MAHMUDHOCA
16.02.2007, 22:29
Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı dahi bulamıyorum, sen kalkmış bana araç lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma... Para mara yok!
Üç aylık bir tâlimden sonra Mehmed Muzaffer "zâbit namzedi" olarak 1916 yılının Mart ayında Çanakkale'dedir. Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale'de uğradıkları mağlûbiyetlerden ve verdikleri yüz elli bin zâyiattan sonra Boğaz'ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915 yılının son haftasıyla 1916 yılının ilk haftasında, bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi.
Muzaffer, Çanakkale'ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman, İmroz–Bozcaada'da üstlenmiş olan düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da, 1915 Nisan'ından, Aralık ayı sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalara kıyasla, bu bombardımanlar bir hiç mesâbesindeydi. Çanakkale'deki birliklerin büyük bir kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi. Onun için bu birlikler hazırlanma ve noksanları tamamlama emri aldılar.
Muzaffer, birliğinin alay karargâhında vazifeliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul'dan temin edilebilirdi. O devirlerde bu gibi işler için gerek açık artırma yapmak, gerekse ilanlarda bulunmak imkanı yoktu, ne de bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Her şey itimatla yürütülürdü. Muzaffer, son derece uyanık ve becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karargâh gerekli malzemenin temin ve mübâyaasına onu memur etti. Bu iş için gereken paranın kendisine verilmesi için de, Erkân–ı Harbiye Riyâseti'ne hitâben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllar İstanbul'da otomobil ve kamyon şimdiki gibi değil, çok nâdir rastlanan vâsıtalardı. Ve bu vasıtaların lastikleriyse yok denecek kadar az olduğundan, neredeyse karaborsaydı.
Muzaffer bu görevi yerine getirmek için derhal İstanbul'a geldi. Araştırdı, uğraştı, didindi derken, bu aradığı malzemeyi nihayet Karaköy'de bir Yahûdi'nin dükkanında buldu. Fakat fiyatlar pek fâhişti, ama yapacak başka bir şey de yoktu, çaresiz anlaşmaya vardı. Bu alış veriş için lâzım gelen parayı almak üzere Erkân–ı Harbiye'ye gitti. Elindeki tezkereyi ibraz etti. Oradan onu gerekli birime havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam'ın huzurundaydı. Kaymakam bey, kendisine uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol vaziyetinde duran ihtiyat zâbit namzedine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan
–"Ne alınacak?" diye sordu. Muzaffer:
–"Savaşta kullanılan araçlara lastık," diye cevap verince, kaymakam bir an durdu. Sonra Muzaffer'in gözlerinin içine bakarak:
–"Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı dahi bulamıyorum, sen kalkmış bana araç lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma... Para mara yok!" dedi.
Muzaffer nizami bir şekilde selâm çakıp, dışarı çıktı. Harbiye Nezâreti'nin (bugünkü hukuk fakültesi binâsının) bahçesinden dış kapıya doğru ağır ağır yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Bu malzemelere alayın çok ihtiyacı vardı. Ve bunların mutlaka alınması lâzımdı. Kendisini de, bunları bulur ve alır diye vazifelendirmişlerdi. Evet malzemeyi bulmuştu, fakat onları alacak para yoktu. Eli boş olarak da dönemezdi, mutlaka bir çaresini bulmak lâzımdı.
Muzaffer bunları düşüne düşüne Bâyezid Meydanı'na vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Çünkü aradığı çareyi galiba bulmuştu! Doğru Yahûdi tüccarına gitti ve ona dedi ki:
–"Paranın tediye muâmelesi akşamüstü bitecek. Akşamdan sonra da gelip malları almam mümkün değil, çünkü malzemeyi gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale'ye kalkıyor, yetişmem lâzım. Onun için yarın sabah ezanında erkenden geleceğim, malları mutlaka hazır edin..." Yahudi tüccar:
–"Peki," dedi. Muzaffer oradan ayrılırken ilâve etti:
–"Altın para vermiyorlar, kâğıt para verecekler," Yahûdi tüccar "Peki" dedi.
Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Komutanlığı'ndan araba ve neferle sabah ezanı vakti Yahûdi tüccarın dükkanının kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Yahudi tüccar malları hazırlatmıştı. Havagazı fenerinin yarım yamalak aydınlattığı karanlıkta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer malzemenin bedeli olan yüz kaymeyi (yüz liralık kâğıt para) Yahudi tüccara verdi. Malzeme yüklü araba dörtnala Sirkeci'ye doğru yollandı. Az sonra da bütün mallar gemiye yüklenmişti. Bir müddet sonra gemi açılmış ve Çanakkale yolunu tutmuştu bile...
Üç gün sonra Yahûdi tüccar, elindeki yüzlük kaymeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na gitti. Ama banka bu parayı bozmadı, çünkü Yahudi tüccarın elindeki para sahte idi.
Meğer Muzaffer çaresiz kalınca, para basımında kullanılan kâğıdın aynısını, Karaköy'de ki kırtasiyecilerinden birinden tedarik etmiş ve bütün gece sabaha kadar oturup, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek mükemmellikte, taklit para yapmıştı. İşte Yahudi tüccara verdiği para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerinde bulunan yazılar arasında, bir de: "Bedeli Dersaâdette altın olarak tesviye olunacaktır." şeklinde bir ibâre bulunurdu. Muzaffer ise yaptığı taklit paradaki bu ibâreyi şöyle değiştirmişti: "Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır."
Onun burada "altın" dediği, Çanakkale'de Mehmetçiğin akıttığı, altından da kıymetli olan kanı idi...Yâhudi tüccar bu olayı pek mesele yapmadı. Belki yapmak istemedi, belki yapmaktan çekindi Allah bilir. Ancak bu hâdise bütün İstanbul'a yayıldı. Dünyada emsâli olmayan ve olmayacak olan bu hâdise, Şehzâde Abdülhalim Efendi'nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yâhudi tüccarı buldurdu. Elinde bulunan Muzafferin taklit olarak yaptığı yüz kaymenin bedelini altın olarak ödeyip aldı. Ve onu çok zarif, sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti.
Şehid Mehmet Muzaffer'in taklidini yaptığı paranın aslı 50 liralık kâğıt paradır. Bu kâğıt paralar, üzerlerinde de yazılı olduğu gibi, Rûmi 6 Ağustos 1332 (M.18.8.1916) tarihli kanunla tedâvüle çıkarılmıştır. Bu tertip kâğıt paraların en büyük kıymette olanı 50 liralıklardır. Yüz lira olarak bu tipte hiçbir para basılmamıştır. Her halde Şehid Muzaffer'in alacağı malzemenin bedeli elli liranın çok üstünde olmalıdır ki, iki tane ellilik imal edecek olsa, vakit yetmeyecek olduğundan, tek bir yüzlük yapmıştır. O zaman bu kâğıt paralar, henüz yeni tedâvüle çıktığından, bunu getirip veren de subay ve askerleri olduğundan, Yahudi tüccar bu çeşit yüzlük kâymenin mevcut olup olmadığını araştırmak lüzûmunu görmemiş olmalıdır. Esasen Muzaffer'in "sabah ezanı vakti" üzerinde durması da, hem o devrin ölü ışıkları altında paranın iyice incelenmesine imkân bırakmamak, hem de sabahın o saatinde her taraf kapalı olduğundan, sağa sola sormak ihtimâlini de ortadan kaldırmak için olmalıdır.
Çeşitli imkânlara sahip teksir ve fotokopi makinelerinin henüz îcad edilmediği yıllarda, bugün son sistem âletlerle çalışan kalpazanlara taş çıkartacak şekilde, elle bu derece başarılı bir taklidi yapabilmek, üstelik de bunu bir tek gecenin sınırlı saatleri için sığdırmak, bir sahtekârlık başarısı değil, bilakis vatanını müdafaa aşkıyla yanıp tutuşan bir askerin, fevkalâde büyük bir san'at şaheseridir.
Vesileyle tüm Çanakkale şehitlerimizin, adları unutulmuş nesilleri kesilmiş olan mü'minin–i mü'minatın, hâssaten şehit Mehmet Muzafferin ervâh–ı için el–Fatiha
Üç aylık bir tâlimden sonra Mehmed Muzaffer "zâbit namzedi" olarak 1916 yılının Mart ayında Çanakkale'dedir. Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale'de uğradıkları mağlûbiyetlerden ve verdikleri yüz elli bin zâyiattan sonra Boğaz'ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915 yılının son haftasıyla 1916 yılının ilk haftasında, bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi.
Muzaffer, Çanakkale'ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman, İmroz–Bozcaada'da üstlenmiş olan düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da, 1915 Nisan'ından, Aralık ayı sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalara kıyasla, bu bombardımanlar bir hiç mesâbesindeydi. Çanakkale'deki birliklerin büyük bir kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi. Onun için bu birlikler hazırlanma ve noksanları tamamlama emri aldılar.
Muzaffer, birliğinin alay karargâhında vazifeliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul'dan temin edilebilirdi. O devirlerde bu gibi işler için gerek açık artırma yapmak, gerekse ilanlarda bulunmak imkanı yoktu, ne de bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Her şey itimatla yürütülürdü. Muzaffer, son derece uyanık ve becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karargâh gerekli malzemenin temin ve mübâyaasına onu memur etti. Bu iş için gereken paranın kendisine verilmesi için de, Erkân–ı Harbiye Riyâseti'ne hitâben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllar İstanbul'da otomobil ve kamyon şimdiki gibi değil, çok nâdir rastlanan vâsıtalardı. Ve bu vasıtaların lastikleriyse yok denecek kadar az olduğundan, neredeyse karaborsaydı.
Muzaffer bu görevi yerine getirmek için derhal İstanbul'a geldi. Araştırdı, uğraştı, didindi derken, bu aradığı malzemeyi nihayet Karaköy'de bir Yahûdi'nin dükkanında buldu. Fakat fiyatlar pek fâhişti, ama yapacak başka bir şey de yoktu, çaresiz anlaşmaya vardı. Bu alış veriş için lâzım gelen parayı almak üzere Erkân–ı Harbiye'ye gitti. Elindeki tezkereyi ibraz etti. Oradan onu gerekli birime havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam'ın huzurundaydı. Kaymakam bey, kendisine uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol vaziyetinde duran ihtiyat zâbit namzedine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan
–"Ne alınacak?" diye sordu. Muzaffer:
–"Savaşta kullanılan araçlara lastık," diye cevap verince, kaymakam bir an durdu. Sonra Muzaffer'in gözlerinin içine bakarak:
–"Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı dahi bulamıyorum, sen kalkmış bana araç lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma... Para mara yok!" dedi.
Muzaffer nizami bir şekilde selâm çakıp, dışarı çıktı. Harbiye Nezâreti'nin (bugünkü hukuk fakültesi binâsının) bahçesinden dış kapıya doğru ağır ağır yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Bu malzemelere alayın çok ihtiyacı vardı. Ve bunların mutlaka alınması lâzımdı. Kendisini de, bunları bulur ve alır diye vazifelendirmişlerdi. Evet malzemeyi bulmuştu, fakat onları alacak para yoktu. Eli boş olarak da dönemezdi, mutlaka bir çaresini bulmak lâzımdı.
Muzaffer bunları düşüne düşüne Bâyezid Meydanı'na vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Çünkü aradığı çareyi galiba bulmuştu! Doğru Yahûdi tüccarına gitti ve ona dedi ki:
–"Paranın tediye muâmelesi akşamüstü bitecek. Akşamdan sonra da gelip malları almam mümkün değil, çünkü malzemeyi gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale'ye kalkıyor, yetişmem lâzım. Onun için yarın sabah ezanında erkenden geleceğim, malları mutlaka hazır edin..." Yahudi tüccar:
–"Peki," dedi. Muzaffer oradan ayrılırken ilâve etti:
–"Altın para vermiyorlar, kâğıt para verecekler," Yahûdi tüccar "Peki" dedi.
Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Komutanlığı'ndan araba ve neferle sabah ezanı vakti Yahûdi tüccarın dükkanının kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Yahudi tüccar malları hazırlatmıştı. Havagazı fenerinin yarım yamalak aydınlattığı karanlıkta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer malzemenin bedeli olan yüz kaymeyi (yüz liralık kâğıt para) Yahudi tüccara verdi. Malzeme yüklü araba dörtnala Sirkeci'ye doğru yollandı. Az sonra da bütün mallar gemiye yüklenmişti. Bir müddet sonra gemi açılmış ve Çanakkale yolunu tutmuştu bile...
Üç gün sonra Yahûdi tüccar, elindeki yüzlük kaymeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na gitti. Ama banka bu parayı bozmadı, çünkü Yahudi tüccarın elindeki para sahte idi.
Meğer Muzaffer çaresiz kalınca, para basımında kullanılan kâğıdın aynısını, Karaköy'de ki kırtasiyecilerinden birinden tedarik etmiş ve bütün gece sabaha kadar oturup, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek mükemmellikte, taklit para yapmıştı. İşte Yahudi tüccara verdiği para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerinde bulunan yazılar arasında, bir de: "Bedeli Dersaâdette altın olarak tesviye olunacaktır." şeklinde bir ibâre bulunurdu. Muzaffer ise yaptığı taklit paradaki bu ibâreyi şöyle değiştirmişti: "Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır."
Onun burada "altın" dediği, Çanakkale'de Mehmetçiğin akıttığı, altından da kıymetli olan kanı idi...Yâhudi tüccar bu olayı pek mesele yapmadı. Belki yapmak istemedi, belki yapmaktan çekindi Allah bilir. Ancak bu hâdise bütün İstanbul'a yayıldı. Dünyada emsâli olmayan ve olmayacak olan bu hâdise, Şehzâde Abdülhalim Efendi'nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yâhudi tüccarı buldurdu. Elinde bulunan Muzafferin taklit olarak yaptığı yüz kaymenin bedelini altın olarak ödeyip aldı. Ve onu çok zarif, sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti.
Şehid Mehmet Muzaffer'in taklidini yaptığı paranın aslı 50 liralık kâğıt paradır. Bu kâğıt paralar, üzerlerinde de yazılı olduğu gibi, Rûmi 6 Ağustos 1332 (M.18.8.1916) tarihli kanunla tedâvüle çıkarılmıştır. Bu tertip kâğıt paraların en büyük kıymette olanı 50 liralıklardır. Yüz lira olarak bu tipte hiçbir para basılmamıştır. Her halde Şehid Muzaffer'in alacağı malzemenin bedeli elli liranın çok üstünde olmalıdır ki, iki tane ellilik imal edecek olsa, vakit yetmeyecek olduğundan, tek bir yüzlük yapmıştır. O zaman bu kâğıt paralar, henüz yeni tedâvüle çıktığından, bunu getirip veren de subay ve askerleri olduğundan, Yahudi tüccar bu çeşit yüzlük kâymenin mevcut olup olmadığını araştırmak lüzûmunu görmemiş olmalıdır. Esasen Muzaffer'in "sabah ezanı vakti" üzerinde durması da, hem o devrin ölü ışıkları altında paranın iyice incelenmesine imkân bırakmamak, hem de sabahın o saatinde her taraf kapalı olduğundan, sağa sola sormak ihtimâlini de ortadan kaldırmak için olmalıdır.
Çeşitli imkânlara sahip teksir ve fotokopi makinelerinin henüz îcad edilmediği yıllarda, bugün son sistem âletlerle çalışan kalpazanlara taş çıkartacak şekilde, elle bu derece başarılı bir taklidi yapabilmek, üstelik de bunu bir tek gecenin sınırlı saatleri için sığdırmak, bir sahtekârlık başarısı değil, bilakis vatanını müdafaa aşkıyla yanıp tutuşan bir askerin, fevkalâde büyük bir san'at şaheseridir.
Vesileyle tüm Çanakkale şehitlerimizin, adları unutulmuş nesilleri kesilmiş olan mü'minin–i mü'minatın, hâssaten şehit Mehmet Muzafferin ervâh–ı için el–Fatiha