PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ali Haydar Efendi K.S. 19



MAHMUDHOCA
11.03.2007, 14:24
- Niçin tevkif edildim?
- Bilmiyoruz, bize tevkif edilmeniz emredildi.
- Ne zamana kadar bekletileceğim?
- Her an serbest bırakılma emriniz gelebilir efendim!
Tevkifinin ertesi günüydü. Gazeteler, Ali Haydar Efendi’den ve şapka maznunlarından bahsediyordu. Ötede-beride köşe bulup gazeteci olanlar, dün tekkesinin bu gün de hürriyetinin elinden alınmasına seviniyorlardı. İttihat ve Terakki kalıntılarının yazılarında bir hesaplaşma havası vardı. Fikir öfkesinden yoksun zavallıların fıkraları, bugün gazeteciliğin utanç vesikaları olarak kütüphanelerin raflarından tarihe tanıklık yapmaktadır.
Sonsuz Tevekkül
Zabıtnameyi tasdik etmek için merkeze götürülen Ali Haydar Efendi’nin tevkifi üzerinden haftalar geçmişti ki o hala nezarethanedeydi. Ne tevekkülünde, ne de dik duruşunda bir kırılma yaşamadan bekliyordu. Bir defa olsun zavallıların gözlerine merhamet dilencileri gibi bakmadı. Biliyordu ki kaderi, Kel Ali’lerin ağzından çıkacak söze göre değil, Allah’ın takdirine göre tayin edilmişti. Ve o zavallılar Allah’ın takdirini değiştiremeyeceklerdi.
***
Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya’nın riyasetindeki İstiklâl Mahkemesi heyeti, 21 Aralık akşamı deniz yoluyla İstanbul’a ulaştı. Ali Çetinkaya ayağının tozuyla gazetecilere şöyle bir demeç verdi: “İnkılap düşmanlarına Cumhuriyet’in kahredici yumruğu ile ağır bir darbe indirildi.” (Erzurum, Giresun, Rize davalarını kastediyor.)
İstanbul’da kaldığı müddet zarfında Dolmabahçe sarayında ikamet eden heyet, davalara Fındıklı’da bulunan Meclis-i Mebusan binasında bakacaktı. Bunun için çeşitli merkezlerde bulunan şapka maznunları Melis-i Mebusan’a yakın bir mevkide bulunan Galata Polis Merkezine toplandı.
Galata Koğuşu
Mesnevi şarihlerinden Tahir’ul Mevlevi, Ali Haydar Efendi’nin de içinde kaldığı Galata’daki koğuşlarını tasvir ederken şunları söyler: “Oda müteaddit pencereli ve iki sıra 15-20 kadar karyolalı bir yerdi. Sobası yoktu. Karyolalardan bazılarının yalnız birer ot minderi vardı.
Bizi koğuşa getiren memur, isim yoklaması yaptıktan sonra;
“Bir sonraki emre kadar burada kalacaksınız. Evlerinizden bir şey getirmek isterseniz yazdırın, telefonla merkezlere söyleyelim” dedi.
Herkes yatak-yorgan gibi levazımın gönderilmesi temennisinde bulundu. Memur efendi isteklerimizi isimlerimizle yazdıktan ve bizi yanımızda kalacak bir taharri memuru ve bir de polise teslim ettikten sonra gitti.

Karyolaları şu şekilde benimsemiştik: Kapıdan girince sağdan birinci karyolada Dağıstanlı Seyid Tahir Efendi, ikinci karyolada Katip Aziz Mahmud Efendi, üçüncü karyolada Kitapçı Aziz Efendi, dördüncü karyolada Ömer Rıza Bey, beşinci karyolada abd-i aciz (Tahir Mevlevi), altıncı karyolada Suûd Bey, yedinci karyolada her akşam orada yatan bir memur. Soldan birinci ve ikinci minderde Yağlıkçı Hasan ve Mustafa Efendiler, soldan birinci karyolada Dersiâm ve Çarşambadaki İsmet Efendi Tekkesi Şeyhi Ahıskalı Ali Haydar Efendi bir de onlara mücavir Seydişehirli Hasan Efendi, ikinci karyolada Vaiz Sofî Süleyman Efendi. Kitapçı Mihran Efendi de tam orta yerdeki karyolayı seçmişti.
Ali Haydar ve Süleyman Efendilerin galiba bir zenbili, bir de postekisi vardı. Postekileri ot minderin üstüne serdiler.
Koğuşa geldiğimiz gece hemen pek az uyuduk. Çünkü herkes derdini söylemek ve başkasınınkini anlamak istiyordu. Muayyen saatlerde değişen ve bizi çiftlik hayvanı gibi sayılı olarak teslim eden çift nöbetçi memurların müsamahasına, daha doğrusu bir oda içindeki 12 adamın konuşmasının imkansız oluşuna binaen serbestçe görüşebiliyor, hatta aldırdığımız yiyintileri sardırmak suretiyle gazete bile getirtiyorduk. Zaten ve pek tabiî olarak orada bulunanların hiç biri, kendisini bir fiil ile mücrim addetmiyordu.
Tabiî şu anlaşma ve dertleşmeler yüksek sesle oluyor. Bazen de biri diğerinin lakırdısını kesiyor, yahut beraber söylüyordu. Sigaralar, enfiyeler, çaylar, kahveler de musahabeye sıcaklık veriyordu.
Şeyh Ali Haydar Efendi, kulakları işitmediği için mütalâayı ve tilâveti musahabeye tercih ediyor, kendisine tane tane ve yavaş söylenilmek şartıyla bir şey sorulacak olursa müfid ve mukni cevaplar veriyor, mangalda kendi eliyle kaynattığı çayı sessizce içip hususi aleminde bulunuyordu.
Bilmünasebet şunu da arz edeyim ki derme çatma biliş ve kendi kendine gidişle başkalarını değil, insanın kendisini bile kurtarması mümkün olmaz. İman etmiş olduğum şu kanaat bu koğuşta bir iki gece birlikte kaldığım iki zat karşısında apaçık ortaya çıktı.
Bunlardan biri Sufî Süleyman Efendi, diğeri Şeyh Ali Haydar Efendi idi. Vakıa ikisi de okumaktan ve namaz kılmaktan hemen hali kalmıyordu. Biri çalıp alma suretiyle kavrayabildiğini birtakım indiyât ilavesi ile tatbîk etmeye ve ettirmeye uğraşıyor, diğeri ehlinden okuyup okuttuğunu ve öğrenip zevkine vardığını tahkîk mertebesine çıkarmaya çalışıyordu.
Hülâsa, şeyh ve müderris Ali Haydar Efendi sabahlara kadar uyumuş olsaydı yine uykusu, Süleyman Efendi gibilerin uyanıklığından-meşhûr hadîsin delalet ettiği mana üzere-efdal bulunacaktı. Çünkü yersiz birtakım huşûnetle dertli yürekleri incitmemiş, bize karşı söylemediklerini de kalbinde geçirmemiş olacaktı.
Hülâsatü’l-hülâsa; bir adamın hem kör olması, hem değneksiz bulunması, sonra kendi gibilerine değnekçiliğe kalkışması çok fena bir şey!..”