MAHMUDHOCA
11.03.2007, 14:16
İslam’ı dünya çapında temsile layık olan “Büyük Veli”, Şeyhi Ali Haydar Efendi’nin mutasavvıf olduğu anı Onun dilinden anlatırken şunları söylemişti: “Konuşmanın sonlarına doğru bana bir hal oldu, ağlamaya başladım, o zata karşı olan kızgınlığım sukunete, buğzum muhabbete dönüştü. Onu o an o kadar sevdim ki, her hali bana hoş gelmeye başladı.”
Karagümrük’te bir ev ıslanıyordu. Yağmur göklerden değil Ali Haydar Efendi’nin gözlerinden geliyordu. Belki de o akan yaşlar, Büyük Velinin dünya namına sevdiği her şeyi içinden alıp götürmek içindi. Ya da Onu yeni hale, yeni zamana hazırlamak içindi. Bilmiyoruz. Çünkü, yaşanılan bütün bu haller idrak alanımızın dışında cereyan etmişti.
Bu olay Ali Haydar Efendinin “Zülcenaheyn” oluş tarihidir. Müslümanların yaşayacağı o “zor” yıllarda artık onu, ne işgaller, ne hapisler ne de takipler durdurabilecektir.
Mevlana, aklın egemen olduğu bir devirde ruh adına konuştu. Konuşmalarını kayda geçti, Mesnevi’yi yazdı. Ali Haydar Efendi ise küfrün ve cehaletin hakim olduğu bir zamanda, hem irfan hem ilim adına konuştu.
Konuşmalarını kitaplara değil zamanın “Büyük Veli”sinin ruhuna kaydetti. Şimdi “Büyük Veli” O’nun adına konuşuyor, has duruşuyla Batıyla-Doğunun kesiştiği noktada İslam’ın yenilmezliğinin destanını yazıyor.
Siyasi ve iktisadi alakamız bulunan Batılı Devletlerin, azınlıkları bahane ederek Osmanlı Devleti’ni kendi çıkarlarına uygun yasalar çıkarmaya ve bu yasalar doğrultusunda çalışacak mahkemeler kurmaya zorlamaları, devletin içinde ciddi manada görüş ayrılıklarına neden oldu.
Müstağribler
Batıyla etkileşimi, tek yönlü etkilenimden ibaret gören ve bundan da devletin menfaat sağlayacağını iddia eden “müstağribler” Batılılar neyi, nasıl talep ediyorlarsa olduğu gibi kabul etmeyi terakkinin yegane yolu görüyorlardı. Onlara göre İslam, yirminci yüzyıla müdahale edecek siyasi argümanlardan yoksundu. Bu yüzden yeniden İslam’a dönmek, hukuki anlamda çağdışı bir vizyonu benimsemek demekti. Batı yanlıları bu tezlerini, İstanbul’da bulunan Avrupa devletlerinin büyük elçilerinin, özellikle de Fransız büyük elçisinin gayretleriyle sürekli gündemde tutuyorlardı. Bu çerçevede Ali ve Fuat Paşalar Fransız Medeni Kanunu’nun aynen alınıp tercüme edilmesini ısrarla savunuyorlardı.
Mecelleye Doğru
Müstağribler karşısında, İslam’ın bütün zamanlara hükmedecek medeni birikime sahip olduğunu, dolayısıyla da yeni hukuki düzenlemenin kaynağının İslam olması gerektiğini ve hatta İslam’ın bütün bu diriliş hamlesini tek bir mezhebinin (Hanefi) usul ve furuuna dayanarak yapabileceğini söyleyen Ahmet Cevdet ve Şirvanizade Rüştü Paşalar vardı.
Yeniden İslam’a dönmeyi savunanların nüfuzu ağır basınca, mustağripler geri adım atmak zorunda kaldı ve 1868-1889 yılları arasında çeşitli aralıklarla çalışan, “Mecelle Cemiyeti” Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında kurularak çalışmalarına başladı.
Zamanın İmam-ı Azam’ı kabul edilen Ahmet Hilmi Efendi’nin de görev aldığı Mecelle Cemiyeti, yüz maddeden oluşan “Kavaid-i Külliyesi”, on altı kitap ve 1851 maddelik muhte-vasıyla mükemmel bir kanun vücuda getirdi.
1926′ya kadar mer’iyette kalan “Mecelle” üzerine çeşitli yıllarda, “tadil” ve “tekmil” içerikli bir çok çalışma yapıldı. Bütün bu çalışmaların gayesi, bir taraftan zamanın ihtiyaçlarına cevap vermek diğer taraftan da Ali Paşa’dan bu tarafa devam eden müstağrib düşüncenin, Batılı ülkelerden birinin “Medeni Kanunu’nu” iktibas etme teşebbüslerini akamete uğratmaktı.
Karagümrük’te bir ev ıslanıyordu. Yağmur göklerden değil Ali Haydar Efendi’nin gözlerinden geliyordu. Belki de o akan yaşlar, Büyük Velinin dünya namına sevdiği her şeyi içinden alıp götürmek içindi. Ya da Onu yeni hale, yeni zamana hazırlamak içindi. Bilmiyoruz. Çünkü, yaşanılan bütün bu haller idrak alanımızın dışında cereyan etmişti.
Bu olay Ali Haydar Efendinin “Zülcenaheyn” oluş tarihidir. Müslümanların yaşayacağı o “zor” yıllarda artık onu, ne işgaller, ne hapisler ne de takipler durdurabilecektir.
Mevlana, aklın egemen olduğu bir devirde ruh adına konuştu. Konuşmalarını kayda geçti, Mesnevi’yi yazdı. Ali Haydar Efendi ise küfrün ve cehaletin hakim olduğu bir zamanda, hem irfan hem ilim adına konuştu.
Konuşmalarını kitaplara değil zamanın “Büyük Veli”sinin ruhuna kaydetti. Şimdi “Büyük Veli” O’nun adına konuşuyor, has duruşuyla Batıyla-Doğunun kesiştiği noktada İslam’ın yenilmezliğinin destanını yazıyor.
Siyasi ve iktisadi alakamız bulunan Batılı Devletlerin, azınlıkları bahane ederek Osmanlı Devleti’ni kendi çıkarlarına uygun yasalar çıkarmaya ve bu yasalar doğrultusunda çalışacak mahkemeler kurmaya zorlamaları, devletin içinde ciddi manada görüş ayrılıklarına neden oldu.
Müstağribler
Batıyla etkileşimi, tek yönlü etkilenimden ibaret gören ve bundan da devletin menfaat sağlayacağını iddia eden “müstağribler” Batılılar neyi, nasıl talep ediyorlarsa olduğu gibi kabul etmeyi terakkinin yegane yolu görüyorlardı. Onlara göre İslam, yirminci yüzyıla müdahale edecek siyasi argümanlardan yoksundu. Bu yüzden yeniden İslam’a dönmek, hukuki anlamda çağdışı bir vizyonu benimsemek demekti. Batı yanlıları bu tezlerini, İstanbul’da bulunan Avrupa devletlerinin büyük elçilerinin, özellikle de Fransız büyük elçisinin gayretleriyle sürekli gündemde tutuyorlardı. Bu çerçevede Ali ve Fuat Paşalar Fransız Medeni Kanunu’nun aynen alınıp tercüme edilmesini ısrarla savunuyorlardı.
Mecelleye Doğru
Müstağribler karşısında, İslam’ın bütün zamanlara hükmedecek medeni birikime sahip olduğunu, dolayısıyla da yeni hukuki düzenlemenin kaynağının İslam olması gerektiğini ve hatta İslam’ın bütün bu diriliş hamlesini tek bir mezhebinin (Hanefi) usul ve furuuna dayanarak yapabileceğini söyleyen Ahmet Cevdet ve Şirvanizade Rüştü Paşalar vardı.
Yeniden İslam’a dönmeyi savunanların nüfuzu ağır basınca, mustağripler geri adım atmak zorunda kaldı ve 1868-1889 yılları arasında çeşitli aralıklarla çalışan, “Mecelle Cemiyeti” Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında kurularak çalışmalarına başladı.
Zamanın İmam-ı Azam’ı kabul edilen Ahmet Hilmi Efendi’nin de görev aldığı Mecelle Cemiyeti, yüz maddeden oluşan “Kavaid-i Külliyesi”, on altı kitap ve 1851 maddelik muhte-vasıyla mükemmel bir kanun vücuda getirdi.
1926′ya kadar mer’iyette kalan “Mecelle” üzerine çeşitli yıllarda, “tadil” ve “tekmil” içerikli bir çok çalışma yapıldı. Bütün bu çalışmaların gayesi, bir taraftan zamanın ihtiyaçlarına cevap vermek diğer taraftan da Ali Paşa’dan bu tarafa devam eden müstağrib düşüncenin, Batılı ülkelerden birinin “Medeni Kanunu’nu” iktibas etme teşebbüslerini akamete uğratmaktı.