PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî



faran10
20.02.2007, 12:48
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki:

Edebi gözetmek, zikrden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk'a kavuşamaz.

Ehlin gönlü için (ailenin gönlünü almak için) günah işlemek ahmaklıktır.

Farzı bırakıp, nafile ibadetleri yapmak boşuna vakit geçirmektir.

Gına sahiplerinin yani zenginlerin, alçak gönüllü olması güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olması lâzımdır.

İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra ALLAHü teâlânın emir ve yasaklarına uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.

Kalbin tasviyesi (temizlenmesi); İslâmiyete uymakla, sünnetlere yapışmakla, bid'atlerden kaçmakla ve nefse tatlı gelen şeylerden sakınmakla olur. Zikr ve rehberi, doğru yolu gösteren âlimi sevmek bunu kolaylaştırır.

Kalbin birçok şeyleri sevmesinin sebebi, hep o bir şey içindir. O da nefstir.

Kâfirlere kıymet vermek, Müslümanlığı aşağılamak olur.

Kelime-i tevhit; putlara ibadeti bırakıp, Hak teâlâya ibadet etmek demektir.

Küfür, nefs-i emmârenin isteklerinden hâsıl olur.

Malı zarardan korumanın ilâcı, zekât vermektir.

Mubahları gelişi güzel kullanan, şüpheli şeyleri yapmağa başlar. Şüphelileri yapmak da harama yol açar.

Büyükleri sevmek, saadetin sermayesidir. Muhabbete müdahale, gevşeklik sığmaz.

Nefs bir kötülük deposudur. Kendini iyi sanarak Cehl-i mürekkep olmuştur.

Nefse, günahlardan kaçmak, ibadet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır.

Rezzak olan Hak teâlâ, rızıklara kefil olmuş, kullarını bu sıkıntıdan kurtarmıştır.

Saadet, ömrü uzun ve ibadeti çok olanındır.

Saadet-i ebediyyeye kavuşmak, peygamberlere uymağa bağlıdır.



Sohbeti ganimet bilmelidir. Sohbetin üstünlüğü, bütün üstünlüklerin ve kemallerin üstüdür.

Sünnet ile bidat birbirinin zıddıdır. Birini yapınca öteki yok olur.

Zâhid, dünyaya gönül bağlamadığı için, insanların en akıllısıdır.

Zekât niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar altını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevaptır.

Salih ameller İslâmın beş şartıdır. Salih amelleri yapmadan kalb selâmette olmaz.

Cennet ile Cehennem'den başka ebedî bir yer yoktur. Cennet'e girmek için iman ve dinîn emirlerine uymak lâzımdır.

Dünyayı maksat edinmemeli. Dünya, nefsin arzularına yardımcıdır. Dünya ve âhiret bir arada olmaz. Dünyaya düşkün olmak, günahların başıdır. Dünyaya düşkün olanlar âhirette zarar görür. Dünyaya düşkün olmamanın ilâcı, İslâmiyet’e uymaktır.

Bu zamanda dünyayı terk etmek çok zordur. Dünyayı terk lâzımdır. Hakikaten terk edemeyen, hükmen terk etmelidir ki, âhirette kurtulabilsin. Hükmen terk etmek de büyük nimettir. Bu da, yemekte, içmekte, giyinmekte, meskende, dinîn hududundan dışarıya taşmamakla olur.

Dünyayı terk etmek iki türlüdür; birincisi, mubahların, zaruret miktarından fazlasını terktir. Bu çok iyidir. İkincisi, haramları ve şüphelileri terk edip yalnız mubahları kullanmaktır. Bu zamanda bu da iyidir.

Tesbih okumak (sübhânellah demek), tövbenin anahtarı ve hatta özüdür.

Vakit çok kıymetlidir. Kıymetli şeyler için kullanmak lâzımdır. İşlerin en kıymetlisi sahibine hizmet etmektir. Yani ALLAHü teâlâya ibadet ve tâat etmektir.

Gençlik zamanında dinîn emirlerine uymak, dünya ve âhiret nimetlerinin en üstünüdür.

Annenin yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı) kıyamet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun!

Ayet-i kerimede mealen; "Vallâhu basîrun= ALLAH onların ne yaptıklarını görmektedir" buyruldu. ALLAHü teâlâ her şeyi gördüğü hâlde, (insanlar) çirkin işleri yaparlar. Aşağı bir kimsenin bile bu işleri gördüğünü bilseler, vaz geçerler yapmazlar. Bunlar ya Hak teâlânın görmesine inanmıyorlar yahut onun görmesine kıymet vermiyorlar. İmanı olana her ikisi de yakışmaz.

Velilerin hiçbiri, peygamber mertebesine varamaz.
Velilerin hiçbiri, Sahabe mertebesine çıkamaz.

İhlâs ile yapılan küçük bir iş, senelerce yapılan ibadetler gibi kazanç (sevap) hâsıl eder.

Her ibadeti severek yapmalı. Kul hakkına dokunmamağa, hakkı olanlara hakkını ödemeğe titizlikle çalışmalıdır.

Dünyanın vefasızlıkta eşi yoktur, dünyayı isteyenler de alçaklıkta ve bahillikte (cimrilikte) meşhurdur. Aziz ömrünü, bu vefasızın ve değersizin peşinde harcayanlara yazıklar ve korkular olsun.

Gençlik çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslâmiyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz.

İnsanlar riyazet deyince, açlık çekmeği ve oruç tutmağı anladılar. Hâlbuki dinîmizin emrettiği kadar yimek için dikkat etmek, binlerce sene nafile oruç tutmaktan daha faydalıdır.

Bir kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştihası olduğu hâlde ve hepsini yemek istediği hâlde, dinîmizin emrettiği kadar yiyip, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyazettir ve diğer riyazetlerden çok üstündür.

Bir farzı vaktinde yapmak, bin sene nafile ibadet yapmaktan daha çok faydalıdır.

Ölmek, felâket değildir. Öldükten sonra, başına gelecekleri bilmemek felâkettir.

Sonsuz kurtuluşa kavuşmak için, üç şey muhakkak lâzımdır: İlim, amel, ihlâs.

Ölülere dua ve istigfâr etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdatlarına yetişmek lâzımdır.

Dünyayı ele geçirmek için âhireti vermek ve insanlara yaranmak için ALLAHü teâlâyı bırakmak ahmaklıktır.

Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saadet zan etmemeli, nefse güç ve acı gelenleri de şekavet ve felâket sanmamalıdır.

Birkaç günlük zamanı büyük nimet bilerek, ALLAHü teâlânın beğendiği şeyleri yapmağa çalışmalıdır.

İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı ALLAHü teâlâya en çok yaklaştıran şey namazdır.

Cahillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebeb olmayınız! Her işinizin İslâmiyete uygun olması için, ALLAHü teâlâya yalvarınız.

Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyalıklara aldanmamalıdır.

İhsan sahibinin kapısı çalınınca açılır.

Gönül dalgınlığının ilâcı; gönlünü ALLAHü teâlâya vermiş olanların sohbetidir.

Dünya hayatı pek kısadır. Bunu en lüzumlu şeyde kullanmak gerekir. Bu en lüzumlu şey de, kalbini toparlamış olanların yanında bulunmaktır. Hiçbir şey sohbet gibi faydalı olmaz.


--------------------------------------------------------------------------------


EDEBE RİAYET

Bir gün, hafızlardan biri, kendi minderlerinden aşağı bir minder koyup üzerine oturarak, Kur'ân-ı kerim okumağa başladı. İmam-ıRabbânî hazretleri bu durumun farkına varıp, hemen üzerinde oturduğu yüksek minderi bir kenara çekip yere oturdu. Hiçbir zaman Kur'ân-ı kerim okumakta olan hafızdan yüksekte oturmazdı."

GECE OLANI GÜNDÜZ ANLATMA!

Çok uzak memlekette bulunan bir aziz, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin medhini duyup, Serhend şehrine geldi ve birinin evinde misafir kaldı. İmam-ı Rabbanî’den istifade etmek için geldiğini, ona talebe olmak şerefine kavuşmak istediğini, bunun için çok neşeli olduğunu söyleyince, ev sahibi İmam-ı Rabbanî’yi kötülemeye başladı. Misafir çok üzüldü. Mahcûb oldu. İmam-ı Rabbanî’ye sığınıp kalbinden; "Ben yalnızALLAH rızası için, size hizmet niyeti ile gelmiştim. Şu şahıs, beni bu saadetten mahrum etmek istiyor." dedi. Bu sırada İmam-ı Rabbanî birdenbire yalın kılıç gözüküverdi. Hâllerini inkâr eden, o şahsa gereken cezayı verdi ve evden çıktı. O aziz sabahleyin mübarek huzuruna kavuşunca, geceki hâdiseyi arz etmek istedi. Fakat İmam-ı Rabbanî hazretleri; "Gece olanı, gündüz anlatma!" buyurup, kerametini gizledi.

İŞİN SIRRI BUDUR

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden seyyid bir zat şöyle nakletmiştir: "Bir grup tücarla Acîn'de idim. Bu tüccarlar arasında Can Muhammed adında Celender'den bir zat da vardı. Onunla aramızda bir dostluk kurmuştuk. Bir gün biri bana sultanın, İmam-ı Rabbanî hazretlerini hapsettiğini söylediğinden çok üzüntülüydüm. Can Muhammed beni böyle kederli görünce, üzüntümün sebebini sordu. Ben de, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hapsedildiğini duyduğum için, böyle olduğumu söyledim. Can Muhammed bana; "Ben de onun talebesiyim. Bugün işin aslını ondan öğreneceğim." dedi. Sonra gidip kaylûle yaptı yani öğle vaktine yakın biraz uyudu. Sonra bu uykusunda, rüyasında İmam-ı Rabbanî hazretlerini gördüğünü ve kendisine; "İşittiğiniz haber doğrudur. Fakat bazı makamları geçmek, ALLAHü teâlânın celâl sıfatı ile terbiye edilmeye bağlıdır. Eğer öyle olmasaydı o makamları geçmek mümkün olmazdı. Dostlarımıza söyle, gönüllerini hoş tutsunlar, işin sırrı budur." buyurduğunu söyledi.

ÇABUK GEL, GEÇ KALDIN!

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin akrabalarından biri şöyle anlatmıştır: "Ben, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden olmayı arzu ediyordum. Fakat çeşitli mâniler sebebiyle, bir türlü hizmetine girmek nasîb olmamıştı. Bir gece karar verip; "Yarın gidip hâlimi arzedip, beni de talebeleri arasına kabul etmesini isteyeyim" diye düşündüm. O gece rüyamda kendimi derin bir deniz kenarında gördüm. İmam-ı Rabbanî hazretleri ise karşı sahildeydi. Huzuruna kavuşmak istiyordum. Bana; "Çabuk gel, çabuk gel! Geç kaldın." buyurdu. Bu sözlerini işitince kalbim zikretmeye başladı. Uykudan uyandım, kalbim artık zikrediyordu. "İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yolu böyledir. Daha ben sohbette bulunmadan kalbim zikre başladı. Ya bir de sohbetinde bulunsam nasıl olur?" dedim. Sabahleyin İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna gidip, gördüğüm rüyayı bana olan teveccüh ve tasarruflarını anlatarak hâlimi arzettim. Kalbimin zikretmeye başladığını söyledim. Bana; "Yolumuz tam budur. Buna devam et" buyurdular."

YIKILAN PUTHÂNE

Seyyid Rahmetullah şöyle anlattı: "Dekken melikinin emri üzerine, iki üç arkadaşla bir sahraya gittik. Orada bir puthâne gördüm. Bir gün İmam-ı Rabbanî hazretlerinden; "Bir müslümanın elinden bunu yıkma işi gelirse, bunu muhakkak yıksın veya zarar versin. Bu işi yapmaktan kaçınmasın. Çünkü bunu yapan ALLAH yolunda, din için cihâd eden gaziler sevabına kavuşur." diye duymuştum. Onların bu sözlerine güvenerek, arkadaşlarıma; "Bu sahrada, bu puthâneyi koruyan kimse görünmüyor, burayı yıkalım." dedim. Duvarlardan biraz yıkınca, civarda tarlalarda çalışan Hindulardan biri, puthâneyi yıktığımızı görmüş. Koşup, o puthânede tapınan köylülere haber vermiş. O sıra bin kişiye yakın bir kalabalığın taşlarla, sopalarla, mızraklarla tam bir kızgınlıkla üzerimize geldiklerini gördük. Ben ve arkadaşlarım hayret ve korkudan ne yapacağımızı şaşırıp, olduğumuz yerde kaldık. Kaçmağa bile cesaret edemedik. Kalbimden Kelime-i şehâdet getirmeye başladım. Bu hâlde iken, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kalbine müteveccih oldum ve "Ey din büyüğü! Sizin nasihatinize güvenip bu işi yapmağa koyulduk. ALLAHü teâlânın izniyle bizi bu alçak kâfirlerin elinden kurtar" dedim. Bu yalvarma ve iltica esnasında İmam-ı Rabbanî’nin sesi kulağıma geldi. "Hiç korkma! Şimdi senin için İslâm askeri gönderiyorum." diyordu. Arkadaşlarıma; "Bana bir hâl oldu. Hazret-i İmam’ın sesini duydum. İmam’ın söz verdiği askerler ne zaman gelecek, bunlar yaklaştı." dedim. Hindular çok yaklaşmışlardı. O anda birden bire otuz kırk kadar süvari göründü. Son sürat geldiler, bir kısmını kamçılayıp bizi kurtardılar. Sonra hepsini sürüp götürdüler. Bu iş, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin tasarrufu ve kerameti ile oldu.

YANAN MALLAR

İmam-ı Rabbanî hazretleri talebeleriyle beraber bir yolculuğa çıkmıştı. Bir kervansarayda konakladıkları sırada, talebelerine anîden şöyle buyurdu: "Bu gün buraya bir belâ geleceğini ve herkese sirayet edeceğini görüyorum. Arkadaşlarımız birbirlerine söylesinler herkes; Bismillâhillezî lâ yedurru me'asmihî şey'ün fil-ardı velâ fissemâi ve hüvessemî'ul-âlim ve Eûzü bi-kelimâtillâhittâm-mâti min şerri mâ halak dualarını tekrar tekrar okusunlar. Çünkü bu duayı kim okursa, ALLAHü teâlânın inayeti ile kendisi ve malı korunur." Bunu söyledikten iki saat geçmeden kervansarayın bazı kısımlarında yangın çıktı. Bir türlü söndüremediler ve malların çoğu yanıp telef oldu. Bu arada İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden Mevlâna Abdülmümin Lâhorî'nin de malları yandı. Ona; "Sana hiç kimse okunması îcâbeden duaları söylemedi mi?" buyurdu. Arkadaşları ona bu duaların okunması gerektiğini söylemeyi unutmuşlardı.

EDEPSİZ NÖBETÇİ

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin güvenilir bir talebesi ve oğulları şöyle anlatmışlardır: Bir tüccar, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin komşularından birinin malını çaldı. Mal sahibi ise, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin akrabasından bir genci hırsızlıkla itham etti. O genç, hakaret ve dayak korkusundan kaçıp gitti. Serhend'de bu işlerle görevli olan nöbetçi bunu duyunca hazret-i İmam’ı çağırdı. İşinde gevşeklik gösterenin yanına gitmek îcâbetmediğini bildikleri hâlde, İmam-ı Rabbanî hazretleri talebelerinden birisi ile yaya olarak oraya gitti. O edepsiz nöbetçi onların şanına yakışmayan sözler söyledi. Hazret-i İmam ise gayet yumuşak cevaplar verdi. Bu esnada Mevlâna Tahir Bedahşî geldi. O kızgın nöbetçiye; "Kimi ayağına çağırdığını biliyor musun? ALLAHü teâlânın dostlarına kötü davrananlar elbette kısa zamanda cezasını görür." dedi. Nöbetçi onları bıraktı. Aradan bir gün geçmeden bu edepsiz nöbetçi, semtinde bulunan büyük bir kalabalıkla münakaşa etti. İş kavgaya döküldü. O nöbetçi, oğullarından ve akrabasından yirmi kadar insanla kalabalığa karşı koymak istedi ve evin damına çıktı. O evde harb için saklanan patlayıcı maddeler vardı. Oraya anîden bir ateş düştü ve büyük bir patlama oldu. O nöbetçi, bütün oğlu ve akrabası ile havaya uçtu. Cesedleri bile görülmedi. Böylece ALLAH dostlarına kötü söz söylemenin cezasını canıyla ödedi.

NİÇİN YIKILMADI

Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: "Ecmir'de iken, Teravih namazı kıldığımız mescidin bir duvarı sağlam yapılmamıştı ve bir tarafa doğru eğilmişti. O kadar ki, mescide gelenlerin çoğu ve etrafında bulunanlar oradan geçerken, bugün yarın bu duvar yıkılacak derlerdi. İmam-ı Rabbanî hazretleri bir gün bu düşüncelerine temasla buyurdu ki: "Bu duvar, bu fakirler burada kaldığı müddetçe, bize riayet edip her hâlde yıkılmayacak. Nitekim büyükler; "Bizim şakamız ciddîdir." buyurmuşlardır. Buyurdukları gibi duvar, İmam-ı Rabbanî hazretleri oradan ayrılıncaya kadar yıkılmadı. Oradan ayrıldığımız gün, ben, herkes gittikten sonra bir bahane ile bir saat kadar o mescidin yanında kaldım. Duvarın yıkılıp yıkılmayacağına bakıyordum. İmam-ı Rabbanî hazretleri mescid görünmez oluncaya kadar uzaklaşınca duvar birdenbire yıkılıverdi."

KİM ÖLECEK, KİM KALACAK?

İmam-ı Rabbanî hazretleri vefat etmeden altı ay önce, Şaban ayının on beşinci gecesi olan "Berat kandili" gecesini, kendi hususî odasında ihya eyledi. O gece yarısı, kıymetli hanımının bulunduğu odaya geldi. Hanımı dedi ki: "Bu gece ecellerin ve amellerin takdir edildiği gecedir. Kimbilir ALLAHü teâlâ kimin defterine ölecek ve kimin defterine yaşayacak! Diye kaydetti." İmam-ı Rabbanî hazretleri bu sözü duyunca; "Niçin tereddüt ve şüphe ile söylüyorsun? Ya isminin, dünyada yaşayacaklar sahifesinden silindiğini görenin hâli nice olur?" buyurdu. Bunu söyleyince, esrar yatağı olan kalbinden bir ah çekti. Böylece İmam-ı Rabbanî hazretleri, o sene vefat edeceğine kerametiyle işaret buyurmuşlardı.

DİN NASÎHATTIR

Buyurdu ki: "Sünnete çok sıkı sarılmak lâzımdır." Bu sözleriyle de Peygamber efendimize uymak istemişlerdi. Çünkü Peygamber efendimiz vefat edecekleri zaman böyle nasihat eylemişlerdi. Abbâd bin Sâriye'den, Tirmizî ve Ebû Dâvûd şöyle rivayet eder: "Rasûlullah efendimiz bize vâz ediyordu. Bu vâzdan kalpler ürperiyor. Gözler yaşarıyordu. Dedik ki: "Ya ResûlALLAH! Bu sözleriniz veda vâzına benziyor, bize vasiyet ediniz." Rasûlullah aleyhisselâm buyurdular ki: "Size vasiyetim olsun: ALLAH'tan korkunuz, bir köle bile emr-i ilâhîyi bildirse dinleyiniz ve yapınız. Yaşayanlarınız çok şeyler görecek. O zaman benim ve Hulefâ-i râşidînin sünnetine gayet sıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bid'atten çok sakınınız. Çünkü bütün bid'atler dalâlettir, sapıklıktır."

İmam-ı Rabbanî hazretleri vasiyetine devamla şöyle buyurdu: "Dinîmizin sahibi Resûlullah efendimiz, nasihatlerin en incelerini bile; "Din nasîhattır" hâdis-i şerifi gereğince ihmal etmediler. Dinîmizin kıymetli kitaplarından, tam tâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz. Benim techiz ve tekfin işlerimde sünnete uyunuz." Bundan evvel daha önce mübarek hanımına buyurmuştu ki: "Eğer ben senden evvel, bu sıkıntılarla dolu dünyadan âhirete gidersem, benim kefenimi, senin mehr parandan aldırırsın."

1) Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1096
3) Zübdet-ül-Makâmât; s.126 vd.
4) Hadarât-ül-Kuds; s.30 vd.
5) Umdet-ül-Makâmât; s.98 vd.
6) Makâmât-ı Ahmediyye (Ahmed Saîd Fârûkî)
7) Hak Sözün Vesikaları (2.Baskı); s.306
Eshâb-ı Kiram (6.Baskı); s.147
9) Kıyamet ve Âhiret (5.Baskı); s.168,186
10) Câmiu Keramet-il-Evliya; c.1, s.334
11) Reşehât Zeyli; s.19
12) Dürer-ül-Meknûnât (kenarı); s.52
13) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.330
14) Makâmât-ı Ahyar; s.26
15) Hadâik-ül-Verdiyye; s.178
16) Rehber Ansiklopedisi; c.8, s.138
17) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.15, s.318

MuH@©i®
20.02.2007, 18:34
Allah razı olsun

İLAHİ_ASK
22.07.2009, 09:58
:-046

gurabe
02.02.2010, 11:02
elinize sağlık.........

şamil basayev
02.02.2010, 16:06
paylaşım için ALLAH razı olsun kardeşim sağolun...