Mevsul
08.03.2007, 05:55
Çocuk, masasının başında tüm dikkatini önündeki kâğıda yoğunlaştırmış ha bire çiziyordu. Arada bir tüm manzarasıyla güzü aksettiren karşıdaki parka bakıyor… Sonra tekrar dönüyordu önüne. Birkaç saat sonra karşıdaki parkın çocuk gözüyle harika bir aksi resim olmuştu kâğıda. Yaşından umulmayacak bir perspektif bile vermişti resme. Yirmi yıl sonrası dünyanın en büyük ressamına mı aitti acaba bu parmaklar.
Çocuk resmini kendisi de beğendi. Kuş gibi uçarak annesine götürdü.. Annesi akşamki düğün için hazırlanıyordu. Fildişi renginde bir tuvalet giymiş aynanın karşısında makyajı ile meşguldü. Bir de buna güldü çocuk. Annesi de boya yapıyordu, ama yüzüne. Benim resmim hep kalacak diye düşündü. Annem gelince yüzünü yıkayıverecek Niçin uğraşıyor boşa?..
Oğlunun yeni boyanmış bir resim kâğıdı ile geldiğini gören kadın irkildi. Az daha elbiseme değecekti kâğıt. Ne giyerdim ben o zaman dedi. Ve payladı çocuğu. Çabuk götür, masanın üstüne koy, iyice kurusun. Tüm keyfi kaçtı çocuğun. Ve elindeki resmin tüm güzelliği uçup gidiverdi.
* * *
Ertesi gün okuma yarışması vardı. Çocuk kitaplıktan Samed Behrengî’nin Bir Şeftali Bin Şeftali adlı kitabını seçti. Kitap sürükledi çocuğu. İlk defa elli sayfalık bir kitabı başladığı gün bitirdi. Sevinçle koştu salona. Babası pürdikkat maç seyrediyordu. Kitabı büyük bir hız ve heyecanla nasıl bitirdiğini anlatmak istedi çocuk babasına. Babası maçın en kritik safhasında idi. Ve meşgul edilmek istemiyordu.
Çantasını istedi çocuktan. Bir kitap çıkardı çantadan. “Senin bu, haydi git şimdi de bunu oku” dedi. Çocuk anlayamadı. Bu yeni kitap… Mükâfat mı? Yoksa ceza mı? Kaydı elinden kitap, usulcacık yere düştü. Azarladı çocuğu babası. “Sen, babanın getirdiği hediyeye böyle mi değer veriyorsun? Haydi odana…”
* * *
O gün çok erken uyanmıştı çocuk. Biraz döndü yatağında, olmadı. Doğruldu yerinden. Akşam arkadaşları ile nasıl da dağıtmışlardı odayı. “Toplayabilir miyim?” diye geçirdi aklından. “Neden olmasın?” diye düşündü sonra. Odadaki her şeyi yerli yerine koydu. Yatağını düzeltti. Kapının önüne gidip oradan odayı süzdü. Tıpkı annesinin düzelttiği gibi olmuştu.
Annesini elinden tutup getirmek ve odanın ne kadar düzgün olduğunu göstermek istedi. Annesi hızla dış kapıya doğru ilerliyordu: “Çok geciktim, çıkıyorum. Hemen kahvaltını yap. Yarım saatin var servise” dedi. Üstünü giyinmeğe koyuldu çocuk ve hiçbir şey yiyemedi. Yemek istemedi canı.
* * *
Okula gelirken beslenmesini de unutmuştu. Karnı çok açtı. Hiç âdeti değildi ama o gün arkadaşının poğaçalarından birisini istedi. Vermedi arkadaşı. Kavgaya tutuştular. Arkadaşının başı sıraya çarptı ve hafifçe yaralandı.
Öğretmeni sınıfa gelince arkadaşları olanları bir bir anlattılar. Herkesin gözü onun üzerinde idi. Öğretmen O’nu ıssız bir köşeye çekerek on dakika kadar konuştu. Sonra pedagoga götürdü. Pedagog yarım saat konuştu çocukla. Akşam eve geldiğinde annesinin ve babasının da durumdan haberdar edildiğini öğrendi. Onlar da kendisini karşılarına alıp gözlerinin içine baka baka konuştular. Bütün bir akşamı çocuklarına ayırdılar.
Çocuk o akşam yatağına giderken çok mutlu idi. İnsanların ilgisini nasıl çekebileceğini bulmuştu sonunda.
* * *
Nerden mi çıktı bu hikâye? Ankara’yı tir tir titreten serî katilin yakalandığı zaman verdiği çocukça masum cevaptan. Yaptığı iş ne kadar tüyler ürpertici ise verdiği cevap da o kadar masumdu. Adamcağız niçin işlemiş o cinayetleri biliyor musunuz? Geçen bayram yedi kişiyi öldüren serî katilleri kastederek: “ Bu bayramın yıldızı da ben olmak istedim” demiş. Merâmı yalnızca ben de varım demek, ilgi ve dikkat çekmekmiş, hepsi bu.
İnsan, özellikle de çocuk ve gençken fark edilmek, bilinmek, tanınmak ister. Bunun en güzel yolu kabiliyetlerle, becerilerle, güzel davranışlarla kendisini topluma takdim etmektir.
Dr. Nazlı Rânâ GÜREL
Çocuk resmini kendisi de beğendi. Kuş gibi uçarak annesine götürdü.. Annesi akşamki düğün için hazırlanıyordu. Fildişi renginde bir tuvalet giymiş aynanın karşısında makyajı ile meşguldü. Bir de buna güldü çocuk. Annesi de boya yapıyordu, ama yüzüne. Benim resmim hep kalacak diye düşündü. Annem gelince yüzünü yıkayıverecek Niçin uğraşıyor boşa?..
Oğlunun yeni boyanmış bir resim kâğıdı ile geldiğini gören kadın irkildi. Az daha elbiseme değecekti kâğıt. Ne giyerdim ben o zaman dedi. Ve payladı çocuğu. Çabuk götür, masanın üstüne koy, iyice kurusun. Tüm keyfi kaçtı çocuğun. Ve elindeki resmin tüm güzelliği uçup gidiverdi.
* * *
Ertesi gün okuma yarışması vardı. Çocuk kitaplıktan Samed Behrengî’nin Bir Şeftali Bin Şeftali adlı kitabını seçti. Kitap sürükledi çocuğu. İlk defa elli sayfalık bir kitabı başladığı gün bitirdi. Sevinçle koştu salona. Babası pürdikkat maç seyrediyordu. Kitabı büyük bir hız ve heyecanla nasıl bitirdiğini anlatmak istedi çocuk babasına. Babası maçın en kritik safhasında idi. Ve meşgul edilmek istemiyordu.
Çantasını istedi çocuktan. Bir kitap çıkardı çantadan. “Senin bu, haydi git şimdi de bunu oku” dedi. Çocuk anlayamadı. Bu yeni kitap… Mükâfat mı? Yoksa ceza mı? Kaydı elinden kitap, usulcacık yere düştü. Azarladı çocuğu babası. “Sen, babanın getirdiği hediyeye böyle mi değer veriyorsun? Haydi odana…”
* * *
O gün çok erken uyanmıştı çocuk. Biraz döndü yatağında, olmadı. Doğruldu yerinden. Akşam arkadaşları ile nasıl da dağıtmışlardı odayı. “Toplayabilir miyim?” diye geçirdi aklından. “Neden olmasın?” diye düşündü sonra. Odadaki her şeyi yerli yerine koydu. Yatağını düzeltti. Kapının önüne gidip oradan odayı süzdü. Tıpkı annesinin düzelttiği gibi olmuştu.
Annesini elinden tutup getirmek ve odanın ne kadar düzgün olduğunu göstermek istedi. Annesi hızla dış kapıya doğru ilerliyordu: “Çok geciktim, çıkıyorum. Hemen kahvaltını yap. Yarım saatin var servise” dedi. Üstünü giyinmeğe koyuldu çocuk ve hiçbir şey yiyemedi. Yemek istemedi canı.
* * *
Okula gelirken beslenmesini de unutmuştu. Karnı çok açtı. Hiç âdeti değildi ama o gün arkadaşının poğaçalarından birisini istedi. Vermedi arkadaşı. Kavgaya tutuştular. Arkadaşının başı sıraya çarptı ve hafifçe yaralandı.
Öğretmeni sınıfa gelince arkadaşları olanları bir bir anlattılar. Herkesin gözü onun üzerinde idi. Öğretmen O’nu ıssız bir köşeye çekerek on dakika kadar konuştu. Sonra pedagoga götürdü. Pedagog yarım saat konuştu çocukla. Akşam eve geldiğinde annesinin ve babasının da durumdan haberdar edildiğini öğrendi. Onlar da kendisini karşılarına alıp gözlerinin içine baka baka konuştular. Bütün bir akşamı çocuklarına ayırdılar.
Çocuk o akşam yatağına giderken çok mutlu idi. İnsanların ilgisini nasıl çekebileceğini bulmuştu sonunda.
* * *
Nerden mi çıktı bu hikâye? Ankara’yı tir tir titreten serî katilin yakalandığı zaman verdiği çocukça masum cevaptan. Yaptığı iş ne kadar tüyler ürpertici ise verdiği cevap da o kadar masumdu. Adamcağız niçin işlemiş o cinayetleri biliyor musunuz? Geçen bayram yedi kişiyi öldüren serî katilleri kastederek: “ Bu bayramın yıldızı da ben olmak istedim” demiş. Merâmı yalnızca ben de varım demek, ilgi ve dikkat çekmekmiş, hepsi bu.
İnsan, özellikle de çocuk ve gençken fark edilmek, bilinmek, tanınmak ister. Bunun en güzel yolu kabiliyetlerle, becerilerle, güzel davranışlarla kendisini topluma takdim etmektir.
Dr. Nazlı Rânâ GÜREL