MAHMUDHOCA
16.02.2007, 21:21
Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun ki, bizleri bu sabahtan itibaren devam eden uzun bir yolculuktan sonra bu mübarek gecede bir araya getirdi. Sabah, önce Konya’yı ziyaret ettik. Tabi bu yolculuklarımız bir ticaret maksadıyla veya seyahat maksadıyla değil; hepsi de Allah’ın rızasını kazanmak için yapılmıştır. Oradaki dost ve ahbabımızı ziyaret etmek, kardeşlik hakkını yerine getirmek ve aramızdaki muhabbeti güçlendirmek için ziyaret ettik. Tüm maksadımız buydu.
Ayrıca Allah’a hamd olsun, evliya ve salihleri ziyaret etmek imkanımız oldu. Bu tür ziyaretler matlûb olan ziyaretlerdendir. Veli olsun yada olmasın ölmüş bir müslümanın kabrini ziyaret etmekistenilen bir şeydir. Çünkü kabir ziyareti bizlere ahireti hatırlatır. İnsan, dünyada yaşarken kendi arzuları, istekleri ve heveslerine dalar ve oylananır. İnsanın emeli uzundur ve şehveti çoktur. Hatta zanneder ki, bütün dünya onun için yaratılmış, ona tahsis edilmiştir. Özellikle Allah ona belirli bir dünyalık imkan, makam ve zenginlik vermişse, Allah’ı sadece kendi rabbi zanneder. Burada tehlike şudur: İnsan, gelecekte neler olacağını ve hangi adımları atacağını bilemez. Yarın başına ne geleceğini ve halinin nasıl değişeceğini düşünemez. O anki halinin değişmeyeceğini ve devammlı olacağını zanneder. Onun bu durumu, emelininuzun olmasına sebep olur. Tabi biz, insan hayal kuramaz, plan yapamaz demiyoruz. İnsan elbette geleceğini düşünmeli; ancak bunu yaparken “yarın ben ne olacağım, başıma ne gelecek” diye düşünmelidir. Hevâ ve hevsinin kendisine gâlip gelmeine engel olması lazım. Hz Ali Efendimizin (K.V.) buyurduğu gibi:
Dünya bizi sardığında hali tersine döner;
Dünya bize yöneldiğinde; belalarla gelir
Tatlı gelmeye başladığında görürüz ki, sonunda toprak var
İnsanların alametleri yüceldiğinde, gördük ki ölüm onları yakaladı
İste dünyanın hali budur. Biz, nefsimizi kerih (kötü) görmüyoruz; çünkü dünyanın üzerinde yaşıyoruz. Ancak, yaşarken de bizim için kötü olan emel ve amellerden de uzak durmamız, şehvetimize gem vurmamız lazım. Herşeyi belirli ölçüler içinde yapmalıyız. Atacağımız adımlarımızı iyi hesaplamalıyız. Bazı eserlede şöyle yazmaktadır: “Dikkat edin ve endişeli olun! Çünkü nimetler kalıcı değildir.” İnsan sürekli o anki halinden daha iyiye gideceğini düşünmemeli ve nefsinin kendisine her söylediğini yerine getirmemelidir. Kişi, nefsinin alışkanlıklarından birinden geri kalsa veya mevcut halinden bir şeyler kaybetse, bunun için hemen üzülür. Halbuki, nefsi bunlara alıştırmak gereklidir. Bunun için de bazı alışkanlıklarından kendi isteği ile vazgeçmeyi öğrenmelidir. Çünkü zaman gelecek, kendi istemese bile Allah ondan bazı nimetleri alacaktır. İnsan, elinde ihtiyarı (seçim hakkı) varken buna alışmalıdır. Mesela şimdi benim üzerimde cübbe var ve cübbe giyiyorum. Ancak bazan da cübbe giymiyorum, bugün de cübbe giymemeyim diyorum. Bunun gibi, nefsimizi bazı şeylerin eksikliğine alıştımak lazım. Eğer kendimizi bunlara alıştıramazsak, yarın “arzuların ve alışkanlıkların kulu” olur çıkarız. Halbuki biz Allah’ın kulu olmalı, sadece O’na kullak etmeliyiz. Bu bahsettiklerimiz, kişinin günlük hayatında dikkat etmesi gereken sıradan konular. Ancak, diğer taraftan ibadete taalluk eden meselelerde değişiklik olmaz.
İnsan, bir güne başlarken bilmelidir ki, onu dört şey beklemektedir. Günlük işleri, ibadetleri, sağlık için bedeni hareketleri ve insanlarla olan ictimaî yaşantısı, yani muaşereti. Herkesin günlük işleri kendine göredir. Mesela ben ilim öğreniyorum, günde altı saat kendime göre bir iştigalim var ve bunu değiştiremem. Mesela başka bir kardeşimiz doktorsa, o da kendi işini hiç aksatmadan, bir dakikasını bile boşa geçirmeden yerine gertirmelidir; hatta dünyevi işleri için bile olsa bu vakti başka bir iş için harcamamalıdır. Bir diğer kardeşimiz de esnaf ise, her gün dükkanını açmalı ve aksatmadan işinin başında olmalıdır. Yada bir öğrenci, her gün düzenli olarak okuluna gitmeli ve vazifelerini yerine getirmelidir. Bütün bunlar kişinin kendi günlük işleridir.
Bundan sonra kişinin ibadetleri gelir. Peki, ibadetin kişinin hayatındaki yeri ve önemi nedir? Şöyle bir baktığımızda, günde beş vakit farz namazımız var: 2 rekat sabah, 4 rekat öğlen ve ikindi, 3 rekat akşam ve 4 rekat yatsı namazı. Hepsinin toplamı yarım saat dahi almıyor. Sünnetleri de eklesek 40 dakikayı geçmiyor. 24 saatlik bir günde sadece yarım saati namaza ayırıyoruz. Ama bunlardan başka ibadetler de var; mesela gece namazı. Kişi mutlaka gece namazına kalkmalıdır. Tabi gece namazı için gece uyanmak tek yol değildir. Eğer gece kalkamıyorsa, en azından yatsı namazından sonra ve vitir namazından önce 2 rekat veya 4 rekat namaz kılmalıdır. 6, 8 veya 10 rekat de kılabilir ve Kur’an’dan bildiği sûreleri okur. Bu da kişinin 20 dakikasını almaz. Bunlar hepsi ibadettir.
Üçüncü olarak bizi bekleyen şey riyazattır. Yani sağlık için yapılması gereken günlük bedensel hareketlerimiz… Kişi mümkün olduğu kadar her gün yürümeli, koşmalı ve bedensel hareketler yapmalıdır.
Son olarak kişinin insanlarla ve ailesiyle bir arada olması gereklidir. Mesela, anne ve babanla her gün belirli bir miktar bir arada olabiliyor musun? Mesela onlar başka bir yerde yaşıyorlarsa, onları görebiliyormusun? Günümüzde öyle ki, bazan insanlar bir hafta boyunca anne-babalarını göremiyorlar. Bu doğru değil. Gerçi, Kur’an’da geçen anne-babaya isyan kısmına girmese de, ebeveyn ile uzak kalmak onlara cefâ etmektir. Dolayısıyla sosyal hayatımızda bu kaidelere riayet etmemiz lazım.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, günümüzde müslümana gerekli olan şeyler, ilim, amel, ibadet, riyazat ve ictimâî hayattır. Ancak vurgulamak gerekir ki; ictimâî hayatın en başı, kişinin babası ile olan münasebetleridir. Kişi büyük bir makama gelmiş, bir bakan veya genel müdür olabilir veya iyi bir meslek sahibi olmuş olabilir. Ama yine de mutlaka babasına gelmesi, onun elini öpmesi ve ona hizmet etmesi lazım. Çünkü o kişi, ulaştığı herşeye babasının vesilesi ve bereketiyle ulaşmıştır. Zaman geçiyor ve devrân dönüyor… Kişinin babasına yaptığı gibi, kendi oğlu da ona muamele edecektir. Kişinin babasına bu şekilde iyi muamele etmesi vefâ'dandır.
İşte dünyanın hali böyledir. Dünyada yapılan kötü işlerin karşılığı genelde gecikir. Bazıları da öne geçer. Ancak, anne-babaya karşı yapılan isyanın cezası mutlaka ahiretten önce ve dünyada karşılığını bulur. Ya hayatında bazı belalarla karşılaşır yada kendi evladı ona kendisinin babasına yaptığından daha fazlasını yapar. Babam Seyyid Alevî bin Abbas bana şöyle anlatırdı; “Mekke’de Kabe’nin Bâbu’s Selâm kapısının yanında yürüyordum. Yaşlı bir adam ile oğlunu gördüm, bağrışıp duruyorlardı. Sonra oğlu babasının yakasından tuttu. Bunun üzerine babası ağlamaya başladı. Ben de gittim elimdeki âsâ ile o gence vurmaya başladım. Ben vururken, babası âsâdan tuttu ve dedi ki: “Hayır ona vurma! Bundan kırk sene önce ben de kendi babamı burada dövmüştüm. Ama benim babamı dövdüğüm kadar o beni dövmedi henüz…” ”. İşte bu ukûbet (ceza) Allah’tandır.
Ey Allah’ın kulları! Hepimiz Allah’a yönelmeliyiz. Anne babaya iyi davranmalı ve onlara hizmet etmeliyiz. Bununla birlikte bize ulaşan tüm hayrın onlar vesilesi ile geldiğine inanmalıyız. Sözümün sonunda şunları söylemek istiyorum. Allah’tan korkun, takva sahibi olun, namazlarınızda dâimî olun, her dem Allah’ı zikredin. Bizim yolumuzda olsun yada olmasın, bizim nasihatimiz ve davetimiz budur. Bizim davetimiz; namaz, Kur’an-ı Kerîm okumak, bolca istiğfar etmek, çokça tehlil getirmek (“Lâ ilâhe illallah” demek) ve Resullullah’a (S.A.V.) salavât getirmektir. İster Kâdirî, ister Rufâî olsun, Şâzelî yada Nakşibendî olsun, ister falan Hocaefendi olsun isterse başka bir hocanın yolu olsun... Bunlar mesele değildir. Bizim işimiz bunlar değildir. Hangisi olursa olsun, bu söylediğimiz şeyler bilinmesi gereken şeylerdendir. Namaz, Kur’an-ı Kerîm okumak, bolca istiğfar etmek, çokça tehlil getirmek ve Resullullah’a (S.A.V.) salavât getirmek… Bunlar, müslümanım diyen herkesin bilmesi ve yapması gereken şeylerdendir. Bir yolda olsun yada olmasın fark etmez. Eğer bir yola girmişse, ister batıdan ister doğudan olsun, ister şu yol ister bu yol olsun, bu büyük bir nimettir. Yok eğer bir yola bağlı değilse bile bunlar zaten Peygamber Efendimizin (S.A.V.) sünnetidir. Allahu Teala, Kur’an-ı Kerîm’de “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikrediniz” buyurmaktadır. Yine Allahu Teala, Kur’an-ı Kerîm’de “Ey iman edenler, namaz kılınız” buyuruyor. Yine Allahu Teala, Kur’an-ı Kerîm’de Resulullah’a hitaben “Ey Nebî, günahların için istiğfar et!” buyuruyor. Halbuki, Resulullah (S.A.V.) günah işlememiş ve Allah’a isyan etmemiş. Peki bizim hâlimiz ne olacak. Peygamber Efendimizin (S.A.V.) günahtan korunmuş olduğu halde istiğfar ile emredilmiş ise, bizim gibi sıradan bir insan olduğu halde benim istiğfara ihtiyacım yoktur diyenlerin hâli nicedir. Eğer kişi böyle söylüyorsa, bizzat bu söyledikleri günahın ta kendisidir. Hatta bunu dile getirmeyip, sadece aklından geçiriyorsa bile, “ben bir günah işlemedim ki, istiğfara ihtiyacım yok” diyorsa, bu düşüncesinden dolayı günahkar olur. Bu masiyet, kibir günahıdır. Allah’a karşı mütekebbir olmaktır. Hepimizin istiğfara muhtacız. Allahu Teala, Kur’an-ı Kerîm’de “Bil ki o Allah, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır” buyurmaktadır. Sizlerle bizlerin arasında Allah için bir sevgi ve muhabbet vardır. Bu muhabbetimiz, Allah’ın izni ile imanın alâmetlerindendir. Ben sizleri seviyorum, inşaallah sizler de bizleri seviyorsunuz. Ve hepimiz de Resulullah’ı seviyoruz. İnşaallah, Allahu Teala, Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) hürmetine hepimizi hayır ve bereket ile rızıklandırır. El-Fâtiha.
Ayrıca Allah’a hamd olsun, evliya ve salihleri ziyaret etmek imkanımız oldu. Bu tür ziyaretler matlûb olan ziyaretlerdendir. Veli olsun yada olmasın ölmüş bir müslümanın kabrini ziyaret etmekistenilen bir şeydir. Çünkü kabir ziyareti bizlere ahireti hatırlatır. İnsan, dünyada yaşarken kendi arzuları, istekleri ve heveslerine dalar ve oylananır. İnsanın emeli uzundur ve şehveti çoktur. Hatta zanneder ki, bütün dünya onun için yaratılmış, ona tahsis edilmiştir. Özellikle Allah ona belirli bir dünyalık imkan, makam ve zenginlik vermişse, Allah’ı sadece kendi rabbi zanneder. Burada tehlike şudur: İnsan, gelecekte neler olacağını ve hangi adımları atacağını bilemez. Yarın başına ne geleceğini ve halinin nasıl değişeceğini düşünemez. O anki halinin değişmeyeceğini ve devammlı olacağını zanneder. Onun bu durumu, emelininuzun olmasına sebep olur. Tabi biz, insan hayal kuramaz, plan yapamaz demiyoruz. İnsan elbette geleceğini düşünmeli; ancak bunu yaparken “yarın ben ne olacağım, başıma ne gelecek” diye düşünmelidir. Hevâ ve hevsinin kendisine gâlip gelmeine engel olması lazım. Hz Ali Efendimizin (K.V.) buyurduğu gibi:
Dünya bizi sardığında hali tersine döner;
Dünya bize yöneldiğinde; belalarla gelir
Tatlı gelmeye başladığında görürüz ki, sonunda toprak var
İnsanların alametleri yüceldiğinde, gördük ki ölüm onları yakaladı
İste dünyanın hali budur. Biz, nefsimizi kerih (kötü) görmüyoruz; çünkü dünyanın üzerinde yaşıyoruz. Ancak, yaşarken de bizim için kötü olan emel ve amellerden de uzak durmamız, şehvetimize gem vurmamız lazım. Herşeyi belirli ölçüler içinde yapmalıyız. Atacağımız adımlarımızı iyi hesaplamalıyız. Bazı eserlede şöyle yazmaktadır: “Dikkat edin ve endişeli olun! Çünkü nimetler kalıcı değildir.” İnsan sürekli o anki halinden daha iyiye gideceğini düşünmemeli ve nefsinin kendisine her söylediğini yerine getirmemelidir. Kişi, nefsinin alışkanlıklarından birinden geri kalsa veya mevcut halinden bir şeyler kaybetse, bunun için hemen üzülür. Halbuki, nefsi bunlara alıştırmak gereklidir. Bunun için de bazı alışkanlıklarından kendi isteği ile vazgeçmeyi öğrenmelidir. Çünkü zaman gelecek, kendi istemese bile Allah ondan bazı nimetleri alacaktır. İnsan, elinde ihtiyarı (seçim hakkı) varken buna alışmalıdır. Mesela şimdi benim üzerimde cübbe var ve cübbe giyiyorum. Ancak bazan da cübbe giymiyorum, bugün de cübbe giymemeyim diyorum. Bunun gibi, nefsimizi bazı şeylerin eksikliğine alıştımak lazım. Eğer kendimizi bunlara alıştıramazsak, yarın “arzuların ve alışkanlıkların kulu” olur çıkarız. Halbuki biz Allah’ın kulu olmalı, sadece O’na kullak etmeliyiz. Bu bahsettiklerimiz, kişinin günlük hayatında dikkat etmesi gereken sıradan konular. Ancak, diğer taraftan ibadete taalluk eden meselelerde değişiklik olmaz.
İnsan, bir güne başlarken bilmelidir ki, onu dört şey beklemektedir. Günlük işleri, ibadetleri, sağlık için bedeni hareketleri ve insanlarla olan ictimaî yaşantısı, yani muaşereti. Herkesin günlük işleri kendine göredir. Mesela ben ilim öğreniyorum, günde altı saat kendime göre bir iştigalim var ve bunu değiştiremem. Mesela başka bir kardeşimiz doktorsa, o da kendi işini hiç aksatmadan, bir dakikasını bile boşa geçirmeden yerine gertirmelidir; hatta dünyevi işleri için bile olsa bu vakti başka bir iş için harcamamalıdır. Bir diğer kardeşimiz de esnaf ise, her gün dükkanını açmalı ve aksatmadan işinin başında olmalıdır. Yada bir öğrenci, her gün düzenli olarak okuluna gitmeli ve vazifelerini yerine getirmelidir. Bütün bunlar kişinin kendi günlük işleridir.
Bundan sonra kişinin ibadetleri gelir. Peki, ibadetin kişinin hayatındaki yeri ve önemi nedir? Şöyle bir baktığımızda, günde beş vakit farz namazımız var: 2 rekat sabah, 4 rekat öğlen ve ikindi, 3 rekat akşam ve 4 rekat yatsı namazı. Hepsinin toplamı yarım saat dahi almıyor. Sünnetleri de eklesek 40 dakikayı geçmiyor. 24 saatlik bir günde sadece yarım saati namaza ayırıyoruz. Ama bunlardan başka ibadetler de var; mesela gece namazı. Kişi mutlaka gece namazına kalkmalıdır. Tabi gece namazı için gece uyanmak tek yol değildir. Eğer gece kalkamıyorsa, en azından yatsı namazından sonra ve vitir namazından önce 2 rekat veya 4 rekat namaz kılmalıdır. 6, 8 veya 10 rekat de kılabilir ve Kur’an’dan bildiği sûreleri okur. Bu da kişinin 20 dakikasını almaz. Bunlar hepsi ibadettir.
Üçüncü olarak bizi bekleyen şey riyazattır. Yani sağlık için yapılması gereken günlük bedensel hareketlerimiz… Kişi mümkün olduğu kadar her gün yürümeli, koşmalı ve bedensel hareketler yapmalıdır.
Son olarak kişinin insanlarla ve ailesiyle bir arada olması gereklidir. Mesela, anne ve babanla her gün belirli bir miktar bir arada olabiliyor musun? Mesela onlar başka bir yerde yaşıyorlarsa, onları görebiliyormusun? Günümüzde öyle ki, bazan insanlar bir hafta boyunca anne-babalarını göremiyorlar. Bu doğru değil. Gerçi, Kur’an’da geçen anne-babaya isyan kısmına girmese de, ebeveyn ile uzak kalmak onlara cefâ etmektir. Dolayısıyla sosyal hayatımızda bu kaidelere riayet etmemiz lazım.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, günümüzde müslümana gerekli olan şeyler, ilim, amel, ibadet, riyazat ve ictimâî hayattır. Ancak vurgulamak gerekir ki; ictimâî hayatın en başı, kişinin babası ile olan münasebetleridir. Kişi büyük bir makama gelmiş, bir bakan veya genel müdür olabilir veya iyi bir meslek sahibi olmuş olabilir. Ama yine de mutlaka babasına gelmesi, onun elini öpmesi ve ona hizmet etmesi lazım. Çünkü o kişi, ulaştığı herşeye babasının vesilesi ve bereketiyle ulaşmıştır. Zaman geçiyor ve devrân dönüyor… Kişinin babasına yaptığı gibi, kendi oğlu da ona muamele edecektir. Kişinin babasına bu şekilde iyi muamele etmesi vefâ'dandır.
İşte dünyanın hali böyledir. Dünyada yapılan kötü işlerin karşılığı genelde gecikir. Bazıları da öne geçer. Ancak, anne-babaya karşı yapılan isyanın cezası mutlaka ahiretten önce ve dünyada karşılığını bulur. Ya hayatında bazı belalarla karşılaşır yada kendi evladı ona kendisinin babasına yaptığından daha fazlasını yapar. Babam Seyyid Alevî bin Abbas bana şöyle anlatırdı; “Mekke’de Kabe’nin Bâbu’s Selâm kapısının yanında yürüyordum. Yaşlı bir adam ile oğlunu gördüm, bağrışıp duruyorlardı. Sonra oğlu babasının yakasından tuttu. Bunun üzerine babası ağlamaya başladı. Ben de gittim elimdeki âsâ ile o gence vurmaya başladım. Ben vururken, babası âsâdan tuttu ve dedi ki: “Hayır ona vurma! Bundan kırk sene önce ben de kendi babamı burada dövmüştüm. Ama benim babamı dövdüğüm kadar o beni dövmedi henüz…” ”. İşte bu ukûbet (ceza) Allah’tandır.
Ey Allah’ın kulları! Hepimiz Allah’a yönelmeliyiz. Anne babaya iyi davranmalı ve onlara hizmet etmeliyiz. Bununla birlikte bize ulaşan tüm hayrın onlar vesilesi ile geldiğine inanmalıyız. Sözümün sonunda şunları söylemek istiyorum. Allah’tan korkun, takva sahibi olun, namazlarınızda dâimî olun, her dem Allah’ı zikredin. Bizim yolumuzda olsun yada olmasın, bizim nasihatimiz ve davetimiz budur. Bizim davetimiz; namaz, Kur’an-ı Kerîm okumak, bolca istiğfar etmek, çokça tehlil getirmek (“Lâ ilâhe illallah” demek) ve Resullullah’a (S.A.V.) salavât getirmektir. İster Kâdirî, ister Rufâî olsun, Şâzelî yada Nakşibendî olsun, ister falan Hocaefendi olsun isterse başka bir hocanın yolu olsun... Bunlar mesele değildir. Bizim işimiz bunlar değildir. Hangisi olursa olsun, bu söylediğimiz şeyler bilinmesi gereken şeylerdendir. Namaz, Kur’an-ı Kerîm okumak, bolca istiğfar etmek, çokça tehlil getirmek ve Resullullah’a (S.A.V.) salavât getirmek… Bunlar, müslümanım diyen herkesin bilmesi ve yapması gereken şeylerdendir. Bir yolda olsun yada olmasın fark etmez. Eğer bir yola girmişse, ister batıdan ister doğudan olsun, ister şu yol ister bu yol olsun, bu büyük bir nimettir. Yok eğer bir yola bağlı değilse bile bunlar zaten Peygamber Efendimizin (S.A.V.) sünnetidir. Allahu Teala, Kur’an-ı Kerîm’de “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikrediniz” buyurmaktadır. Yine Allahu Teala, Kur’an-ı Kerîm’de “Ey iman edenler, namaz kılınız” buyuruyor. Yine Allahu Teala, Kur’an-ı Kerîm’de Resulullah’a hitaben “Ey Nebî, günahların için istiğfar et!” buyuruyor. Halbuki, Resulullah (S.A.V.) günah işlememiş ve Allah’a isyan etmemiş. Peki bizim hâlimiz ne olacak. Peygamber Efendimizin (S.A.V.) günahtan korunmuş olduğu halde istiğfar ile emredilmiş ise, bizim gibi sıradan bir insan olduğu halde benim istiğfara ihtiyacım yoktur diyenlerin hâli nicedir. Eğer kişi böyle söylüyorsa, bizzat bu söyledikleri günahın ta kendisidir. Hatta bunu dile getirmeyip, sadece aklından geçiriyorsa bile, “ben bir günah işlemedim ki, istiğfara ihtiyacım yok” diyorsa, bu düşüncesinden dolayı günahkar olur. Bu masiyet, kibir günahıdır. Allah’a karşı mütekebbir olmaktır. Hepimizin istiğfara muhtacız. Allahu Teala, Kur’an-ı Kerîm’de “Bil ki o Allah, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır” buyurmaktadır. Sizlerle bizlerin arasında Allah için bir sevgi ve muhabbet vardır. Bu muhabbetimiz, Allah’ın izni ile imanın alâmetlerindendir. Ben sizleri seviyorum, inşaallah sizler de bizleri seviyorsunuz. Ve hepimiz de Resulullah’ı seviyoruz. İnşaallah, Allahu Teala, Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) hürmetine hepimizi hayır ve bereket ile rızıklandırır. El-Fâtiha.