduklarıyla sarsılmıştı. Şimdi önündeki yol, açık ve net bir şekilde belliydi. Susmuş ne diyeceğini bilemiyordu. Bir anda zihni, evde duran, kaliteli bir ağaçtan yapılmış putuna gitti. Medine’de üst tabaka kişilerin evlerinde özel putlar edinmeleri âdet haline gelmişti. Onda da en kalitelilerinden biri vardı. Putu ne olacaktı? Atalarından gelen inancı, bir anda nasıl terk edebilirdi?
Rumeysâ, keskin zekâlıydı. Onun dalıp gittiğini sezmiş, demiri tavında iken dövmeyi tercih etmişti. Sözlerine devam etti:
“Ebu Talha! Hiç düşündün mü? Allah’ı bırakarak taptığın bu put, toprakta büyüyen bir ağaçtan değil mi?
“Elbette.”
“Farkında mısın? Sen bu ağaç kütüğünün bir bölümüne taparken, başkaları diğer bölümünü yakacak olarak kullandı. Onun ateşiyle ısındı veya üzerinde ekmek pişirdi. Bunu düşünüp, düştüğün konumdan hiç utanmadın mı?”
Ebu Talha, çok kötü sarsılmıştı. Rumeysâ (Ümmü Süleym) ise konuşmaya son noktayı koydu:
“Ebu Talha! Eğer İslâm dinine girersen, seni eş, İslâm’a girişini de mehir kabul ederim. Senden İslâm’dan başka mehir istemem.”
........
Ebu Talha kararını vermişti:
“Müslüman olmak için kim bana yol gösterecek?
“Ben!”
“Nasıl?”
"Önce kelime-i şahâdet getirecek; Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığını, Muhammed’in Allah Rasûlü olduğunu söyleyeceksin. Sonra evine giderek putunu kıracak, kaldırıp atacaksın."
Ebu Talha’nın gönlü ferahlamıştı. Kalbine yeni bir güneş doğuyordu. Hafiflemişti. İçinde sevinç dalgaları dolaşıyordu. Dudaklarından kelime-i şahâdet döküldü. Put, yok edildi, köşesi kaldırıldı ve Ebu Talha Ümmü Süleym’le evlendi.
Sonraki yıllarda mü’minlerin dilinde darb-ı mesel olmuştu. Şöyle diyorlardı: “Ümmü Süleym’in mehrinden daha kıymetli bir mehir duymadık.”
*
Ebu Talha, o günden itibaren mü’min saflarında yerini almış, bütün gücünü İslâma hizmet için ortaya koymaya başlamıştı. Tükenmez bir enerjisi, müthiş bir gayreti vardı. O cömert olduğu kadar fedâkar ve cesur biriydi.
O, henüz Allah Rasûlü Medine’ye gelmeden Müslüman olmuştu. İkinci Akabe bulunmuş, Rasûlullah’a bîat etmiş ve Medîne için seçilen on iki nakibden biri olmuştu.
Allah Rasûlü(sav), Medîne'ye hicret edince onun yanından ayrılmamış, bütün gazvelerde yanında yer almıştır. Ona bakmakla doyamaz, dudaklarından akan sözlerini bir pınarın şırıltılı suları gibi dinler, onlara kanamazdı.
Allah Rasûlü(sav), onunla Ebu Ubeyde İbn Cerrah’ı kardeş ilan etmiş, Ebu Talha, kardeşliğin en güzel numûnelerini, faziletlerle yüklü bu kardeşine sunmuştu.
*
Uhud savaşında, o büyük imtihan gününde imtihanı en güzel verenlerden biriydi.
Allah Rasûlünün yanından kopmamış, kendini ona siper etmiş, havada ıslık çalan oklarıyla kimseye yaklaşma fırsatı vermemişti. Yorulmak, yılmak bilmiyor, mücadeleden kopmuyordu. Rasûlullah (sav) doğruluyor, yayı gererken onun hedefine, ok yaydan boşanınca kime isâbet edeceğine bakıyordu.
Ebu Talha onun kendini hedef gösterecek bir şekilde durmasına razı olmuyor; “Anam-babam sana feda olsun! Doğrulup onlara hedef gösterme, sana isâbet ettirmeye çalışırlar. Göğsüm sana siperdir. Canım sana fedâ...” diyordu.
Rasûlullah(sav), önlerinden geçenlere; “Oklarını, Ebu Talha’nın önüne yay, atışa hazır hale getir” buyuruyor; okları onun atmasını istiyordu… O gün elinde aşırı germekten dolayı üç yay kırılmıştı…
Savaş bitmiş, Mevlâ, Allah Rasûlünü ve hak davayı korumuş, mü’minler ciddi bir imtihandan geçmişti.
**
O, sonraki savaşların da yılmaz yiğidiydi. Allah Rasûlü onun için; “Ordunun içinde Ebu Talha’nın sesinin bulunması, bir birliğin bulunmasından daha hayırlıdır,” Bir başka rivâyette de; “Bin kişiden daha hayırlıdır,” buyuruyordu.
Hanımı ayrı fedakâr, o ayrı fedakârdı. Hayırda yan yana, omuz omuza yarışan, birlikte atan iki iman dolu kalbin sahipleriydiler...
*
İsterseniz bu güzel âileyi, âilece başlarından geçen bir olayla da yâd edelim:
Ebu Talha ile Ümmü Süleym’in sevimli bir çocuğu dünyaya geldi. İkisi de bu yavruyu çok seviyor, ona olan sevgilerini gizlemiyorlardı. Her geçen gün bu küçük yavrunun sevimliliği, cana yakınlığı daha da artıyordu. Onu Rasûlullah(sav) da çok seviyordu. Onun; Peygamberimizin başını okşayıp; “Ey Umeyr, Ne yapıyor Nuğayr?” diyerek takıldığı çocuk olduğu nakledilir. Allah Rasûlü, bu şekilde ona kafeste beslediği ve arkadaş edindiği kuşunun hatırını sormakta, böylece çocuğun da gönlünü almaktadır.
Bir gün, bu sevimli yavru hasta olup yatağa düşer. Günlerce ateşler içinde yatar. Bütün âile üzüntü içindedir. Günler, bahçelerin bakıma ihtiyaç duyduğu günlerdir.
Çaresizlik içinde kıvranan ve yavrusunu tedavi yolları arayan Ebu Talha, zaman zaman bahçelerine gidip bir taraftan da ağaçlarıyla uğraşıyordu.
Bahçeden yorgun-argın döndüğü bir günün akşamı, hanımı Ümmü Süleym kendisini karşılamış, önüne yemeğini hazırlamıştı. Yemek yerken çocuğun nasıl olduğunu sordu. Ümmü Süleym (ra); “Önceki haline göre daha sakin. Artık rahatladı,” diye cevap verdi.
Ebu Talha bu cevapla sevinmişti. İçindeki sıkıntı da rahatladı. Yatakta sessiz yatan yavruyu rahatsız etmedi. Yorgundu, uzandı.
Günlerce süren üzüntü ve sıkıntı sebebiyle hanımıyla beraber olmamıştı. O gece beraber olmak istedi. Ümmü Süleym, kocasını kırmadı. Üstelik hazırlanarak ve güzel kokular sürünerek yatağına geldiği nakledilir.
Ebu Talha, o gece rahat uyumuş, sıkıntısını üzerinden atmıştı. Ancak ertesi sabah acı gerçeği öğrenmişti. Yavru vefat etmişti. Ümmü Süleym, o gece yorgun ve uykusuz bir haldeyken onu üzmek istememiş, acısını bağrına basarak ona belli etmemişti. Sabah olunca; “Allah katında sevabını umuyorum,” diyerek haber vermişti.
Ebu Talha, durumu öğrenince ne yapacağını ne diyeceğini şaşırıyor, hiçbir şey söylemeden Rasûlullah’ın yanına varıyordu. Onu gören Allah Rasûlü; “Allah, bu gecenizi mübârek eylesin,” buyurarak her ikisine de dua ediyordu.
O gecenin meyvesi olarak Abdullah dünyaya geldi. Çok hayırlı bir oğul oldu. Ebu Talha ve Ümmü Süleym’in Abdullah’tan 10 torunları oldu. On torunun her biri ayrı güzellikte, ilim ehli, kurrâ ve hak yolun samimi yolcularıydı. Tabiînin en meşhur âlimlerinden İshak(rh.a.), bu on oğuldan biriydi. İshâk İbn Abdullah İbn Ebi Talha şeklinde dedesinin ismiyle birlikte anılıyordu.
Ebu Talha(ra) Allah Rasûlünün vefatından sonra bir ilim, bir ibâdet ehli ve mücahid olarak uzun yıllar yaşadı. Bayramların dışında hemen hemen her gün oruç tutardı.
Onun İslâm'la şeref buluşuna vesile olan Ümmü Süleym(ra) ise bir çok fazîleti kendisinde toplayan bir kadındı. Çok sevdiği yavrusu Enes’i henüz 10 yaşlarında iken Allah Rasûlü Medîne’ye hicret edince ona getirmiş ve; “Bunun adı Enes, senin hizmetinde bulunsun,” diyerek Allah Rasûlü'ne takdim etmişti. Rasûlullah da bu içten hediyeyi, kabul etmiş böylece yavrusu Enes, Allah Rasûlünün terbiyesi ve şefkati altında yetişmiş, Rasûlullah'ın evi ile kendi evleri arasında ilim, irfan ve fazilet köprüsü olmuştu. Küçük yaşlarda Bedir’e bile katılmış, orda da Allah Rasûlü'nün hizmetinde bulunmuştu.
Yüz yaşını geçkin ömür süren bu aziz sahabî, hep Allah Rasûlüyle birlikte yaşadığı güzel hatırâları yad ederek yaşamış, onu sonraki nesillere aktarmıştır.
Enes(ra), annesi Ümmü Süleym’in Ensâr hanımlarıyla gazvelere katıldığını su taşıdığını ve yararlıları tedâvi ettiğini nakleder. Bir başka hadiste de Uhud’da Âişe Vâlidemizle birlikte nasıl kırbalarla sırtlarında su çektiklerini anlatır. O, azm ve gayretiyle gönüllerde unutulmayacak hatıralar bırakıyordu…
Üsdü’l-Ğâbe’de yer alan bir rivâyete göre Allah Rasûlü bakın ne buyuruyor: “Rüyâda Cennete girdiğimi ve orada dolaştığımı gördüm. Birden kimi gördüm dersiniz? Ebu Talhâ’nın hanımı Rumeysâ’yı.”
Ancak onun yavrusunun hayata göz yumduğu günün gecesi kocasına karşı tutumu başka bir güzelliktedir. Her kadının yapabileceği bir fedakârlık değildir.
Bir annenin kendi acısını kalbine gömmesi, evinin erkeğinin yorgunluğunu, sıkıntısını düşünmesi, kaybettiği yavrusundan sonra bir hanım olarak kendine düşen görevleri yapması asla sıradan davranışlar ve duygulardan değildir. Bu, gerçek bir ibret levhasıdır. Günümüzde değişik ambalajlarla öne sürülen ve sonuçta birbirini tamamlayan kadın ve erkeği birbirinden koparmanın, uzaklaştırmanın sinyallerini veren zihniyetlere kesin ve net cevaptır.
Nitekim, onun kocasına karşı tutum ve davranışı, Rasûlullah(sav) tarafından tasvip görüyor, onun duâsını alıyordu. Mevlâ da verdiği hayırlı oğul ve hayırlı torunlarla bu duâya icâbet ediyor, böyle bir davranışın Allah rızasını celbedici olduğu kesinlik kazanıyordu.
Bu anlayanlara elbette ki çok şeyler anlatmalıdır...
*
Ümmü Süleym vefat etmiş, vefakar ve fedakâr hayat arkadaşını kaybeden Ebu Talha yaşlanmıştı. Devir, Hz. Osman'ın halifelik devriydi. Mücâhidler artık engin denizlerde gemilerle görünmeye başlamıştı…
Yeni bir deniz seferi için donanma hazırlanıyordu. Herkes, bir canlılık, bir gayret içinde. Sefere hazırlayan mücahidler arasında Ebu Talha da var. Oldukça ilerlemiş yaşına aldırmıyor, Allah yolunda seferin heyecanını taşıyordu.
Çocukları bir araya gelerek onu engellemeye çalışıyorlar; “Baba! Allah sana şefkat ve rahmetle muâmele etsin! Artık yaşlandın. Sen, Allah Rasûlü’yle birlikte savaştın. Ebu Bekir’le, Ömer’le birlikte cihad meydanlarındaydın. Artık istirahat etsen ve cihad meydanlarını bize bıraksan! Senin yerine biz savaşsak!?”
Ebu Talha cevap veriyordu: “-Rabbimiz; Hafif, ağır, nasıl olursanız olun Allah yolunda cihada çıkın! buyuruyor. O, yaşlı-genç hep birlikte çıkmamızı emrediyor. Belli bir yaş sınırlaması yapmıyor!.”
Engellenemiyor, sefere katılıyor...
*
Bu aziz sahabî; bu yaşlı insan; bu ordunun içinde sesinin bulunması, bir birliğe bedel olan yiğit, denizin ortasında, genç mücahidler arasında iken hastalanıyor. Yaşlı beden, bu şiddetli hastalığa çok dayanamıyor ve denizde seyrederken hayata gözlerini yumuyor.
Cihâd arkadaşları, onu denize bırakmaya kıyamıyorlar. Toprağa defnedilmek için uygun bir ada arıyorlar. Bu arayış 7 gün sürüyor. O yedi gün içinde bu aziz insanda hiçbir değişiklik olmuyor. Sanki uzanmış uyuyor...
Yedinci gün, küçük, isimsiz -veya ismini bilmedikleri- bir ada görünüyor. Ada sahillerine demir atılıyor. Adaya çıkıp hazırlıklar yapılıyor. Namazı kılınıp, genç mücahidler tarafından bu meçhul adaya defnediliyor.
Medine’nin en güzel bahçelerinin sahibi olan bu aziz sahâbî, şimdi vatandan, akraba ve dostlardan, iman nuruna kavuşmasına vesile olan, hayatının büyük bir bölümünü paylaştığı Rumeysa’dan uzakta, meçhul bir adada yatıyor. Hem ona, hem mü’min gönüllere, hem de Rabbi’nin rızasına yakın haşr gününü bekliyor...
Biz de bu güzel âileyi hayırla yad ediyoruz…