FETİHMESCİDİM
12.12.2008, 22:47
Soru : Hacdan dönen kimseler kazandıkları manevi havayı kaybetmemeleri için nelere dikkat etmelidirler?
Cevap: Bismillahirrahmanirrahim
Mahşer provası yapmış olan hacı için artık hayat, hacdan önce ve hacdan sonra olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Elbette hac sonrasında açılmış beyaz bir sayfa, lekesiz bir kalp ve inşALLAH günahları silinmiş bir amel defteri vardır. Hem geçmişe, hem de ahirete bir yolculuk yapan hacı, bu gördüğü ve yaşadığı hakikatlerden sonra, elde ettiği bu safiyetini korumaya gayret edecektir. İslama göre, hacdan döndükten sonra, sorumlulukta herhangi bir değişiklik yok ise de, halkımızın muhayyilesinde onun "iyi bir Müslüman" haline dönüşmüş olması beklentisi yatmaktadır.
Halk arasında "haccı tutmak" diye bir tabir kullanılmaktadır. Aslında beklenti, tıpkı orucun oruçluyu tutmasında olduğu gibi, bu hac tecrübesinin hacıyı tutmasıdır. Her ne kadar "oruç tutmak", "haccı tutmak" diye ifade ediliyorsa da, gerçekte oruç ve hac, sahibini tutmaktadır. Bu hac; haram kazanca, her türlü olumsuz davranışlara, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı sahibini tutarsa, hac tutulmuş olacaktır. Aksi takdirde, oruç tuttuğu halde, kendini tutamayan kişinin durumu ne ise, haccettiği halde hac tarafından korunmayan kişinin durumu da böyledir.
Müslüman olmak kadar Müslüman ölmek nasıl şart ise, hac yapmak kadar hacdan döndükten sonra, orada kazanılan güzel hasletlerin korunması da o kadar önem taşır. Kıyamete kadar insanlığın yoluna ışık saçacak aydınlığın ilk çıktığı kutsal mekânlarda hac yaparak günahlarından arındıktan sonra bu arınmışlığın korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesi için gereken gayreti göstermek hacının en başta gelen görevidir.
İnsanlar hacıyı örnek bir Müslüman olarak görmek isterler. Bu bakımdan bilhassa olumsuz tutum ve davranışlarının İslam'ın aleyhinde propaganda malzemesi yapılacağını göz önüne alarak hacı, kesinlikle doğruluktan, dürüstlükten taviz vermemeli, hakkı hukuku gözetmelidir.
Her Müslüman'ın görevi olmakla birlikte özellikle hacı, İslâm'ın güzelliğini yaşantısıyla fiili olarak göstermelidir. Bu sebeple İslâm'a aykırı düşecek tavır ve davranışlardan şiddetle sakınmalıdır. Bunun için yalan, haksızlık, hıyanet, ahde vefasızlık, aldatma, kandırma, eksik ölçme ve tartma gibi gayrı ahlâkî tutum ve davranışlardan daima uzak durmalıdır.
Gerek dürüstlük, doğruluk, özü sözü bir olmak gibi ahlâkî nitelikler açısından ve gerekse İslâmi bilinçlenme noktasından bir hacının, hacdan sonraki İslâmî hayatının hac öncesinden daha ileride olması, makbul (mebrur) haccın en açık belirtisidir. Yaptığı hac, ALLAH Teâlâ'ya saygısını, takvasını ve Ahiret hayatına daha iyi hazırlanma şevkini ne derece artırmışsa, ALLAH Teâlâ nezdinde haccı o derece kabul görmüş demektir.
Bundan dolayı hacı, hacdan sonraki hayatını, hac günlerinde konsantre olduğu İslâmi yaşantı doğrultusunda sürdürme çabası içinde olmalıdır, ALLAH Teâlâ 'ya verdiği sözü daima hatırında tutarak kötülüklerden, İslâm'ın onaylamadığı her türlü söz, fiil ve davranıştan uzak durmalıdır. Hacer-i Esved'de yaptığı sözleşmeyi, ahdi bozmamalıdır. Çünkü o bu hareketiyle, bundan böyle ALLAH Teâlâ'nın emir ve yasaklarına karşı gelmeyeceğine söz vermiş olmaktadır. Bu itibarla hacı, yaptığı bu sözleşmeyi ihlal edecek her türlü söz, fiil ve davranıştan uzak kalmaya özen göstermelidir. Şeytanın ya da heva ve hevesinin peşine takılarak ahde vefasızlık etmemelidir.
Hac yapmak kadar hacdan döndükten sonra, kazanılan güzel hasletlerin kaybedilmemesi de önem taşır. Kıyamete kadar insanlığın yoluna ışık saçacak aydınlığın ilk çıktığı kutsal mekânlarda hac yaparak günahlarından arındıktan sonra bu arınmışlığın korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesi için gereken gayreti göstermek hacının en başta gelen görevidir. İnsanlar hacıyı örnek Müslüman olarak görmek isterler. Bu bakımdan bilhassa olumsuz tutum ve davranışlarının İslam'ın aleyhinde propaganda malzemesi yapılacağını göz önüne alarak hacı, kesinlikle doğruluktan, dürüstlükten taviz vermemeli, hakkı hukuku gözetmelidir.
Hac müslümana, müslümanların derdini dert edinme bilincini kazandırmış olmalıdır. Çünkü müslümanların derdini dert edinmeyen, onlardan değildir. Kabe'nin etrafında, Arafat'ta, Müzdelife'de, Mina'da müminler denizinden bir damla olarak onlarla aynı kalıba girip de hacdan sonra bu denizin bir damlası olmayı reddetmek, bir hacı için nasipsizliğin en büyüğü olur. Bu yüzden hacının gönlünde din kardeşine karşı en ufak bir kin, husumet ve nefret kalmamalıdır.
Müslümanların, damlaları birbirinden ayrılmayan bir okyanus gibi olmaları gerektiğini düşünerek, kendisini bu okyanusun bir damlası olarak görmeye devam etmelidir. Bu okyanusun içinde birtakım olumsuzluklara şahit olmuşsa, okyanusun bir parçası olarak bu olumsuzlukların nasıl bertaraf edilebileceği üzerinde kafa yormalıdır.
Hacı, ALLAH Rasülünün 23 yıl boyunca canını dişine takarak İslam'ın aydınlığını insanlara nasıl ulaştırdığını gözü önüne getirip bu kutlu hizmetin, onun aydınlattığı yolda yeniden geliştirilmesinde hizmet alabilme azmi ve gayreti içinde olmalıdır.
Hacı, zaman zaman zihnen ve ruhen İslam tarihine gider ve önce Hz. Peygamber'in hayatının Mekke dönemini yaşar. Gizlilik, endişe, davet, baskı ve işkence, abluka yılları, önce Habeşistan'a, sonra Medine'ye hicret... Kırk yıl risalet öncesi, on üç yıl da Mekke dönemi olmak üzere tam elli üç yıllık bir hayat mücadelesi bir film şeridi gibi geçer gözlerinin Önünden. Mekke'nin sarp kayaları kadar keskin ve katı kalpli müstekbirlere karşı tek başına çıktığı yolda ALLAH Resûlü'nün ortaya koyduğu çabaları düşünür. Çok sevdiği Mekke'den ayrıldıktan tam on sene sonra orayı kan dökmeden nasıl ele geçirdiğini tahayyül eder. İnancın, azmin, sabrın yirmi üç sene gibi çok da uzun sayılmayacak bir sürede nasıl bir zafere dönüştüğünü ve bu değişim ve dönüşümün mimarı olan önderi ve rehberi daha iyi tanımaya, onun örnek mücadelesini yerinde anlamaya çalışır ve inancını, bilincini güçlendirerek döner hacdan.
Haccını eda edip döndükten sonra her gün beş vakit Kabe'ye dönüp, Rabbine yönelirken kişi Kabe'ye manevî bir yolculuk yapabilme bilinci kazanmış olarak dönmelidir. Bunun için kulluk şuuruna ermek gerekmektedir. Kabe'ye varış bu şuura ermenin fırsatını sunmaktadır. Önemli olan bu fırsatı iyi değerlendirebilmektir. Bunun yolu ise Kabe'de kişinin, kendini ALLAH'tan uzaklaştıran tüm unsurlardan arınma kararlılığına ermesi ve bu kararlılığın önünde engel teşkil edebilecek tüm nefsi eğilimlerden sıyrılıp çıkmasıdır.
Cevap: Bismillahirrahmanirrahim
Mahşer provası yapmış olan hacı için artık hayat, hacdan önce ve hacdan sonra olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Elbette hac sonrasında açılmış beyaz bir sayfa, lekesiz bir kalp ve inşALLAH günahları silinmiş bir amel defteri vardır. Hem geçmişe, hem de ahirete bir yolculuk yapan hacı, bu gördüğü ve yaşadığı hakikatlerden sonra, elde ettiği bu safiyetini korumaya gayret edecektir. İslama göre, hacdan döndükten sonra, sorumlulukta herhangi bir değişiklik yok ise de, halkımızın muhayyilesinde onun "iyi bir Müslüman" haline dönüşmüş olması beklentisi yatmaktadır.
Halk arasında "haccı tutmak" diye bir tabir kullanılmaktadır. Aslında beklenti, tıpkı orucun oruçluyu tutmasında olduğu gibi, bu hac tecrübesinin hacıyı tutmasıdır. Her ne kadar "oruç tutmak", "haccı tutmak" diye ifade ediliyorsa da, gerçekte oruç ve hac, sahibini tutmaktadır. Bu hac; haram kazanca, her türlü olumsuz davranışlara, nefsine, şehvetine ve şeytana karşı sahibini tutarsa, hac tutulmuş olacaktır. Aksi takdirde, oruç tuttuğu halde, kendini tutamayan kişinin durumu ne ise, haccettiği halde hac tarafından korunmayan kişinin durumu da böyledir.
Müslüman olmak kadar Müslüman ölmek nasıl şart ise, hac yapmak kadar hacdan döndükten sonra, orada kazanılan güzel hasletlerin korunması da o kadar önem taşır. Kıyamete kadar insanlığın yoluna ışık saçacak aydınlığın ilk çıktığı kutsal mekânlarda hac yaparak günahlarından arındıktan sonra bu arınmışlığın korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesi için gereken gayreti göstermek hacının en başta gelen görevidir.
İnsanlar hacıyı örnek bir Müslüman olarak görmek isterler. Bu bakımdan bilhassa olumsuz tutum ve davranışlarının İslam'ın aleyhinde propaganda malzemesi yapılacağını göz önüne alarak hacı, kesinlikle doğruluktan, dürüstlükten taviz vermemeli, hakkı hukuku gözetmelidir.
Her Müslüman'ın görevi olmakla birlikte özellikle hacı, İslâm'ın güzelliğini yaşantısıyla fiili olarak göstermelidir. Bu sebeple İslâm'a aykırı düşecek tavır ve davranışlardan şiddetle sakınmalıdır. Bunun için yalan, haksızlık, hıyanet, ahde vefasızlık, aldatma, kandırma, eksik ölçme ve tartma gibi gayrı ahlâkî tutum ve davranışlardan daima uzak durmalıdır.
Gerek dürüstlük, doğruluk, özü sözü bir olmak gibi ahlâkî nitelikler açısından ve gerekse İslâmi bilinçlenme noktasından bir hacının, hacdan sonraki İslâmî hayatının hac öncesinden daha ileride olması, makbul (mebrur) haccın en açık belirtisidir. Yaptığı hac, ALLAH Teâlâ'ya saygısını, takvasını ve Ahiret hayatına daha iyi hazırlanma şevkini ne derece artırmışsa, ALLAH Teâlâ nezdinde haccı o derece kabul görmüş demektir.
Bundan dolayı hacı, hacdan sonraki hayatını, hac günlerinde konsantre olduğu İslâmi yaşantı doğrultusunda sürdürme çabası içinde olmalıdır, ALLAH Teâlâ 'ya verdiği sözü daima hatırında tutarak kötülüklerden, İslâm'ın onaylamadığı her türlü söz, fiil ve davranıştan uzak durmalıdır. Hacer-i Esved'de yaptığı sözleşmeyi, ahdi bozmamalıdır. Çünkü o bu hareketiyle, bundan böyle ALLAH Teâlâ'nın emir ve yasaklarına karşı gelmeyeceğine söz vermiş olmaktadır. Bu itibarla hacı, yaptığı bu sözleşmeyi ihlal edecek her türlü söz, fiil ve davranıştan uzak kalmaya özen göstermelidir. Şeytanın ya da heva ve hevesinin peşine takılarak ahde vefasızlık etmemelidir.
Hac yapmak kadar hacdan döndükten sonra, kazanılan güzel hasletlerin kaybedilmemesi de önem taşır. Kıyamete kadar insanlığın yoluna ışık saçacak aydınlığın ilk çıktığı kutsal mekânlarda hac yaparak günahlarından arındıktan sonra bu arınmışlığın korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesi için gereken gayreti göstermek hacının en başta gelen görevidir. İnsanlar hacıyı örnek Müslüman olarak görmek isterler. Bu bakımdan bilhassa olumsuz tutum ve davranışlarının İslam'ın aleyhinde propaganda malzemesi yapılacağını göz önüne alarak hacı, kesinlikle doğruluktan, dürüstlükten taviz vermemeli, hakkı hukuku gözetmelidir.
Hac müslümana, müslümanların derdini dert edinme bilincini kazandırmış olmalıdır. Çünkü müslümanların derdini dert edinmeyen, onlardan değildir. Kabe'nin etrafında, Arafat'ta, Müzdelife'de, Mina'da müminler denizinden bir damla olarak onlarla aynı kalıba girip de hacdan sonra bu denizin bir damlası olmayı reddetmek, bir hacı için nasipsizliğin en büyüğü olur. Bu yüzden hacının gönlünde din kardeşine karşı en ufak bir kin, husumet ve nefret kalmamalıdır.
Müslümanların, damlaları birbirinden ayrılmayan bir okyanus gibi olmaları gerektiğini düşünerek, kendisini bu okyanusun bir damlası olarak görmeye devam etmelidir. Bu okyanusun içinde birtakım olumsuzluklara şahit olmuşsa, okyanusun bir parçası olarak bu olumsuzlukların nasıl bertaraf edilebileceği üzerinde kafa yormalıdır.
Hacı, ALLAH Rasülünün 23 yıl boyunca canını dişine takarak İslam'ın aydınlığını insanlara nasıl ulaştırdığını gözü önüne getirip bu kutlu hizmetin, onun aydınlattığı yolda yeniden geliştirilmesinde hizmet alabilme azmi ve gayreti içinde olmalıdır.
Hacı, zaman zaman zihnen ve ruhen İslam tarihine gider ve önce Hz. Peygamber'in hayatının Mekke dönemini yaşar. Gizlilik, endişe, davet, baskı ve işkence, abluka yılları, önce Habeşistan'a, sonra Medine'ye hicret... Kırk yıl risalet öncesi, on üç yıl da Mekke dönemi olmak üzere tam elli üç yıllık bir hayat mücadelesi bir film şeridi gibi geçer gözlerinin Önünden. Mekke'nin sarp kayaları kadar keskin ve katı kalpli müstekbirlere karşı tek başına çıktığı yolda ALLAH Resûlü'nün ortaya koyduğu çabaları düşünür. Çok sevdiği Mekke'den ayrıldıktan tam on sene sonra orayı kan dökmeden nasıl ele geçirdiğini tahayyül eder. İnancın, azmin, sabrın yirmi üç sene gibi çok da uzun sayılmayacak bir sürede nasıl bir zafere dönüştüğünü ve bu değişim ve dönüşümün mimarı olan önderi ve rehberi daha iyi tanımaya, onun örnek mücadelesini yerinde anlamaya çalışır ve inancını, bilincini güçlendirerek döner hacdan.
Haccını eda edip döndükten sonra her gün beş vakit Kabe'ye dönüp, Rabbine yönelirken kişi Kabe'ye manevî bir yolculuk yapabilme bilinci kazanmış olarak dönmelidir. Bunun için kulluk şuuruna ermek gerekmektedir. Kabe'ye varış bu şuura ermenin fırsatını sunmaktadır. Önemli olan bu fırsatı iyi değerlendirebilmektir. Bunun yolu ise Kabe'de kişinin, kendini ALLAH'tan uzaklaştıran tüm unsurlardan arınma kararlılığına ermesi ve bu kararlılığın önünde engel teşkil edebilecek tüm nefsi eğilimlerden sıyrılıp çıkmasıdır.