PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Haftanin konusu IMAN



iNZiVa
26.02.2007, 22:01
Esselamu aleyküm kardeslerim


Bu haftanin konusunu iman olarak belirledik Cünkü
iman olmadan amellerimizin ve ibadetlerimizin bizlere hicbir faydasi olmayacaktir.
Onun icin evvela herseyin basi imandir, yani Peygamber efendimizin bizlere söyledigi herseyi kalp ile kabul etmek ve bunu dil ile söylemek.
Dil ile söylemiyorum ama kalpten inaniyorum demekle olmaz, bu kisi yeryüzünde iman etmis sayilmiyor, cünkü biz zahire yani gördügümüze hüküm verebiliriz ancak.
O yüzden kalp ile inanmak ve dil ile söylemek sart.
Birde imanin yani akaid ilminin daha derin mevzulari vardir, Insanlari küfre sokacak bazi haller gibi, bunlari her müslümanin bilmesi farzdir.
Cünkü o küfürlerden birini isleyip dinden cikinca ahirette Mevlanin huzurunda bilmemek mazeret olmayacaktir.
Bu sebebten akaid ilmini ögrenmez farzdir, evvela iman sonra amel.


Herkesin katkilarini bekliyoruz insALLAH...
Bu sayede birbirimizden güzel ve faydali seyler ögrenmis olacagiz..
Ilim paylastikca cogalir, cogaldikca anlam kazanir..
http://img253.imageshack.us/img253/4801/unbenanntkc2.jpg

cyberyasar
27.02.2007, 09:57
aleykum selam kardeşim.


«Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah tarafından getirdiği şeylerin doğru olduğuna kalb ile inanmak ve bu inacı dil ile söylemektir.»



Yağmur yağar sel olur eder mahsulü heba,
İman çıkarsa kalpten,ne dünya kalır ne de ukba

cyberyasar
27.02.2007, 10:01
İman sözlükte, "bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak" anlamlarına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber'i, Allah Teâlâ'dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarûrât-ı dîniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.
Buna göre; imanın hakikati ve özü kalbin tasdikidir. Kalbin tasdiki imanın değişmeyen aslî unsurudur. İmanla bilgi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur. Her inanan kişi, neye inandığını bilir, fakat her bilme inanmayı gerektirmez. İnanılacak esaslarla ilgili bilgiye iman denilebilmesi için, kişinin gönlünde ve kalbinde hür iradeye dayalı bir boyun eğişin, teslimiyetin ve tasdikin bulunması gerekir. İman edene sevap, etmeyene ceza verilmesinin dayanağı, kişinin gönülden bağlılığının ve tasdikinin bulunup bulunmamasıdır.
İmanın, bir kalp işi, kalbin tasdiki olduğunu gösteren âyet ve hadislerden bazıları şunlardır:
"Ey Peygamber, kalpleri iman etmediği halde, ağızlarıyla inandık diyenlerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin..." (el-Mâide 5/41).
"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar..." (el-En‘âm 6/125).
"Allah cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenneme koyacak, sonra da bakın kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan birisini bulursanız onu cehennemden çıkarın diyecektir" (Buhârî, “Îmân”, 15; Müslim, “Îmân”, 82).
Görüldüğü üzere imanın esası, inanılacak şeyleri kalbin tasdik etmesidir. Bir kimse diliyle inandığını söylese bile kalbiyle tasdik etmezse mümin olamaz. Buna karşılık kalbiyle tasdik edip inandığı halde, dilsizlik gibi bir özrü sebebiyle inancını diliyle açıklayamayan veya tehdit altında olduğu için kâfir ve inançsız olduğunu söyleyen kimse de mümin sayılır. Bunun en belirgin örneği şu olaydır:
Sahâbîlerden Ammâr b. Yâsir, Kureyş müşriklerinin ağır baskılarına ve ölüm tehditlerine dayanamayarak kalben inanmakla birlikte, diliyle müslüman olmadığını, Hz. Muhammed'in dininden çıktığını söylemiş, bu olay hakkında âyet-i kerîme inerek, Ammâr'ın mümin bir kimse olduğu belirtilmiştir: "Kalbi imanla dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse ve kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır. Onlar için büyük bir azap vardır" (en-Nahl 16/106).
İmanın aslî unsuru kalbin tasdiki olmakla birlikte kalpte neyin gizli olduğunu insanlar bilemediği için, kalpteki inancın dil ile söylenip açığa vurulması, o kişinin de dünyada bu söz ve ikrarına göre bir işleme tâbi tutulması gerekmektedir. Bu sebeple ikrar, yani kalpte bulunan inancın dil ile ifade edilmesi, imanın bir parçası değil, âdeta onun dünyevî şartıdır.
Kalplerde neyin gizli olduğunu ancak Allah bilir. Bir kimsenin iman ettiği, ya kendisinin söylemesiyle veya cemaatle namaz kılmak gibi mümin olduğunu gösteren belli ibadetleri yapmasıyla anlaşılır. O zaman bu kimse mümin olarak tanınır, müslüman muamelesi görür, müslüman bir kadınla evlenebilir. Kestiği hayvanın eti yenir, zekât ve öşür gibi dinî vergilerle yükümlü tutulur. Ölünce de cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir. Eğer bir kimse inancını diliyle ikrar etmezse ona, müslümana özgü bu tür hükümler uygulanmaz.
İmanda ikrarın çok önemli olduğunu Peygamber Efendimiz şu hadisleriyle dile getirmişlerdir:
"Kalbinde buğday, arpa ve zerre ölçüsü iman olduğu halde Allah'tan başka Tanrı yoktur. Muhammed O'nun elçisidir diyen kimse cehennemden çıkar" (Buhârî, “Îmân”, 33; Tirmizî, “Cehennem”, 9; İbn Mâce, “Zühd”, 37).
"İnsanlar Allah'tan başka Tanrı yoktur. Muhammed O'nun elçisidir deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse can ve mal güvenliğine sahip olurlar. Ancak kamu hukuku gereği uygulanan cezalar bundan müstesnadır. İç yüzlerinin muhasebesi ise Allah'a aittir" (Buhârî, “Cihâd”, 102; Müslim, “Îmân”, 8; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 104).
Dil ile ikrar bu derece önemli olduğu için genellikle iman, "Kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır" şeklinde tanımlanmıştır. Fakat imanı bu şekilde tanımlamak, kalbi ile inanmadığı halde inandım diyenin mümin olmasını gerektirmez. Bu konuda bir âyet-i kerîmede, "İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık derler" (el-Bakara 2/8) buyurulmuştur.
Gönülden inanmadığı halde, diliyle inandığını söyleyen kişi –kalpteki inanç ve ikrarı bilinemediği için– dünyada müslüman gibi işlem görür. Fakat imanı bulunmadığı ve münafık olduğu için âhirette kâfir olarak işlem görecek ve cehennemde ebedî kalacaktır.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi kalbin tasdiki, imanın rüknü, olmazsa olmaz unsuru ve değişmez temelidir. Dilin ikrarı da, bu asıl ve gerçeğin tanınmasını sağlayan bir şarttır.

semenulcennet
27.02.2007, 11:19
İman esaslarının birincisi ŞEHADET kelimesidir.

Hamd ,Allah’a mahsustur.O’nu över ve O’na hamd ederiz.O Allah ki,Mübdi’dir, her şeyi yoktan var etmiştir.Mu’id’ dir,yok ettiğini yeniden var eder.Fa’alün lima yürid’dir, dilediğini istediği gibi yapar.Arş-ı Azam’ın Haliki ve Maliki de O’ dur. Azabı şiddetli,intikamı süratli olan da O’dur. İyi kullarını açık ve doğru yola hidayet eder;birliğine Şehadet edenlerin akidelerini tereddüt ve şüphelerden korumakla onlara in’amda bulunur ve Resulüne uymağa,huzur-i kalb ile dinleyenlerden başkasının idrak edemeyeceği,zat ve sıfatındaki evsaf-ı hamidesiyle tecelli edip mükerrem kıldığı ashabının izinden gitmeğe sevk eder.
O Allah ki, onlara bildirdi,birdir.Ortağı yok,tek’tir.Benzeri yok Samed’dir-O kimseye muhtaç değil- herkes O’na muhtaçtır.Zıddı yoktur.Her cihetten tek’dir.Hiç bir suretle benzeri olmıyan,tek bir kadimdir.Evveli olmıyan bir Ezeli’dir, varlığının başlangıcı yoktur.Varlığı daimdir, nihayete ermez, son yoktur.Daimi olarak her şeyi korur,yaratıkları idare eder.Bakidir asla yok olmaz.Evvel,ahir Kibriyalık vasıflarıyla mevsufdur.Zamanların sona ermesi ,ve müddetlerin münkariz olmasıyla,hakkında ayrılık ve tükenmekte hüküm olunamaz.
‘’O başlangıcı olmıyan , bütün varlıklardan evvel mevcud ola gelen evveldir ve sonu olmıyan, her şey helak olduktan sonra devam edecek ahirdir; zahir de odur, batın da odur. O her şeyi bilir’’ (57-hadid:3)
Her kemal kendisinden geldiği için , kemalini arttırmağa ihtiyacı yoktur.Akıl yolu ile zatında varlığı bilinmiştir.(Müminlere)Cennette(oldukları ve Zat’ı kibriyası.mekan, mesafe,şekil ve cihetten münezzeh olduğu halde) cemal-i ba-kemalini göstermekle nimetini tamamlamak için iyilere lutf ve nimet olarak,gözlere görülecektir.

Ve imanın ilk hükmü Allahü Teala’ya şehadettir.

Ve ikinci Peygamberlerin nubüvvetine şehadettir.

Allahu Teala Kureyş kabilesine mensub ümmi( mektep medrese görmiyen,okur yazar olmıyan, anadan doğduğu gibi kalan) Muhammed Mustafa’yı(S.A.V)İnsanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderdi.O’nun şeri’atiyle yerleştirdikleri müstesna hükümler,diğer bütün şer’i hükümleri neshetti,kaldırdı.O’nu bütün Peygamberlerden üstün yarattı ve insanların efendisi yaptı ve ‘’MUHAMMEDÜ’R-RESULULLAH’’demedikçe yalnız ‘’LA İLAHE İLLALLAH’’ demenin kamil imana delaletini men’etti.Dünya ve ahiret işlerinden haber verdiği herşede , ona inanmayı insanlara borç kıldı.Ve ölüm sonrası hakkındaki haberlerine inanmayanların imanını kabul etmedi.Bu hususda Peygamberimizin buyrukları şyle sıralanır::
1.Nekir ve Münkerin suali:
2.Kabir azabı:
3.Mizan:
4.Sırat:
5.Havz:
6.Hesab:
7.Şefaat:
8.Sahabenin derece ve faziletlerine inanmak:

Bütün Sahabeye hüsnü zan etmek ve Allah ve Peygamberi medh ü sena ettiği gibi,Sahabe-i kiramı da övmek.

Kim bunlara kati olarak inanırsa, hak ve sünnet ehlinden olup bid’at güruhu ve sapıklık kafilesinden ayrılmış olur.

Allahu Teala’nın fazl u rahmetinden, bize ve bütün mü’minlere kemal-i yakin ve dinde hüsn-i sebatlar dileriz. O merhamet edicilerin en merhametlisidir.

(Allahümme salli ala Muhammedin ve ala Al-i Muhammed.)

semenulcennet
28.02.2007, 18:45
İman beş kaleyle muhafaza edilen şehre benzer.

Birincisi :Yakin (Şüphesiz inanç)
İkincisi :İhlas,(karşılık beklemeden sırf Allah-u Teala’nın rızası için amel etmek.)
Üçüncüsü:Farzları eda etmek,
Dördüncüsü:Sünnetleri tamamlamak,
Beşincisi:Edebi muhafaza etmektir.

Kişi edebi muhafaza ettikçe,şeytan ondan ümidi keser.Edebi terk ettiğinde ise,ona sünnetleri terk ettirme sonra farzları sonra ihlası,daha sonrada şüphesiz inancı terk ettirmeğe tama’heves eder.O halde kişi abdest-namaz, alış veriş vs. bütün işlerinde edebi gözetmelidir.Şu da bilinmelidir ki:Şeriat hükümlerden,tarikat ise,edeplerden ibarettir.İblis ve diğerleri gibi reddolunanlar ancak edebe riayetsizliklerinden reddolunmuşlardır.
İbn-i Sirin Hazretlerine: Hangi edep kişiyi daha ziyade Allah’a yaklaştırır? Diye sorulduğunda buyurduki: O’nun Rabliğini bilmek,taatına(ona boyun eğmeye) çalışmak, bolluklarda hamd edip,zorluklarda sabretmek kişiyi rabbine son derece yaklaştıran şeylerdir.’’

MAHMUDHOCA
06.03.2007, 22:59
O Peygamber (Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem) de, kendisine Rabb'inden indirilene (Kur'an'ı Kerim'e ve onun bütün beyanatına) iman etti, mü'minlerde iman ettiler. Hepsi de Allah'a, Onun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar ve: Biz O'nun peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırmayız (hepsine inanırız.) Ve biz işittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Mağfiretini dileriz ve dönüş ancak sanadır" dediler. (Bakara:285)

Efendimizin Aleyhissalatü Vesselam, bir gece Mescidi Haram'dan alınarak Mescidi Aksa'ya kadar götürülüp oradan da göklere çıkarılmıştır. Sonrada Allah-u Teâlâ'nın dilediği yerlere Âlâyı İlliyine yükseltilerek İlâhi ayet ve mucizelerden en büyüğü kendisine ihsan edildi. İzzet sahibi Rabbi Teâlâ'nın kelamını duyarak ilm-el yakîn derecesinden ayn-el yakîne ulaştı. Gaybî olan imanı, şuhûda dayalı bir imana çevrildi. Bununla beraber bir takım ilahi tecellilere, hitaplara ve iltifatlara mazhar oldu. Daha sonra tekrar alındığı yere geri getirildi. İşte bu hadiseye İsrâ ve Mirac denir.
Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Mirac gecesinde bir takım hediyelerle dönmüştür. Bunlardan biride Bakara Sûresi'nin son iki ayetidir ki, bu iki ayet vasıtasız olarak bizzat Allah-u Teâlâ tarafından Efendimiz'e verilmiştir. Bu ay içerisinde idrak edeceğimiz Mirac Kandili vesilesiyle bu mübarek ayeti kerimeleri sırasıyla kısaca izaha çalışalım.
Sadedinde olduğumuz ayeti kerime dini esasları olduğu gibi kabul edip, onlara iman ve itaat edilmesinin bir kulluk görevi olduğunu göstermektedir. Ruhul Beyan tefsirinde zikredildiğine göre; Efendimiz'in, Rabb'inden kendisine indirilen Kur'an-ı Kerim'e inanmasından maksat; Kur'an-ı Kerim'de bulunan bütün hükümlere, kıssalara vaazlara, geçmiş peygamberlerin hallerine ve kitaplarına, tafsilatlı bir şekilde inanmasıdır. Zira Efendimiz peygamber olmadan evvel de Allah'a ve birliğine inanıyordu, lâkin Kur'an-ı Kerim kendisine indirilmeden evvel bu kadar geniş izahatı bilmezdi. Mevla Teâlâ'nın, "Ve sana kitap indirileceğini hiç ummazdın." (Kasas Süresi:86) kavli şerifinin manası da budur.
Enes Radıyallahü Anh'ın şöyle dediği rivayet olunur: Bu ayeti kerime yani "Âmenerresûlü..." nazil olunca Efendimiz: "İman etmek en çok ona (peygambere) yakışır." buyurdu. (Hakim, Müstedrek: 2/287)
Kazi tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayeti celilede, Efendimiz'in imanının tek olarak anılması ya O'na tazim, veya O'nun imanının ayan ve müşahede (gözle görmek)den kaynaklanıp, diğerlerinin imanının ise, düşünmek ve delil almak suretiyle olduğunu ifade etmek içindir.
Bu konuda İmamı Kuşeyrî ise şöyle buyurmuştur: "Efendimiz vasıtasız diğer kullar ise vasıtalarla iman etmişlerdir. Bir manaya göre de bu, Allah-u Teâlâ'nın Miraç gecesi Efendimiz'e şanını büyütme yolu üzere yapmış olduğu bir hitaptır. Şöyle ki: "Sen iman ettin." buyurmayıp, "O resül iman etti." buyurmuştur.
Hazin tefsirinde zikredildiğine göre bu ayeti celilede iman esaslarından dördü zikredilmiştir:
1-Allah'a iman: Allah-u Teâlâ'ya inanmaktan maksat; O'nun birliğine, ilahlığına ve ibadete lâyık oluşunda hiçbir ortağı olmadığına, azamet ve kudretinin sonsuz olduğuna, bütün kemal sıfatlara sahip olup, bütün noksan sıfatlardan münezzeh (son derece pak ve uzak) olduğuna ve esma-i hüsnasının hepsine inanmaktır.
2-Meleklere İman: Meleklere inanmak ise onların, Allah indinde çok kıymetli birer kul olup, erkeklik ve dişilikten, doğmaktan ve doğurmaktan uzak ve Allah-u Teâlâ'ın kitaplarını peygamberlere getirmeye, vesair ulvî hizmetlere vasıta olduklarını bilip tasdik etmektir.
3-Kitaplara iman: Kitaplara imandan maksat ise, bütün semavi kitapların insanları irşat, beşeriyete dünya ve ahiretle alâkalı bütün vazifelerini duyurmak ve öğretmek için, Mevla Teâlâ tarafından peygamberlerine vahyedilen kitaplar olup, içlerinde bulunan emir ve yasakların, hüküm ve haberlerin doğru ve gerçek olduğuna, Kur'an'dan başka diğer semavi kitapların bir takım tahrifata uğratılıp, Kur'an'ı Azimüşşan'ın ise hiçbir değiştirmeye uğratılmadığı gibi içinde muhkem ve müteşabih ayetler bulunduğunu ve muhkem ayetlerin müteşabih ayetleri açıkladığını kalben bilip dil ile söylemektir.
4-Peygamberlere iman: Peygamberlere iman ise, onların halkı tenvir etmek, onlara dini hükümleri duyurmak ve öğretmek için Allah-u Teâlâ tarafından gönderilmiş, masum ve mahlukatın en efdali olduklarını, bazısının da bazısından daha efdal olduğunu bilip, tasdik etmektir.
Ruhul Beyan tefsirinde zikredildiğine göre; bu ayeti celilede ahirete iman zikredilmediyse de ahirete iman kitapların içinde bulunduğundan kitaplara iman zikredilmekle yetinilmiştir. Buraya kadarını hulasa edecek olursak, Resûlüllah Aleyhissalatü Vesselam da, mü'minlerden her biri de yukarda zikredilen esasların her birine inanmışlardır.
Peygamberlerin arasını ayırmamaktan maksat ise; hepsine inanmaktır. Bütün peygamberler nübüvvet bakımından aynı ulviyete haizdir. Hepsi de Allah tarafından dini ilâhiyi tebliğe memur kılınmıştır. İşte bu cihetle aralarında fark yoktur.
Ancak bir kısmına risalet verilmiş, yani ayrıca bir kitap ve bir şeriat ihsan buyurulmuştur. Bunların bazısı Allah tarafından diğer bir kısmından üstün kılınmıştır. Nitekim bizim Peygamberimiz, peygamberlerin sonuncusu ve gönderilmişlerin en üstünüdür. Tabi böyle bir üstünlük yönü, onların esasen Allah tarafından gönderilen birer peygamber olma hususundaki müsavi olmalarına, eşitliklerine mani değildir ve aralarında ayırım yapmayı gerektirmez.
Dolayısıyla mü'minler, bütün peygamberlerin nübüvvet itibariyle aralarında bir fark olmadığını bilip tasdik ederler.
Ayrıca bu ayeti celilede, "Cennete girmek için, sadece Allah'a ve ahirete inanmak yeterlidir, bütün peygamberlere inanmak lâzım değildir." diyenlere reddiye vardır. Yani bu ayeti celile onların sözlerinin yanlış olduğunu ifade etmektedir. Çünkü böyle bir söz iman şartlarından birisi olan "Peygamberlere İmanı" ihlal etmiş olur.
Allah-u Teâlâ Hazretleri, mü'minlerin imanını vasfettikten sonra, onların "İşittik ve itaat ettik" dediklerini beyan etmiştir.
Buradaki "işittik" sözünden maksat kulak işitmesi değildir. Çünkü bu medh'i gerektirmez. Bundan maksat "Biz onu akıllarımızın kulağıyla işittik." demektir. Yani doğruluğunu anladık ve bildik, melekler vasıtasıyla bize gelen bütün emir ve yasakların doğru ve gerçek olup, kabul edilmesi gerektiğine hiç şüphesiz inandık demektir. Kabul edip anlama manasındaki işitme, Kur'an'ı Kerim'de gelmiştir. Nitekim Allah-u Teâlâ: "Şüphesiz ki bunda, kalbi (aklı) olan veya hazır bulunup kulak veren kimselere için elbette bir öğüt vardır." (Kaf:37) buyurmuştur. Yani kabul etmeye hazır bir akılla benim zikrimi dinleyip, kabul edenlere bir öğüt vardır demektir. Diğer bir ayeti kerimesinde: "Ona ayetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında bir ağırlık (sağırlık) varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir." (Lokman:7) buyurarak, kalbiyle kabul etmeyen kişinin, kulağıyla duymasına itibar edilemeyeceğine işaret buyurmuştur.
"Ey Rabbimiz mağfiretini (dileriz)." kavli şerifinde şu manalara da işaret vardır ki kul, kendisini bütün şerlere, Mevlasını da bütün hayırlara lâyık görüp güzel gördüğü her şeyi efendisinden bilmesi ve her vakitte O'na karşı güzel edep takınması, imanın neticelerinden ve kulluğun eserlerindendir.
Bu da kulun küçük büyük her şeyde Allah-u Teâlâ'ya hamdetmesi, bütün kusurlarından, hatta tam manasıyla şükredememesinden dolayı istiğfar etmesi ve muvaffak olduğu her işte kendi gücünden ve kuvvetinden uzak olup hepsini Allah-u Teâlâ'dan bilmesiyle olur.
Kulluk mertebesi, her ne kadar bütün emir ve yasakları yerine getirmeye çalışmaksa da, insan son derece gayret etmekle beraber yine de kusurdan boş kalamayacağına işaret için, kâmil insanlar ilim ve ameli tamamlamaya son derece koştukları halde kendilerinden sadır olan kusura karşı "Ğufrâneke" sözüyle mağfiret istemişlerdir.
Demek ki insan ibadet bakımından ne kadar yükselse de Allah'tan mağfiret istemeyi terk etmesi asla caiz değildir. Nitekim Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem: "Gerçek şu ki, bazen kalbime bulanıklık çöküyor. Ve şüphesiz ki ben, Allah'a günde yüz defa istiğfar ederim." buyurdu. (Müslim, Zikir: 41,11/34, Ebu Davud, Vitr: 26)
Bu hadisi şerifin tevili hakkında ulema şöyle buyurmuşlardır:
Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam kulluk derecelerinde devamlı yükselmekteydi, her ne zaman bir makamdan daha üst makamlara yükselse, evvelki makamı aşağı görerek, ondan istiğfar ederdi.
İşte bu ayeti celilede geçen mağfiret talebinin bu manaya hamledilmesi uzak değildir. Ayrıca bütün taatlar Mevla Teâlâ'nın ilahi haklarının karşısında bir nevi suç sayılır. O'nun büyüklüğünün sırları karşısında, kullarca elde edilmiş olan bilgiler, ziyade kusur ve bilgisizliktir. Bundan dolayı Allah-u Teâlâ: "Onlar Allah'ı hakkıyla takdir edemediler." (Zümer:67) buyurmuştur.
Kul ne kadar büyük alim olursa olsun ve ubudiyet makamlarından hangisinde bulunursa bulunsun, onun bu hali, Allah-u Teâlâ'nın kibriyasının celaliyle karşılaştığında, kendisinden istiğfar edilmesi gereken kusur ve noksanlığın ta kendisi olur. İşte Efendimiz'in: "Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve kendi günahın için istiğfar et!" (Muhammed:19) buyurmasındaki sır da budur.
Zira Efendimiz'in makamları ne kadar yüksek olsa da, kendisine devamlı olarak daha yüksek makamlar gösterilmekte ve o, önceki makamların Mevla Teâlâ'ya karşı lâyık bir kulluk makamı olmadığını anlayarak devamlı istiğfar etmekteydi.

semenulcennet
11.03.2007, 18:33
İNANÇLA İLGİLİ KONULAR

Imanın ana temelleri altı olmakla ve bu altı temel bütün inanılacak şeyleri içine almakla beraber, akaid kitaplarında, öneminden ötürü ayrıca zikredilen şeyler de vardır:

Allah'ı, insanlarda, ya da diğer yaratıklarda bu1unan bir özellikle nitelemek küfürdür.

Inananlar cennette Allah'ı yer, zaman ve nitelikten uzak bir şekilde göreceklerdir.

Allah'ın Kelâmmn bir âyetini bile inkâr, insanı dinden çıkarır.

Allah'a mekân nisbet edilemez. Yani Allah şuradadır, ya da buradadır denmez. Belki, bilgisi ve gücüyle Allah her yerdedir, denir.

Isrâ ve Mîraç, yani Hz Muhammed'in Allah tarafından Mekke'den alınıp Kudüs'e götürülmesi, oradan da göklere yükseltilip bu yolculugunda Allah'la görüşmesi gerçektir.

Kıbleye dönüp namaz kılan hiçbir kimse; dinin zorunlu olarak bilinen kesin esaslarından birini açıktan inkâr etmedikçe, ya da küfrü kesin olan bir eylemi inanarak yapmadıkça kâfir sayılamaz.

Kâfirin müslüman üzerinde "velayat" hakkı yoktur, ya da "ulü'l-emr" ancak müslümandan olur.

Allah'a isyan emretmedikçe "ulü'l-emr"e itaat, zalim de olsa farzdır:

Abdestte mestler üzerine meshetme müslümanların ittifakıyla sabittir.

Imamla, yani tüm müslümanların önderi ile birlikte cihad kıyamete dek sürecektir.

Peygamber bildirmeden, kimsenin Cennetlik ya da Cehennemlik olduğuna hükm olunamaz.

Peygamberimizin arkadaşlarının, yani ashabının hepsi âdil insanlardır. Hiç birisine kötü söylemeyiz.

Allah'tan başka herkes yanılabilir. Ancak Allah, peygamberleri yanıldıklarında doğrultur.

Bir peygamber, bütün velilerden daha üstündür.

Allah dostlarının (evliya) kerametleri gerçektir.

Kâhinler ve gâibden haber verdiklerini söyleyenler yalancı ve kâfirdirler. Söylediklerini doğrulamayız. Ama Allah, bazı kullarına dilerse bazı sırlar öğretir.

Kıyametin, Deccalın çıkması, Hz. Isâ'nın inmesi ve Güneş'in batıdan doğması gibi büyük işaretleri vardır.

Allah Resûlünün yolundan başka bir yol, onun getirdiği gerçekten başka bir gerçek yoktur. Içiyle ve dışıyla ona itaati kabullenmeyen, havada da uçsa, suda da yürüse mü'min değildir.

Inanç açısından insanlar üçe ayrılır:

1. Hz. Muhammed'in (s.a.s.) Allah'tan (c.c.) getirdiklerini kalbiyle kabul edip, diliyle söyleyen mü'min'dir.

2. Kabul etmeyen kâfirdir.

3. Kabul etmediği halde kabul ettiğini söyleyen münafıktır. Münafık kâfirden daha kötüdür. Ancak kalbinden inanmadığı halde müslümanlar gibi yaşayana biz Müslümanca muamele ederiz. Kalbini bildiğimizi söyleyemeyiz.

ukubat
16.03.2007, 15:21
allahu teala itikadımızı ehli sünnet vel cemaate göre kılsın.sapık itikadlardan korusun.amin...

semenulcennet
16.03.2007, 17:03
Amin :] Allah razı olsun kardeşim...

Ahfa
06.11.2008, 22:06
emeğinize sağlık