MAHMUDHOCA
11.03.2007, 14:27
Karar Gecesi Maznunlar Koğuşu
Salıyı çarşamba’ya bağlayan gece, yani sabahında mazlumlar hakkındaki kararın açıklanacağı gece… Yer: Ankara Hapishanesinin o muzdarip koğuşu… Müdafaanameleri hazırlamaları için mazlumlara tanınan bir günlük sürenin sonuna yaklaşılıyor. Herkes bir şeyler karamakla meşgul. Bütün bunlar olurken iki kadim dost var ki onlar farklı alemlerde. Ali Haydar Efendi Fetih Suresini okuyor ve mutad sayıya delalet etsin diye her okuyuşunda karyolaya bir çizik atıyor. Atıf Hoca ise sekiz sahife olarak yazdığı müdaafanamesini elinde büzmüş bekliyor. Ali Haydar Efendi:
- Atıf Efendi! Rüyada şeyhimi gördüm, bana 33 defa Fetih suresini okumamı işaret buyurdular, bu vesileyle inşaallah halas kalacağımı telkin ettiler. Siz de okuyun. Hakkınızda talep edilen mahkumiyet Allah’ın izniyle kalkar. Atıf Efendi:
- Ben de Kainatın Efendisi’ni (s.a.v.) gördüm. Bana “yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun?” dedi.
Etraf sukuta büründü. Nasıl olurdu da muddeiumuminin 3 yıl hapis istediği bir davada idam kararı çıkardı. Akıl, mantık böyle bir hükmü kabullenemiyordu. Fakat rüyada görülen Allah Rasulüydü, o davet etmişti. Şeytanın onun suretine giremeyeceği hadisi sahih bir rivayetti. Atıf Hoca:
- Göreceksin Ali Haydar Efendi beni yarın asacaklar, çünkü haberi Allah Resülü (s.a.v.) verdi.
Sabah
Sabahın ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl Mahkemesine götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı. Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında “sarıklılar gelsin” dedi. Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. Kapı tekrar kapandı. 5-10 dakika sonra Ali Haydar Efendi ve diğer sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi.
3 Şubat Çarşamba sabahı, mahkeme heyeti kendileri için ne ifade edecek ve neyi değiştirecekse önce maznunların müdafaalarını dinledi. Ardından “Bekleyin tekrar çağırılacaksınız ve her biriniz hakkında İstiklâl Mahkemesi’nin kararı açıklanacak.” dendi.
Ve Karar
Söylenen saatte “mahkeme heyeti” aylarca süren davanın kararını açıklamak üzere mazlumları tekrar içeri aldı. Salona muazzam bir sessizlik hakim oldu. Herkes insanlık tarihinin o en muzdarip kararını bekliyordu. Ali Haydar Efendi ve İskipli Atıf Hoca’da ise muazzam bir tevekkül hakimdi.
“Erzurum, Rize, Giresun isyan hadisleriyle alakadar ve iş bu hadiselerin tertip edilmesi ve yayılmasından sorumlu ve öteden beri hükümet tarafından yapılan yenilik ve inkılap hareketlerine karşı bir muhalefet hareketi oluşturmak ve şuanki hükümet aleyhine propagandada bulunmak suçuyla 3/12/1340 (m.1925) tarihinde taht-ı tevkife alınan”… diye başlayan “karar” da, idama, mahkumiyete, ve beraata dair şu ifadeler vardı:
“55. maddeden İskilipli Hoca Atıf ve Babaeski eski müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben idamlarına… Erzurumlu Şeyh Süleyman’ın on… Fatih türbedarı Hasan Tahsin’in beş sene küreğe konulmalarına…
Çeşitli bölgelerde meydana gelen isyan hadiseleriyle ilgili oldukları, iddiasıyla… Şeyh Ali Haydar, Berber Mustafa… Tahiru’l-Mevlevi beylerin haklarında iddia olunan fiillere karıştıklarına dair vicdani kanaat temin edecek kanuni deliller bulunmadığından beraatlarına ve başka bir sebeple tutuklu değillerse salı verilmelerine oy birliği ile karar verildi.”
***
Atıf Hoca gidiyordu. Hz. Resullah’ın davetine icabet edecekti. Kararın açıklandığı an, Hoca’nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından Tahiru’l-Mevlevi aktarıyor: “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.”
Hürriyet ve Esaret
Beraat edenler Ankara postahanesine gidip mahkeme kararını telgrafla evlerine bildiriyorlardı. Tahiru’l-Mevlevi o anı anlatırken şunları söylüyor: “Telgrafhanede Şeyh Ali Haydar Efendi’yi gördüm.” “Efendi!”
-“Rüya, tabiriniz gibi çıktı.” dedim ve elini öptüm. Hatta telgraf kağıdını ben yazdım.”
Ali Haydar Efendi’nin çocukları babalarının beraat telgrafını aldığı gün posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca’nın evine hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim ediyordu: “Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir.”
Üstadın yakınları anlatıyor: “Ali Haydar Efendi’nin beraatına sevinemedik, İskilipli Atıf Hoca’nın hanımı Zahide Hanım, kızı Melahat ağlarken biz nasıl sevinebilirdik.”
* * *
İdam Atıf Hoca’ya ebedi hürriyeti armağan etti. Fakat Ali Haydar Efendi için asıl mahpusluk hürriyetten! sonra başladı. Peşine takılan hafiyeler tarafından sürekli izlendi, her hareketi gerekli yerlere rapor edildi. Öyle ki, Hacca giderken bile ardına takıldılar. Herkes farklı bir şey söylüyordu; Suriye’den toplayacağı kişilerle merkeze yürüyecek diyorlardı. Hakkında bütün bunlar söylenirken O 80 yaşına girmiş aksakallı bir ihtiyardı. Ne yapabilirdi ki? Ama korkuyorlardı. Çünkü Allah Teala göklerden yüreklerine korku yağdırıyordu.
Alimler irfan şehirlerinin kurmaylarıdır. Rütbelerin en büyüğü “ilim” onların payesidir. Medeniyetin önünde onlar vardır. İnsanlık tarihi müsbet kazanımlarını onlara medyundur. Çünkü onlar, insanlığın en büyüğü; Allah Resulü’nün (s.a.v.) varisleridir. İslami değerler adına sahip oldukları her şeyi Peygamber’den (s.a.v.) aldılar. Fıkıh, tefsir, kelam gibi izzet, itibar da Peygamber (s.a.v.) menşelidir. Hakim güce karşı koymayı, “hayır” demeyi O’ndan (s.a.v.) öğrendiler. Önce ilme belendiler sonra saltanata, zulme, müşrik idarelere karşı dik durdular. Habil’den, İbrahim’den, Hazret-i Resulullah’tan gelen muazzez bir sünnetti bu dik duruş.
Bütün mevcudiyetleriyle Allah’a bağlanan ilim erleri, gerektiğinde başlarını ortaya koydular fakat Hakk’a, hakikate muhalif fetvaların altına imza atmadılar. İlim tarihi, bu nev’i kahramanların destanlarıyla doludur. Müctehit İmamlar, o kahramanlar mahşerinin “kubbe-i hadra”larıdır. Her biri kendi semasında hoş sedalar bırakarak ayrıldı bu dünyadan.
Kimin ne kadar büyük olduğu zor zamanlarda aldığı karalarla ortaya çıkar. Devlet-i Aliyye’nin tarihi de zor zamanlarda isabetli kararlar alabilen alimlerle doludur. Zembilli Ali Cemali Efendi’den Ali Haydar Efendi’ye uzanan mubarek bir silsele vardır Devlet-i Aliyye’nin mündericatında.
Fatih’in Şeriat’a muhalif emirnamesini yırtan Molla Gürani’yi, Bursa’ya seyahate giden IV. Mehmed’ e, “Bursa’ya gezintiye değil, Venedik’e sefere gidiniz.”, diyen Şeyhülislam Bolevi Mustafa Efendi’yi, onlarcasıyla, on dokuzuncu yüzyıla taşıyabilseydik, medeniyetin yürüyüşüne ara noktası konmayacak belki de bu fetret hiç yaşanmayacaktı.
Hali Sorgulayan Adam
Fatih’in, Yavuz’un muhkem iradesiyle on dokuzuncu yüzyılda zuhur eden Sultan II. Abdülhamid, eğer Molla Gürani gibi alimlerle meclis kurabilseydi, muhakkak ki tarihin hükmü bu günkünden daha farklı olacaktı.
Ali Haydar Efendi, Abdulhamid sonrası devri sorgulayan bir Molla Gürani bir Zembilli Ali Cemali Efendi’ydi.
Abdulhamid
1900’lü yıllar… Mustağribler içerden, müstevliler dışardan saldırıyor Abdülhamid’e. Jön Türkler, Yunanlılar, Yahudiler hep bir ağızdan meşrutiyet diye bağırıyor. Sayı itibariyle çoğunluğu gayr-i müslimlerin elinde olan basın, Sultan’ı hal’ etmek, Osmanlı-İslam medeniyetini parçalamak için, bütün kalemleriyle kin kusuyor. Ne hazindir ki, birkaç dönmenin oyununa gelen Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmed Akif gibi İslam’i cephenin şehir kalemleri de Abdülhamid’in karşısında yer alanlar arasındadır.
Abdülhamid, aldatan ve aldananlardan oluşan bu ittifakı yarabilmek için, Doğu’dan, Batı’dan, Afrika’dan, Himalaya’lardan alimleri, mürşidleri, İstanbul’a davet etti. Yıldız Sarayı’nda onlara, dirilişin amentüsünü anlattı. Halifenin etrafında oluşacak İslam birliğinin sosyo-politik gücünden bahsetti. Aldatanların ve aldananların etkisiyle yaralanan, dağılan ümmeti tek noktada yeniden toplamanın zihni, siyasi, itikadi koordinatlarının nasıl olması gerektiğini anlattı. Bu çerçevede yaptığı ve birlikte yapılması gereken çalışmalardan söz etti. Ulemadan bu hayati projeye için gayret sarf etmelerini, katkıda bulunmalarını istirham etti.
Abdulhamid, Yıdız’da topladığı alimlerden, ulu hocaların eserlerini yeniden hayata taşımalarını ve yeni çağa, onların ruhunu aşılamalarını taleb etti. Alimler Yürekli Sultan’ın, onlara verdiği imkanlarla, ihsanlarla yurtlarına, yeni görevlerini kuşanmak üzere geri gittiler. Şeyhleri, alimleri, dervişleri, hasılı bütünüyle ümmeti bir heyecan kapladı.
Alem-i İslam Gazali’yi, İmam Rabbani’yi yeniden keşfetti. Zira Abdülhamid’in emriyle Süleyman Hasbi Efendi “Tehafüt”ü, Mardinli Yusuf Sıdkı Efendi “İhya”yı, Hoca Zihni “el-Münkiz min’ed-Delal”i, terceme etti. İslam Hukukundan, Hikemiyat’tan mühim kitaplar Türkçeye, Urduca’ya, Farsça’ya aktarıldı. Ulu hocaların kitaplarını okuyan nesle öz güven geldi. Batıyla hesaplaşabileceklerine inandılar. Fikren, ruhen bir yenileşme başladı.
Salıyı çarşamba’ya bağlayan gece, yani sabahında mazlumlar hakkındaki kararın açıklanacağı gece… Yer: Ankara Hapishanesinin o muzdarip koğuşu… Müdafaanameleri hazırlamaları için mazlumlara tanınan bir günlük sürenin sonuna yaklaşılıyor. Herkes bir şeyler karamakla meşgul. Bütün bunlar olurken iki kadim dost var ki onlar farklı alemlerde. Ali Haydar Efendi Fetih Suresini okuyor ve mutad sayıya delalet etsin diye her okuyuşunda karyolaya bir çizik atıyor. Atıf Hoca ise sekiz sahife olarak yazdığı müdaafanamesini elinde büzmüş bekliyor. Ali Haydar Efendi:
- Atıf Efendi! Rüyada şeyhimi gördüm, bana 33 defa Fetih suresini okumamı işaret buyurdular, bu vesileyle inşaallah halas kalacağımı telkin ettiler. Siz de okuyun. Hakkınızda talep edilen mahkumiyet Allah’ın izniyle kalkar. Atıf Efendi:
- Ben de Kainatın Efendisi’ni (s.a.v.) gördüm. Bana “yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun?” dedi.
Etraf sukuta büründü. Nasıl olurdu da muddeiumuminin 3 yıl hapis istediği bir davada idam kararı çıkardı. Akıl, mantık böyle bir hükmü kabullenemiyordu. Fakat rüyada görülen Allah Rasulüydü, o davet etmişti. Şeytanın onun suretine giremeyeceği hadisi sahih bir rivayetti. Atıf Hoca:
- Göreceksin Ali Haydar Efendi beni yarın asacaklar, çünkü haberi Allah Resülü (s.a.v.) verdi.
Sabah
Sabahın ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl Mahkemesine götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı. Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında “sarıklılar gelsin” dedi. Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. Kapı tekrar kapandı. 5-10 dakika sonra Ali Haydar Efendi ve diğer sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi.
3 Şubat Çarşamba sabahı, mahkeme heyeti kendileri için ne ifade edecek ve neyi değiştirecekse önce maznunların müdafaalarını dinledi. Ardından “Bekleyin tekrar çağırılacaksınız ve her biriniz hakkında İstiklâl Mahkemesi’nin kararı açıklanacak.” dendi.
Ve Karar
Söylenen saatte “mahkeme heyeti” aylarca süren davanın kararını açıklamak üzere mazlumları tekrar içeri aldı. Salona muazzam bir sessizlik hakim oldu. Herkes insanlık tarihinin o en muzdarip kararını bekliyordu. Ali Haydar Efendi ve İskipli Atıf Hoca’da ise muazzam bir tevekkül hakimdi.
“Erzurum, Rize, Giresun isyan hadisleriyle alakadar ve iş bu hadiselerin tertip edilmesi ve yayılmasından sorumlu ve öteden beri hükümet tarafından yapılan yenilik ve inkılap hareketlerine karşı bir muhalefet hareketi oluşturmak ve şuanki hükümet aleyhine propagandada bulunmak suçuyla 3/12/1340 (m.1925) tarihinde taht-ı tevkife alınan”… diye başlayan “karar” da, idama, mahkumiyete, ve beraata dair şu ifadeler vardı:
“55. maddeden İskilipli Hoca Atıf ve Babaeski eski müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben idamlarına… Erzurumlu Şeyh Süleyman’ın on… Fatih türbedarı Hasan Tahsin’in beş sene küreğe konulmalarına…
Çeşitli bölgelerde meydana gelen isyan hadiseleriyle ilgili oldukları, iddiasıyla… Şeyh Ali Haydar, Berber Mustafa… Tahiru’l-Mevlevi beylerin haklarında iddia olunan fiillere karıştıklarına dair vicdani kanaat temin edecek kanuni deliller bulunmadığından beraatlarına ve başka bir sebeple tutuklu değillerse salı verilmelerine oy birliği ile karar verildi.”
***
Atıf Hoca gidiyordu. Hz. Resullah’ın davetine icabet edecekti. Kararın açıklandığı an, Hoca’nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından Tahiru’l-Mevlevi aktarıyor: “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.”
Hürriyet ve Esaret
Beraat edenler Ankara postahanesine gidip mahkeme kararını telgrafla evlerine bildiriyorlardı. Tahiru’l-Mevlevi o anı anlatırken şunları söylüyor: “Telgrafhanede Şeyh Ali Haydar Efendi’yi gördüm.” “Efendi!”
-“Rüya, tabiriniz gibi çıktı.” dedim ve elini öptüm. Hatta telgraf kağıdını ben yazdım.”
Ali Haydar Efendi’nin çocukları babalarının beraat telgrafını aldığı gün posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca’nın evine hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim ediyordu: “Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir.”
Üstadın yakınları anlatıyor: “Ali Haydar Efendi’nin beraatına sevinemedik, İskilipli Atıf Hoca’nın hanımı Zahide Hanım, kızı Melahat ağlarken biz nasıl sevinebilirdik.”
* * *
İdam Atıf Hoca’ya ebedi hürriyeti armağan etti. Fakat Ali Haydar Efendi için asıl mahpusluk hürriyetten! sonra başladı. Peşine takılan hafiyeler tarafından sürekli izlendi, her hareketi gerekli yerlere rapor edildi. Öyle ki, Hacca giderken bile ardına takıldılar. Herkes farklı bir şey söylüyordu; Suriye’den toplayacağı kişilerle merkeze yürüyecek diyorlardı. Hakkında bütün bunlar söylenirken O 80 yaşına girmiş aksakallı bir ihtiyardı. Ne yapabilirdi ki? Ama korkuyorlardı. Çünkü Allah Teala göklerden yüreklerine korku yağdırıyordu.
Alimler irfan şehirlerinin kurmaylarıdır. Rütbelerin en büyüğü “ilim” onların payesidir. Medeniyetin önünde onlar vardır. İnsanlık tarihi müsbet kazanımlarını onlara medyundur. Çünkü onlar, insanlığın en büyüğü; Allah Resulü’nün (s.a.v.) varisleridir. İslami değerler adına sahip oldukları her şeyi Peygamber’den (s.a.v.) aldılar. Fıkıh, tefsir, kelam gibi izzet, itibar da Peygamber (s.a.v.) menşelidir. Hakim güce karşı koymayı, “hayır” demeyi O’ndan (s.a.v.) öğrendiler. Önce ilme belendiler sonra saltanata, zulme, müşrik idarelere karşı dik durdular. Habil’den, İbrahim’den, Hazret-i Resulullah’tan gelen muazzez bir sünnetti bu dik duruş.
Bütün mevcudiyetleriyle Allah’a bağlanan ilim erleri, gerektiğinde başlarını ortaya koydular fakat Hakk’a, hakikate muhalif fetvaların altına imza atmadılar. İlim tarihi, bu nev’i kahramanların destanlarıyla doludur. Müctehit İmamlar, o kahramanlar mahşerinin “kubbe-i hadra”larıdır. Her biri kendi semasında hoş sedalar bırakarak ayrıldı bu dünyadan.
Kimin ne kadar büyük olduğu zor zamanlarda aldığı karalarla ortaya çıkar. Devlet-i Aliyye’nin tarihi de zor zamanlarda isabetli kararlar alabilen alimlerle doludur. Zembilli Ali Cemali Efendi’den Ali Haydar Efendi’ye uzanan mubarek bir silsele vardır Devlet-i Aliyye’nin mündericatında.
Fatih’in Şeriat’a muhalif emirnamesini yırtan Molla Gürani’yi, Bursa’ya seyahate giden IV. Mehmed’ e, “Bursa’ya gezintiye değil, Venedik’e sefere gidiniz.”, diyen Şeyhülislam Bolevi Mustafa Efendi’yi, onlarcasıyla, on dokuzuncu yüzyıla taşıyabilseydik, medeniyetin yürüyüşüne ara noktası konmayacak belki de bu fetret hiç yaşanmayacaktı.
Hali Sorgulayan Adam
Fatih’in, Yavuz’un muhkem iradesiyle on dokuzuncu yüzyılda zuhur eden Sultan II. Abdülhamid, eğer Molla Gürani gibi alimlerle meclis kurabilseydi, muhakkak ki tarihin hükmü bu günkünden daha farklı olacaktı.
Ali Haydar Efendi, Abdulhamid sonrası devri sorgulayan bir Molla Gürani bir Zembilli Ali Cemali Efendi’ydi.
Abdulhamid
1900’lü yıllar… Mustağribler içerden, müstevliler dışardan saldırıyor Abdülhamid’e. Jön Türkler, Yunanlılar, Yahudiler hep bir ağızdan meşrutiyet diye bağırıyor. Sayı itibariyle çoğunluğu gayr-i müslimlerin elinde olan basın, Sultan’ı hal’ etmek, Osmanlı-İslam medeniyetini parçalamak için, bütün kalemleriyle kin kusuyor. Ne hazindir ki, birkaç dönmenin oyununa gelen Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmed Akif gibi İslam’i cephenin şehir kalemleri de Abdülhamid’in karşısında yer alanlar arasındadır.
Abdülhamid, aldatan ve aldananlardan oluşan bu ittifakı yarabilmek için, Doğu’dan, Batı’dan, Afrika’dan, Himalaya’lardan alimleri, mürşidleri, İstanbul’a davet etti. Yıldız Sarayı’nda onlara, dirilişin amentüsünü anlattı. Halifenin etrafında oluşacak İslam birliğinin sosyo-politik gücünden bahsetti. Aldatanların ve aldananların etkisiyle yaralanan, dağılan ümmeti tek noktada yeniden toplamanın zihni, siyasi, itikadi koordinatlarının nasıl olması gerektiğini anlattı. Bu çerçevede yaptığı ve birlikte yapılması gereken çalışmalardan söz etti. Ulemadan bu hayati projeye için gayret sarf etmelerini, katkıda bulunmalarını istirham etti.
Abdulhamid, Yıdız’da topladığı alimlerden, ulu hocaların eserlerini yeniden hayata taşımalarını ve yeni çağa, onların ruhunu aşılamalarını taleb etti. Alimler Yürekli Sultan’ın, onlara verdiği imkanlarla, ihsanlarla yurtlarına, yeni görevlerini kuşanmak üzere geri gittiler. Şeyhleri, alimleri, dervişleri, hasılı bütünüyle ümmeti bir heyecan kapladı.
Alem-i İslam Gazali’yi, İmam Rabbani’yi yeniden keşfetti. Zira Abdülhamid’in emriyle Süleyman Hasbi Efendi “Tehafüt”ü, Mardinli Yusuf Sıdkı Efendi “İhya”yı, Hoca Zihni “el-Münkiz min’ed-Delal”i, terceme etti. İslam Hukukundan, Hikemiyat’tan mühim kitaplar Türkçeye, Urduca’ya, Farsça’ya aktarıldı. Ulu hocaların kitaplarını okuyan nesle öz güven geldi. Batıyla hesaplaşabileceklerine inandılar. Fikren, ruhen bir yenileşme başladı.