MuH@©i®
03.03.2007, 20:24
Bid’atın Tanımı:
Bid’at kelimesi, sözlük olarak Arapça’da “Bede’a” kelimesinden gelmektedir.
Anlamı:Daha önce benzeri olmayan bir şeyi vücûda getirmek, yaratmak demektir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“(Allah) gökleri ve yeri, daha önce benzeri olmayan (benzersiz) bir şekilde yaratandır.”
Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır:
“(Ey Muhammed!) De ki: Ben, (elçilikle görevlendirilerek kullara gönderilmiş) peygamberlerin ilki değilim.(Bilakis benden önce birçok peygamber gelmiştir.)”
“Falanca bid’at çıkardı” denildiğinde, o kimse daha önce olmayan yeni bir yol ortaya çıkardı, demektir.
Bid'at Çıkarmak İki Kısımdır:
Yeni buluşlar ortaya çıkarmak gibi, günlük hayatta yeni şeyler ortaya çıkarmak ki bu, dînimizce mübahtır. Çünkü günlük hayatta yeni şeyler ortaya çıkarmakta asıl olan, mübah oluştur.Dînde yeni şeyler ortaya çıkarmak ise, haramdır.Çünkü dînde asıl olan, Kur’an ve sünnetle sâbit olmasıdır.
Nitekim Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, bu işimizde (dînimizde) olmayan bir şeyi ona ihdâs ederse, o ihdâs ettiği şey kendisine iâde olunur.”
Başka bir rivâyette şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, bu işimizden (dînimizden) olmayan bir şey yaparsa, o yaptığı şey kendisine iâde olunur.”
Dînde bid’at, iki türlüdür:
Birincisi:Cehmiyye, Mu’tezile, Rafizîler ve diğer sapık fırkaların söyledikleri sözler ve inandıkları inançlar gibi, sözlü ve itikâdî olan bid’attır.
İkincisi: Allah’a, meşrû olmayan bir şekilde ibâdet etmek gibi, ibâdetlerde yapılan bid’attır ki, bu bid’at dört kısma ayrılır:
1. İbâdetin aslında yapılan bid’attır ki, bu dînde aslı olmayan bir ibâdeti ihdâs etmek yani ortaya çıkarmaktır.
Mesela dînen meşrû olmayan bir namaz, oruç veya doğum gününü kutlamak gibi bayramlar ihdâs etmek.
2. Dînen meşrû olan ibâdetin özünde bir fazlalık yapmaktır.Mesela öğle veya ikindi namazının farzına bir rekât eklemek sûretiyle onu beş rekat kılmak gibi.
3. İbâdeti dînen meşrû kılınmayan bir şekilde edâ etmektir. Mesela dînen meşrû olan duâ ve zikirleri gruplar halinde nağmeyle yapmak.Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünnetinden çıkacak şekilde ibâdetlerde aşırıya gitmek de bu kabildendir.
4. Dînen yapılması câiz olan bir ibâdeti, dînen câiz olmayan bir vakitle sınırlı tutmaktır.
Mesela Şaban ayının 15. gecesini ibâdet etmek ve gündüzünü de oruç tutmakla sınırlı tutmak gibi.Çünkü oruç tutmak ve geceyi ibâdetle geçirmek, dînen meşrûdur. Ancak bu ibâdetleri belirli bir vakitle sınırlı tutmanın dîni bir delîle dayanması gerekir
Dînde yapılan her türlü bid’at, haramdır, dalâlettir.
Nitekim Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“(Dîne sonradan sokulan) yeniliklerden sakının.Zirâ (dîne sonra-dan sokulan) her yenilik, bid’attır. Her bid’at ise dalâlettir.” (Tirmizî)
Başka bir hadiste şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, bu işimizde (dînimizde) olmayan bir şeyi ona ihdâs ederse, o ihdâs ettiği şey kendisine iâde olunur.” (Müslim)
Yine başka bir rivâyette şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, bu işimizden (dînimizden) olmayan bir şey yaparsa, o yaptığı şey kendisine iâde olunur.” (Müslim)
Bu iki hadis, dînde yapılan her türlü yeniliğin bid’at olduğuna delâlet etmektedir:Her bid’at ise dalâlettir, sahibine iâde olunur.
Bunun Anlamı: İbâdet ve itikâtta yapılan bid’atlar, haramdır.Ancak bid’atların haram oluşu, çeşitlerine göre farklıdır.Kabirlerde yatanlara yaklaşabilmek için kabirlerin çevresinde tavaf etmek, kabirlerde yatanlara kurbanlar kesmek ve adaklar adamak, onlara yalvarıp yakarmak ve onlardan yardım dilemek gibi kimi bid’atlar vardır ki açık küfürdür.Cehmiyye’nin aşırıları ve Mu’tezile’nin söyledikleri şeyler de bu tür bid’atlardandır.
Kabirlerin üzerine kubbe gibi şeyler binâ etmek, kabirlere yönelmek sûretiyle namaz kılmak,ölülere yalvarıp yakarmak gibi kimi bid’atlar da insanı şirke götürür.
Hâricîler, Kaderiye ve Mürcie’nin şer’î delîllere aykırı olarak söyledikleri ve inandıkları bid’atlar gibi kimi bid’atlar da itikâdî fısktır.
Kendini sürekli ibâdete vermek, güneşin altında oruç tutmak ve şehveti kesmek amacıyla hadım (iğdiş) ettirmek gibi kimi bid’atlar da Allah’a ve Rasûlüne isyandır.
Bid’at-ı Hasene (güzel bid’at) ve Bid’at-ı Seyyie (çirkin bid’at) diye, bid’atları iki kısma ayıran kimse, yanılgı ve hataya düşmüş ve Peygamber (s.a.v)'in;
“Ve her bid’at, dalâlettir” emrine aykırı davranmıştır.
Çünkü Rasûlullah (s.a.v)bütün bid’atların dalâlet olduğuna hükmetmiştir.Ancak bid’atları iki kısma ayıran kimse, her bid’at dalâlet değildir, bilakis güzel bid’at da vardır, demektedir.
Hâfız İbn-i Receb, Nevevî Kırk Hadîs şerhinde şöyle der: “Peygamber (s.a.v)’in:
“Ve her bid’at dalâlettir.” sözü,Cevâmi’ul-Kelim’dendir. Hadisteki hiçbir şey Cevâmi’ul-Kelim ifâdesinden dışarı çıkmaz.Bu hadîs, İslâm dîninin büyük esaslarından birisidir.Bu hadîs, Peygamber (s.a.v)’in şu hadîsine benzer:
“Her kim, bu işimizde (dînimizde) olmayan bir şeyi ona ihdâs ederse, o ihdâs ettiği şey kendisine iâde olunur.”
“Yeni şeyler ihdâs edip onu dîne mal eden herkes, ihdâs ettiği şeyin dînde bir delîli de yoksa, ihdâs ettiği şey kendisine döner.Bu hareketi dalâlettir.İslâm dîni de kendisinden berîdir.Bütün bunlar ister itikâdî, ister amelî,isterse gizli ve açık sözlü meselelerde olsun,hepsi aynıdır.”
Bid’at-ı Hasene diye bir bid’atın var olduğunu iddiâ edenlerin, Hz. Ömer’in -Allah ondan râzı olsun- terâvih namazı hakkında:
“Bu ne güzel bir bid’attır.” sözünden başka bir gerekçeleri yoktur.
Yine “Kur’an’ın bir kitapta toplanması, hadislerin yazılıp kitap haline getirilmesi gibi pekçok şey ihdâs edilmesine rağmen, seleften hiç kimse bu durumu çirkin görmemiştir.” demektedirler.
Onlara şöyle cevap verebiliriz:
Bütün bu amellerin dînde bir aslı vardır.Sonradan ihdâs edilmemiştir.Hz.Ömer’in-Allah ondan râzı olsun- terâvih namazı hakkında:
“Bu ne güzel bir bid’attır.” sözüne gelince, Hz. Ömer bununla bid’atın sözlük anlamını kasdetmiştir, yoksa dînî anlamını kasdetmemiştir.Dînde aslı olan bir şeyin aslına dönülür.Bu bid’attır denilecek olursa, sözlük anlamın-dadır, dînî anlamında değildir.Çünkü bid’at terim olarak, dînde kendisine müraacat edilecek aslı olmayan şey demektir.
Kur’an’ın bir kitapta toplanması, dînde aslı olan bir şeydir. Çünkü Peygamber (s.a.v) vahiy kâtiple-rine Kur’anı yazmalarını emrederdi.Ancak sahâbe -Allah onlardan râzı olsun- ayrı ayrı yazılmış durumda olan Kur’anı muhafaza etmek için bir mushafta toplamıştır.
Peygamber (s.a.v) ashâbına terâvih namazını bazı geceler kıldırmış ve onlara farz kılınmasından çekindiği için son gecelerde geri kalmıştır. Sahâbe-Allah onlardan râzı olsun-, Peygamber (s.a.v)’in hayatında da vefâtından sonra da gruplar halinde ayrı ayrı kılmaya devam etmişlerdir.
Nitekim Hz.Ömer-Allah ondan râzı olsun-,Peygamber (s.a.v)’in arkasında kıldıkları gibi, bir imamın arkasında namaz kılmaları için sahâbeyi biraraya getirmiştir.Onun bu davranışı, dînde bid’at değildir.
Aynı şekilde hadislerin yazılmasının da dînde bir aslı vardır.Nitekim Peygamber (s.a.v), ashâbından bazıları hadisleri yazmak istedikleri zaman, bazı hadislerini yazmaları izin onlara vermiştir.Hayatta iken onları hadislerini yazmaktan sakındırmasının ana nedeni, hadislerin Kur’an âyetleriyle karıştırılmasından endişe duymasındandır.
Nitekim Peygamber (s.a.v) vefât ettikten sonra bu sakıncalı durum ortadan kalkmıştır.Çünkü Kur’an-ı Kerîm, Peygamber (s.a.v)’in vefâtından önce tamamlanmış ve zaptedilmiştir.Müslümanlar daha sonra Peygamber (s.a.v)’in sünnetini kaybolup gitmekten korumak için kitaplar haline getirmişlerdir.
Rablerinin kitabını ve Peygamberinin (s.a.v)’in sünnetini yok olup gitmekten ve onlarla oynamak isteyenlerden muhafaza ettiklerinden dolayı Allah Teâlâ, bizden ve müslümanlardan yana en güzel şekilde onlara mükâfatlarını versin.
Bid’at kelimesi, sözlük olarak Arapça’da “Bede’a” kelimesinden gelmektedir.
Anlamı:Daha önce benzeri olmayan bir şeyi vücûda getirmek, yaratmak demektir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“(Allah) gökleri ve yeri, daha önce benzeri olmayan (benzersiz) bir şekilde yaratandır.”
Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır:
“(Ey Muhammed!) De ki: Ben, (elçilikle görevlendirilerek kullara gönderilmiş) peygamberlerin ilki değilim.(Bilakis benden önce birçok peygamber gelmiştir.)”
“Falanca bid’at çıkardı” denildiğinde, o kimse daha önce olmayan yeni bir yol ortaya çıkardı, demektir.
Bid'at Çıkarmak İki Kısımdır:
Yeni buluşlar ortaya çıkarmak gibi, günlük hayatta yeni şeyler ortaya çıkarmak ki bu, dînimizce mübahtır. Çünkü günlük hayatta yeni şeyler ortaya çıkarmakta asıl olan, mübah oluştur.Dînde yeni şeyler ortaya çıkarmak ise, haramdır.Çünkü dînde asıl olan, Kur’an ve sünnetle sâbit olmasıdır.
Nitekim Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, bu işimizde (dînimizde) olmayan bir şeyi ona ihdâs ederse, o ihdâs ettiği şey kendisine iâde olunur.”
Başka bir rivâyette şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, bu işimizden (dînimizden) olmayan bir şey yaparsa, o yaptığı şey kendisine iâde olunur.”
Dînde bid’at, iki türlüdür:
Birincisi:Cehmiyye, Mu’tezile, Rafizîler ve diğer sapık fırkaların söyledikleri sözler ve inandıkları inançlar gibi, sözlü ve itikâdî olan bid’attır.
İkincisi: Allah’a, meşrû olmayan bir şekilde ibâdet etmek gibi, ibâdetlerde yapılan bid’attır ki, bu bid’at dört kısma ayrılır:
1. İbâdetin aslında yapılan bid’attır ki, bu dînde aslı olmayan bir ibâdeti ihdâs etmek yani ortaya çıkarmaktır.
Mesela dînen meşrû olmayan bir namaz, oruç veya doğum gününü kutlamak gibi bayramlar ihdâs etmek.
2. Dînen meşrû olan ibâdetin özünde bir fazlalık yapmaktır.Mesela öğle veya ikindi namazının farzına bir rekât eklemek sûretiyle onu beş rekat kılmak gibi.
3. İbâdeti dînen meşrû kılınmayan bir şekilde edâ etmektir. Mesela dînen meşrû olan duâ ve zikirleri gruplar halinde nağmeyle yapmak.Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünnetinden çıkacak şekilde ibâdetlerde aşırıya gitmek de bu kabildendir.
4. Dînen yapılması câiz olan bir ibâdeti, dînen câiz olmayan bir vakitle sınırlı tutmaktır.
Mesela Şaban ayının 15. gecesini ibâdet etmek ve gündüzünü de oruç tutmakla sınırlı tutmak gibi.Çünkü oruç tutmak ve geceyi ibâdetle geçirmek, dînen meşrûdur. Ancak bu ibâdetleri belirli bir vakitle sınırlı tutmanın dîni bir delîle dayanması gerekir
Dînde yapılan her türlü bid’at, haramdır, dalâlettir.
Nitekim Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“(Dîne sonradan sokulan) yeniliklerden sakının.Zirâ (dîne sonra-dan sokulan) her yenilik, bid’attır. Her bid’at ise dalâlettir.” (Tirmizî)
Başka bir hadiste şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, bu işimizde (dînimizde) olmayan bir şeyi ona ihdâs ederse, o ihdâs ettiği şey kendisine iâde olunur.” (Müslim)
Yine başka bir rivâyette şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, bu işimizden (dînimizden) olmayan bir şey yaparsa, o yaptığı şey kendisine iâde olunur.” (Müslim)
Bu iki hadis, dînde yapılan her türlü yeniliğin bid’at olduğuna delâlet etmektedir:Her bid’at ise dalâlettir, sahibine iâde olunur.
Bunun Anlamı: İbâdet ve itikâtta yapılan bid’atlar, haramdır.Ancak bid’atların haram oluşu, çeşitlerine göre farklıdır.Kabirlerde yatanlara yaklaşabilmek için kabirlerin çevresinde tavaf etmek, kabirlerde yatanlara kurbanlar kesmek ve adaklar adamak, onlara yalvarıp yakarmak ve onlardan yardım dilemek gibi kimi bid’atlar vardır ki açık küfürdür.Cehmiyye’nin aşırıları ve Mu’tezile’nin söyledikleri şeyler de bu tür bid’atlardandır.
Kabirlerin üzerine kubbe gibi şeyler binâ etmek, kabirlere yönelmek sûretiyle namaz kılmak,ölülere yalvarıp yakarmak gibi kimi bid’atlar da insanı şirke götürür.
Hâricîler, Kaderiye ve Mürcie’nin şer’î delîllere aykırı olarak söyledikleri ve inandıkları bid’atlar gibi kimi bid’atlar da itikâdî fısktır.
Kendini sürekli ibâdete vermek, güneşin altında oruç tutmak ve şehveti kesmek amacıyla hadım (iğdiş) ettirmek gibi kimi bid’atlar da Allah’a ve Rasûlüne isyandır.
Bid’at-ı Hasene (güzel bid’at) ve Bid’at-ı Seyyie (çirkin bid’at) diye, bid’atları iki kısma ayıran kimse, yanılgı ve hataya düşmüş ve Peygamber (s.a.v)'in;
“Ve her bid’at, dalâlettir” emrine aykırı davranmıştır.
Çünkü Rasûlullah (s.a.v)bütün bid’atların dalâlet olduğuna hükmetmiştir.Ancak bid’atları iki kısma ayıran kimse, her bid’at dalâlet değildir, bilakis güzel bid’at da vardır, demektedir.
Hâfız İbn-i Receb, Nevevî Kırk Hadîs şerhinde şöyle der: “Peygamber (s.a.v)’in:
“Ve her bid’at dalâlettir.” sözü,Cevâmi’ul-Kelim’dendir. Hadisteki hiçbir şey Cevâmi’ul-Kelim ifâdesinden dışarı çıkmaz.Bu hadîs, İslâm dîninin büyük esaslarından birisidir.Bu hadîs, Peygamber (s.a.v)’in şu hadîsine benzer:
“Her kim, bu işimizde (dînimizde) olmayan bir şeyi ona ihdâs ederse, o ihdâs ettiği şey kendisine iâde olunur.”
“Yeni şeyler ihdâs edip onu dîne mal eden herkes, ihdâs ettiği şeyin dînde bir delîli de yoksa, ihdâs ettiği şey kendisine döner.Bu hareketi dalâlettir.İslâm dîni de kendisinden berîdir.Bütün bunlar ister itikâdî, ister amelî,isterse gizli ve açık sözlü meselelerde olsun,hepsi aynıdır.”
Bid’at-ı Hasene diye bir bid’atın var olduğunu iddiâ edenlerin, Hz. Ömer’in -Allah ondan râzı olsun- terâvih namazı hakkında:
“Bu ne güzel bir bid’attır.” sözünden başka bir gerekçeleri yoktur.
Yine “Kur’an’ın bir kitapta toplanması, hadislerin yazılıp kitap haline getirilmesi gibi pekçok şey ihdâs edilmesine rağmen, seleften hiç kimse bu durumu çirkin görmemiştir.” demektedirler.
Onlara şöyle cevap verebiliriz:
Bütün bu amellerin dînde bir aslı vardır.Sonradan ihdâs edilmemiştir.Hz.Ömer’in-Allah ondan râzı olsun- terâvih namazı hakkında:
“Bu ne güzel bir bid’attır.” sözüne gelince, Hz. Ömer bununla bid’atın sözlük anlamını kasdetmiştir, yoksa dînî anlamını kasdetmemiştir.Dînde aslı olan bir şeyin aslına dönülür.Bu bid’attır denilecek olursa, sözlük anlamın-dadır, dînî anlamında değildir.Çünkü bid’at terim olarak, dînde kendisine müraacat edilecek aslı olmayan şey demektir.
Kur’an’ın bir kitapta toplanması, dînde aslı olan bir şeydir. Çünkü Peygamber (s.a.v) vahiy kâtiple-rine Kur’anı yazmalarını emrederdi.Ancak sahâbe -Allah onlardan râzı olsun- ayrı ayrı yazılmış durumda olan Kur’anı muhafaza etmek için bir mushafta toplamıştır.
Peygamber (s.a.v) ashâbına terâvih namazını bazı geceler kıldırmış ve onlara farz kılınmasından çekindiği için son gecelerde geri kalmıştır. Sahâbe-Allah onlardan râzı olsun-, Peygamber (s.a.v)’in hayatında da vefâtından sonra da gruplar halinde ayrı ayrı kılmaya devam etmişlerdir.
Nitekim Hz.Ömer-Allah ondan râzı olsun-,Peygamber (s.a.v)’in arkasında kıldıkları gibi, bir imamın arkasında namaz kılmaları için sahâbeyi biraraya getirmiştir.Onun bu davranışı, dînde bid’at değildir.
Aynı şekilde hadislerin yazılmasının da dînde bir aslı vardır.Nitekim Peygamber (s.a.v), ashâbından bazıları hadisleri yazmak istedikleri zaman, bazı hadislerini yazmaları izin onlara vermiştir.Hayatta iken onları hadislerini yazmaktan sakındırmasının ana nedeni, hadislerin Kur’an âyetleriyle karıştırılmasından endişe duymasındandır.
Nitekim Peygamber (s.a.v) vefât ettikten sonra bu sakıncalı durum ortadan kalkmıştır.Çünkü Kur’an-ı Kerîm, Peygamber (s.a.v)’in vefâtından önce tamamlanmış ve zaptedilmiştir.Müslümanlar daha sonra Peygamber (s.a.v)’in sünnetini kaybolup gitmekten korumak için kitaplar haline getirmişlerdir.
Rablerinin kitabını ve Peygamberinin (s.a.v)’in sünnetini yok olup gitmekten ve onlarla oynamak isteyenlerden muhafaza ettiklerinden dolayı Allah Teâlâ, bizden ve müslümanlardan yana en güzel şekilde onlara mükâfatlarını versin.