MAHMUDHOCA
16.02.2007, 22:44
Dilersen, hemen safa dağı altın olacak. Ancak sen bu mucizeyi getirir de onlar gene iman etmezlerse, o zaman onlara Rabbimin azabı gelecek ve kavmin helâk olacak. Dilersen bu mucizeyi getir; kavmin inanıp inanmamasına göre muamele görecek…"
Kureyş kavminin azılı müşriklerinden bazıları dediler ki:
"Ya Muhammed! Sen bize geçmişlerin haberlerini veriyorsun. Musa'nın bir asası vardı, onu bir taşa vurduğu zaman, o taştan on iki pınar meydana geldi. Isa ölüleri diriltti, Salih da kayadan koca bir deve çıkardı. Sen ise böyle bir şey yapmıyorsun. Sen de bize onlar gibi bir mucize getir, sana inanalım."
Bu sözlerinde o kadar ileri gittiler ki, defalarca yemin ettiler. Müşriklerin bu talebi ile karşı karşıya kalan Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara dedi ki:
"Ne istiyorsunuz?" Müşrikler:
"Safa dağını altına çevirmeni istiyoruz."
"Bunu yaparsam, Allah ve Resûlü'ne iman edecek misiniz?"
"Evet! Sana tâbi olacağız."
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem hemen dua etmeye başladı. Kısa bir süre sonra Cebrail Aleyhisselâm geldi.
"Ya Muhammed! Dilersen, hemen Safa dağı altın olacak. Ancak sen bu mucizeyi getirir de onlar gene iman etmezlerse, o zaman onlara Rabbimin azabı gelecek ve kavmin helâk olacak. Dilersen bu mucizeyi getir; kavmin inanıp inanmamasına göre muamele görecek. Dilersen, Rabbin onların azabını, içlerinden tevbe edenler, tevbelerini yapıncaya kadar erteleyecek."
Cebrail Aleyhisselâm'ın bu haberi üzerine Efendimiz şöyle buyurdular:
"Onları kendi hâllerine bırakalım. Içlerinden tevbe edecekler tevbelerini yapsınlar."
Bunun üzerine şu âyet–i kerîme nâzil oldu:
"Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdir; fakat çokları bunu bilmezler." (En'am, 6/111)
Üstadımız Ali Haydar Efendi Kuddise Sırruhu Hazretleri bir gün bize şöyle bir soru sormuştu:
"Bütün melekler, eşya ve sırasıyla her şey şahitlik edecek de, bunlar hâlâ niçin iman etmezler?" Bu soruyu kendisi sordu, sonra cevabını da kendisi verdi:
"Onlar mucizelere inanıyor; fakat Efendimizin peygamberliğine inanmıyorlardı."
Onlar Efendimize inanmıyorlardı, inanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdi. Allah ve Resûlü'ne değil de mucizeye iman edeceklerdi. Işte gerçek inançları olmadığı için illa da mucize istiyorlardı.
Bir hadis–i şerifte Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştu:
"Her doğan Islâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anne ve babası Yahudi ise onu Yahudi yapar. Eğer Hıristiyan iseler onu Hıristiyan ederler. Mecusi iseler onu Mecusi ederler."
Rabbimizin şu âyet–i celilesi bu konuda açık bir delildir:
"(Resûlüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratılışında değişme yoktur. Işte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler." (Rum, 30/30)
Bu âyet–i kerimeden anladığımız o dur ki, her dünyaya gelen insan inanmaya, din ve inancı kabul etmeye elverişli bir yaratılış üzerine gelir. Mevlâ Teâlâ Hazretleri insanları iyi ve kötü diye sınıflara ayırarak yaratmadı. Herkese, bütün insanlığa ortak olarak kitapları ve peygamberleri gönderdi. Herkese aynı azayı, aynı duyuyu, aynı düşünceyi verdi; velhasıl insanı insan yapan bütün özellikler her insanda mevcuttur. Insana verilen, insan olma özellikleri, insanın sermayesidir.
Insan ne yaptı? Kendisine verilen bu sermayeyi, Allah'ın rızası doğrultusunda harcadı, iyi insan oldu. Kimi de bu sermayeyi kötü kullandı, kötü insan oldu.
Bir insan düşünün, beş tane evladı var. Bu beş evladına eşit miktarda sermaye verdi. Sonra da evlatlarına bu sermayeleri nasıl kullanması gerektiği hususunda bir talimatname de verdi. Bu evlatlardan kimisi, babalarının kendisine verdiği sermayeyi hayırda, babasının istediği doğrultuda sarf etti. Diğer evlatlar da sermayelerini babasının talimatının dışında, kötü işlerde harcadı. Şimdi burada babanın bir suçu, ya da adaletsizliği olabilir mi?
"Ey Rabbimiz bizi bugüne kadar muhafaza ettin. Bundan sonra da muhafaza eyle. Ümidimiz yalnız sanadır."
Biz her fırsatta acziyetimizi Rabbimize bildirmeli ve arz etmeliyiz. Bu konuda üstadımız Ali Haydar Efendi Kuddise Sırruhu Hazretleri şu âyet–i celileyi:
"Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan sensin." (Âl–i Imran, 3/8) çok okumamızı söylerdi.
"Bu âyet–i celileyi çok okuyun; zira imanımız Mevlâ'mızın kudret elinde bir ışık gibidir. Düğmesine bir bastı mı iman ışığımız anında söner."
Geçmiş büyükler şu tespiti yapmışlardır:
"Allahu Teâlâ, kullarının fiillerini yaratıcıdır. Küfür olsun, taat olsun, isyan olsun."
Işte mü'min olarak yapacağımız şey, her şartta Mevlâ'mıza müracaat etmektir. Mevlâ'mızdan ayrılmayı, O'ndan ayrı, O'nun izni olmadan bir şey yapmayı aklımızdan bile geçirmemeliyiz.
Velhasıl insanlar Allahu Teâlâ'ya yalvarmasını, yakarmasını, boyun büküp istemesini bilmiyorlar. Insan Mevlâ'dan zorla bir şey alacağını mı sanıyor? Mevlâ dilemedikten sonra hiçbir varlığın, hiçbir hükmü yoktur. Kul olarak herkes, Mevlâ'sına acziyetini devamlı arz etmelidir. Yalvarmasını bilmelidir.
Bakın Mevlâ'mız ne buyuruyor: "Bütün kâinat bir araya gelse, iman etmeyen bir insana iman ettiremez." Insan ancak Allahu Teâlâ'nın nasibi ve dilemesi ile iman eder. Mevlâ'mız âyet–i celilede şöyle buyurmaktadır:
"Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak." (En'am, 6/112)
Mevlâ'mız bu âyet–i kerimede buyuruyor ki: "Ey Habibim! Senin için düşmanlar yarattık. Sen o düşmanlar sebebiyle imtihana tabı tutuldun. Senden önceki bütün peygamberler için de düşmanlar yaratmıştık. Bu eziyetler sadece sana olmamıştır, bütün peygamberler eziyetler ve sıkıntılar yaşamıştır. Sen onların kardeşi, arkadaşısın; ancak seni onlardan üstün kıldım."
Bu hususta Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
"Benim eziyet ve imtihan olunduğum gibi hiçbiri nebi eziyet ve imtihan olunmadı."
Bu konuda Imam Rabbânî Kuddise Sırruhu Hazretleri buyurdular ki:
"Işte bunun içindir ki, Resûlullah âlemlere rahmet kılındı."
Âyet–i kerimede Rabbimiz buyuruyor ki:
"Işte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter." (Furkan, 25/31)
Âyet–i kerimede insan ve cin şeytanlarını yani iki fırkanın serkeşlerini düşman kıldık, buyrulmuştur. Bu nasıl meydana gelecek? Cin şeytanı bir mü'mini yoldan çıkarmaya ve yenmeye çalışır. Eğer mü'mini alt edemezse, bu defa kötü bir insana gider. O kötü insanın içine düşmanlık, kin, haset duygularını atar ve zarar veremediği mü'mine onu musallat eder. Ne acıdır ki, cin şeytanı kendi yapamadığı işi insana yaptırır.
Malik bin Dinar Rahimehullah buyuruyor ki;
"Insan şeytanları benim üzerime cin şeytanlarından daha şiddetlidir. Çünkü cin şeytanları Allah'a sığındığım vakit benden gidiyorlar na geliyor, göz göre göre beni kötülüğe sevk ediyorlar."
Cin şeytanı, cin şeytanını, insan şeytanı, insan şeytanını veya cin şeytanı, insan şeytanını aldatmak için yaldızlı sözler sarf ederler. Bunları yaparken de şüphesiz Allah'ın dilemesi ile yaparlar.
Mevlâ'nın dilediğinden kurtuluş mu var? Bir tarafta Mevlâ Teâlâ, şeytana, insanlarla uğraşması için müsaade etmiş, diğer yanda da insanı muhafaza altına almıştır. Sana verilen irade–i cüz'iyeyi Allah rızası doğrultusunda kullanırsan, Mevlâ Teâlâ seni muhafaza eder.
Hazreti Hamza Radıyallahu Anh'ı parça parça ederek şehit ettiler. Burada kim kazandı, kim kaybetti? Elbette kazanan Hazreti Hamza idi. Ona o zulmü ve kötülüğü yapanlar kaybetti. Ona o zulmü yapanlar, yaldızlı sözlerle aldatılmışlardı. Hiç şüphesiz bütün bu olanlar Mevlâ'mızın izniyle oluyor.
Bir taraftan onların kötülük yapmalarına Mevlâ'mız izin verirken, diğer yanda da mü'minleri onların kötülüklerine karşı koruyor, mânevî yardımlar gönderiyor. Bu koruma ve mânevî yardımlar Islâm dinidir.
Kureyş kavminin azılı müşriklerinden bazıları dediler ki:
"Ya Muhammed! Sen bize geçmişlerin haberlerini veriyorsun. Musa'nın bir asası vardı, onu bir taşa vurduğu zaman, o taştan on iki pınar meydana geldi. Isa ölüleri diriltti, Salih da kayadan koca bir deve çıkardı. Sen ise böyle bir şey yapmıyorsun. Sen de bize onlar gibi bir mucize getir, sana inanalım."
Bu sözlerinde o kadar ileri gittiler ki, defalarca yemin ettiler. Müşriklerin bu talebi ile karşı karşıya kalan Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara dedi ki:
"Ne istiyorsunuz?" Müşrikler:
"Safa dağını altına çevirmeni istiyoruz."
"Bunu yaparsam, Allah ve Resûlü'ne iman edecek misiniz?"
"Evet! Sana tâbi olacağız."
Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem hemen dua etmeye başladı. Kısa bir süre sonra Cebrail Aleyhisselâm geldi.
"Ya Muhammed! Dilersen, hemen Safa dağı altın olacak. Ancak sen bu mucizeyi getirir de onlar gene iman etmezlerse, o zaman onlara Rabbimin azabı gelecek ve kavmin helâk olacak. Dilersen bu mucizeyi getir; kavmin inanıp inanmamasına göre muamele görecek. Dilersen, Rabbin onların azabını, içlerinden tevbe edenler, tevbelerini yapıncaya kadar erteleyecek."
Cebrail Aleyhisselâm'ın bu haberi üzerine Efendimiz şöyle buyurdular:
"Onları kendi hâllerine bırakalım. Içlerinden tevbe edecekler tevbelerini yapsınlar."
Bunun üzerine şu âyet–i kerîme nâzil oldu:
"Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdir; fakat çokları bunu bilmezler." (En'am, 6/111)
Üstadımız Ali Haydar Efendi Kuddise Sırruhu Hazretleri bir gün bize şöyle bir soru sormuştu:
"Bütün melekler, eşya ve sırasıyla her şey şahitlik edecek de, bunlar hâlâ niçin iman etmezler?" Bu soruyu kendisi sordu, sonra cevabını da kendisi verdi:
"Onlar mucizelere inanıyor; fakat Efendimizin peygamberliğine inanmıyorlardı."
Onlar Efendimize inanmıyorlardı, inanma kabiliyetlerini kaybetmişlerdi. Allah ve Resûlü'ne değil de mucizeye iman edeceklerdi. Işte gerçek inançları olmadığı için illa da mucize istiyorlardı.
Bir hadis–i şerifte Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştu:
"Her doğan Islâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anne ve babası Yahudi ise onu Yahudi yapar. Eğer Hıristiyan iseler onu Hıristiyan ederler. Mecusi iseler onu Mecusi ederler."
Rabbimizin şu âyet–i celilesi bu konuda açık bir delildir:
"(Resûlüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratılışında değişme yoktur. Işte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler." (Rum, 30/30)
Bu âyet–i kerimeden anladığımız o dur ki, her dünyaya gelen insan inanmaya, din ve inancı kabul etmeye elverişli bir yaratılış üzerine gelir. Mevlâ Teâlâ Hazretleri insanları iyi ve kötü diye sınıflara ayırarak yaratmadı. Herkese, bütün insanlığa ortak olarak kitapları ve peygamberleri gönderdi. Herkese aynı azayı, aynı duyuyu, aynı düşünceyi verdi; velhasıl insanı insan yapan bütün özellikler her insanda mevcuttur. Insana verilen, insan olma özellikleri, insanın sermayesidir.
Insan ne yaptı? Kendisine verilen bu sermayeyi, Allah'ın rızası doğrultusunda harcadı, iyi insan oldu. Kimi de bu sermayeyi kötü kullandı, kötü insan oldu.
Bir insan düşünün, beş tane evladı var. Bu beş evladına eşit miktarda sermaye verdi. Sonra da evlatlarına bu sermayeleri nasıl kullanması gerektiği hususunda bir talimatname de verdi. Bu evlatlardan kimisi, babalarının kendisine verdiği sermayeyi hayırda, babasının istediği doğrultuda sarf etti. Diğer evlatlar da sermayelerini babasının talimatının dışında, kötü işlerde harcadı. Şimdi burada babanın bir suçu, ya da adaletsizliği olabilir mi?
"Ey Rabbimiz bizi bugüne kadar muhafaza ettin. Bundan sonra da muhafaza eyle. Ümidimiz yalnız sanadır."
Biz her fırsatta acziyetimizi Rabbimize bildirmeli ve arz etmeliyiz. Bu konuda üstadımız Ali Haydar Efendi Kuddise Sırruhu Hazretleri şu âyet–i celileyi:
"Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan sensin." (Âl–i Imran, 3/8) çok okumamızı söylerdi.
"Bu âyet–i celileyi çok okuyun; zira imanımız Mevlâ'mızın kudret elinde bir ışık gibidir. Düğmesine bir bastı mı iman ışığımız anında söner."
Geçmiş büyükler şu tespiti yapmışlardır:
"Allahu Teâlâ, kullarının fiillerini yaratıcıdır. Küfür olsun, taat olsun, isyan olsun."
Işte mü'min olarak yapacağımız şey, her şartta Mevlâ'mıza müracaat etmektir. Mevlâ'mızdan ayrılmayı, O'ndan ayrı, O'nun izni olmadan bir şey yapmayı aklımızdan bile geçirmemeliyiz.
Velhasıl insanlar Allahu Teâlâ'ya yalvarmasını, yakarmasını, boyun büküp istemesini bilmiyorlar. Insan Mevlâ'dan zorla bir şey alacağını mı sanıyor? Mevlâ dilemedikten sonra hiçbir varlığın, hiçbir hükmü yoktur. Kul olarak herkes, Mevlâ'sına acziyetini devamlı arz etmelidir. Yalvarmasını bilmelidir.
Bakın Mevlâ'mız ne buyuruyor: "Bütün kâinat bir araya gelse, iman etmeyen bir insana iman ettiremez." Insan ancak Allahu Teâlâ'nın nasibi ve dilemesi ile iman eder. Mevlâ'mız âyet–i celilede şöyle buyurmaktadır:
"Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak." (En'am, 6/112)
Mevlâ'mız bu âyet–i kerimede buyuruyor ki: "Ey Habibim! Senin için düşmanlar yarattık. Sen o düşmanlar sebebiyle imtihana tabı tutuldun. Senden önceki bütün peygamberler için de düşmanlar yaratmıştık. Bu eziyetler sadece sana olmamıştır, bütün peygamberler eziyetler ve sıkıntılar yaşamıştır. Sen onların kardeşi, arkadaşısın; ancak seni onlardan üstün kıldım."
Bu hususta Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
"Benim eziyet ve imtihan olunduğum gibi hiçbiri nebi eziyet ve imtihan olunmadı."
Bu konuda Imam Rabbânî Kuddise Sırruhu Hazretleri buyurdular ki:
"Işte bunun içindir ki, Resûlullah âlemlere rahmet kılındı."
Âyet–i kerimede Rabbimiz buyuruyor ki:
"Işte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter." (Furkan, 25/31)
Âyet–i kerimede insan ve cin şeytanlarını yani iki fırkanın serkeşlerini düşman kıldık, buyrulmuştur. Bu nasıl meydana gelecek? Cin şeytanı bir mü'mini yoldan çıkarmaya ve yenmeye çalışır. Eğer mü'mini alt edemezse, bu defa kötü bir insana gider. O kötü insanın içine düşmanlık, kin, haset duygularını atar ve zarar veremediği mü'mine onu musallat eder. Ne acıdır ki, cin şeytanı kendi yapamadığı işi insana yaptırır.
Malik bin Dinar Rahimehullah buyuruyor ki;
"Insan şeytanları benim üzerime cin şeytanlarından daha şiddetlidir. Çünkü cin şeytanları Allah'a sığındığım vakit benden gidiyorlar na geliyor, göz göre göre beni kötülüğe sevk ediyorlar."
Cin şeytanı, cin şeytanını, insan şeytanı, insan şeytanını veya cin şeytanı, insan şeytanını aldatmak için yaldızlı sözler sarf ederler. Bunları yaparken de şüphesiz Allah'ın dilemesi ile yaparlar.
Mevlâ'nın dilediğinden kurtuluş mu var? Bir tarafta Mevlâ Teâlâ, şeytana, insanlarla uğraşması için müsaade etmiş, diğer yanda da insanı muhafaza altına almıştır. Sana verilen irade–i cüz'iyeyi Allah rızası doğrultusunda kullanırsan, Mevlâ Teâlâ seni muhafaza eder.
Hazreti Hamza Radıyallahu Anh'ı parça parça ederek şehit ettiler. Burada kim kazandı, kim kaybetti? Elbette kazanan Hazreti Hamza idi. Ona o zulmü ve kötülüğü yapanlar kaybetti. Ona o zulmü yapanlar, yaldızlı sözlerle aldatılmışlardı. Hiç şüphesiz bütün bu olanlar Mevlâ'mızın izniyle oluyor.
Bir taraftan onların kötülük yapmalarına Mevlâ'mız izin verirken, diğer yanda da mü'minleri onların kötülüklerine karşı koruyor, mânevî yardımlar gönderiyor. Bu koruma ve mânevî yardımlar Islâm dinidir.