PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Haftanın en güzel konusunu seçelim



canyürekli
12.02.2009, 22:56
http://img528.imageshack.us/img528/3990/89422275tm1.gif



Es selamu aleyküm


Haftanın en güzel konusunu seçelim. Kardeşlerim hafta içinde açılmış olan en anlamlı ve en içerikli konuyu seçip her kadeşimizden bir konu alınarak anket yapıp oylamaya sunulacaktır.
En çok oy olan kardeşimizin konusu haftanın birincisi olacak.



http://img528.imageshack.us/img528/3990/89422275tm1.gif

canyürekli
12.02.2009, 23:03
http://www.feyizlersofrasi.com/Cifte%20Vav.jpg


Osmanlı camilerinde padişahın namaz kıldığı yere hünkar mahfili denir. Bu yerin kapısının üzerinde çifte vav vardır. Çifte vav ebced hesabıyla 66 eder, bu da Allah demektir. ve bu kapının içeri açılan kısmı normal insan boyundan biraz kısadır. Padişah burdan içeri girerken başını eğsin, ayakları yere bassın, Kendinden büyük Allah ın olduğunu unutmasın...

İnziva kardeşimizin konusu

canyürekli
12.02.2009, 23:20
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın? Orhan Seyfi Orhon
Hani Refref Süvarisi’nin sözüdür: ‘‘Hiçbir damla yoktur ki o, Allah katında O’nun korkusuyla dökülen gözyaşı damlasından veya Allah yolunda akıtılan kan damlasından daha makbul olsun.’’

Gözyaşına ne diyebilirim ki!.. Dizi dizi şiir desem haksızlık olur; tane tane inci desem yetersiz kalır. Akın akın yabanlara giden de, uzak uzak sevdaları yakın eden de odur çünkü… Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek içindir o; sultanlar ayağına düşürmek içindir.

Bütün boşluklarını o doldurur ömrümüzün… Söylenmedik sözler yerine o vardır yanımızda. Sevdaya dair yeminlerden sonra ve gülleri saran dikenlerden önce o vardır. Zamandan geriye düşmüş acılar için, manada biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda, ve Güzeller Güzeli’nden vuslat müjdeli selamlarda hep o vardır, hep o vardır…

Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tövbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Bir gözyaşı, bir cevherdir, ateşten kaynayan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateştir aslında o, dumanı ah ile çıkan. Onun içindir ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki, gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazat acılarını gözyaşıyla anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan ve toplasanız gözyaşlarını âşıkların, dalgalı bir deniz olur. Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.

Ağlamayı ibadet sayan bir medeniyetin çocuklarıyız biz. Çünkü ağlamak Hakk’a tevazu göstermenin şiddet halidir. Üstelik tıbben de yararlıdır. En azından ülserin koruyucu hekimi sayılır. Ağlama esnasında gözyaşıyla birlikte salgılanan ‘‘lyzozyme’’ adlı maddenin vücuttan atılması sağlıklıymış. Aksi takdirde kanda kalırsa mideyi tahriş edermiş. Ve kadınlar sık ağladıkları için pek ülser olmazlarmış.

Şaire kulak verelim yine: Tohumu eken bilir
Gözyaşın döken bilir
Gül kadrin diken değil
Çileyi çeken bilir

Selâm ve Duâ ile..

Şehadete vurgun kardeşimizin konusu

canyürekli
12.02.2009, 23:24
BİR LOKMA EKMEK

Hepimiz bize ikram edilen nimetlerin kimden ve nasıl geldiğine bakmalı, günlük hayatta faydalandığımız nimetlerın en küçük görünen bir tanesine bile gücümüzün yetmeyeceğini görmeliyiz.
Sonra ,bütün bunları gönderen Yaratıcının yüceliğini ve cömertliğini düşünelim ve her nimet için ona şükredelim....
Yüce rabbimizin, hizmetimize verdiği nimetleri saymaya ne vaktımız elverir, nede gücümüz yeter. Sadece bir lokma ekmeği ele alacak olursak; o bir lokmayı ağzımıza götürmeden önce, ona dikkatle bakalım ve parmaklarımızın arasında adeta bir mucize tuttuğumuzu unutmayalım.
O bir lokma ekmeğin bize kadar gelmesi için, bir buğday tanesi toprağın içinde nasıl canlandı, topraktan nasıl çıktı, yağmur ve güneş ona nasıl ulaştı. Bunlardan biri eksik olsa, o eksiği tamamlama şansımız var mı?
Bize ikram edilen her nimet gibi, o bir lokma ekmeğin de, doğrudan doğruya Allah (c.c) tarafından gönderilmiş bir armağan olduğunu bilelim.........Kendimize şöyle bir soralım
BİR LOKMA EKMEĞİN DEĞERİNİ BİLİYORMUYUZ?.. Sorumsuzca tüketip israf ettiğimizde, başta onu yaratan yüce Allah'a, sonra binbir çeşit emekle onu soframıza kadar getirenlere saygısızlık yapmış olacağımızın farkında mıyız...
Araştırmalara göre ülkemizde, günde 120 milyon ekmek üretiliyor. Bu miktarin onda biri olan 12 milyon ekmek çöpe atılarak ısraf ediliyor. İsraf ise haramdır ve büyük günahtır. Kur'anı kerimde; Yiyin için, fakat israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez. buyurmuştur..
Bu israfı önlemek için hepimize görevler düşmekte, hiç birimiz bana ne diyemeyiz. Peygamberimiz bir hadisinde; Ey Aişe, nimetin kıymetini bil. Çünkü şu ekmek bir toplumdan nefret edip kaçtı mı, bir daha ona dönmez. buyurdu.
Şu an elimizde olan bir lokma ekmeğin kıymetini iyi bilelim. Şükrünü tam olarak yapmaya çalışalım. Yoksa Peygamberimizin dediği gibi o niğmet bizi terk ederse bir daha da dönmez... selam ve dua ile...




Selamet kardeşimizin konusu

canyürekli
12.02.2009, 23:26
Kader deyince, sizin aklınıza da, yaşayışımızla ilgisini kaybetmiş, gecemizi gündüzümüzü ciddiye almayan, ne çektiğimizi unutmuş, ilgisiz ve duyarsız, değiştirilemez ve dokunulmaz kalın ve koyu yazılar geliyor mu? Böylesine uzak ve ilgisiz bir kader, haliyle "kötü" oluyor, "zalım felek" diye anılabiliyor.

Üzerimize bir kâbus fotoğrafı gibi iliştiriyoruz kaderi. Bizi biçimden biçime sokuyor, bize format atıyor, bizi oradan oraya sürüklüyor ama biz ona hiç itiraz edemiyoruz, tek satırını değiştiremiyoruz.

Bu yüzden, hep kadere karşı direndiğimizi iddia ediyoruz. Yazgımıza karşı çıkıyoruz kendimizce. "Kırışıklık kaderin olmasın!" diyebiliyoruz meselâ. Sanki -bir şekilde olacaksa- kırışıksız halimizi kaderden kaçırıyormuşuz gibi. Ya da "Düş yakamdan ey kader!" dercesine ilgisizliğe mahkûm edildiğimizi varsayıyoruz. Başına acılar üşüşmüş bir kız çocuğuna bakıp "ah kadersizim!" deyiveriyoruz. Belki de "Ne halin varsa gör!" vurdumduymazlığı ile yazgımızla boğuşmaya terk edildiğimizi düşünüyoruz. Hapse düşmüşsek, "kader mahkûmu" sayıyoruz kendimizi. Madalya alanın kaderle işi yok sanki... Şampiyon olanlar kadere rağmen şampiyon oluyor gibi. "Kaderin hükmü" değil altın madalyalar. Başarıdan başarıya koşan kaderini bozuyor, yazgısının kara kutusunu parçalıyor sanki. Dik duranlar alın yazısını siliyor. Burnunun doğrusuna giden, inatçı, vurdumduymaz, aldırışsız, acımaz, karagözlüklü bir adam gibi hayal ediyoruz kaderi. Tekdüze davranışlar, muhataplarını sıradanlaştırmalar... Detayları önemsememeler. Durup da bakmaz bir çocuğun gözlerinin içine... Paçalarını sıyırıp da ayağını sulara sokmaz kader... Büyük işlerin adamı, ince işlerden habersiz... Ara sıra geri dönüp de el sallamaz ardı sıra bakana... Siyah takım elbiseli. Kopkoyu camlı bir arabasıyla kalabalığı dağıtır gibi.

Kader, yapıp ettiklerimizi de edemediklerimizi de, elimizden gelenleri de gelmeyenleri de, kazandıklarımızı da kaybettiklerimizi de hep birlikte kuşatan, sarıp sarmalayan şeffaf bir örtüdür oysa. Kader de bizimle birlikte nefes alıp veriyor. Göğsümüzün iniş kalkışlarına eşlik ediyor. Kalbimizin kıpırtılarınca kıpırdıyor. Eğiliyor gözlerimizin içine. Parmak uçlarımıza kadar dokunuyor. Elini omzumuza koyuyor usulca. Yokuşlarda bizimle birlikte yoruluyor. Ter döküyor yanı başımızda. Kalabalıkta gelip buluyor bizi. Kuyrukta beklerken yanaşıyor yanımıza. Ayağımız kaydığında o da kanıyor günaha. Parmakları sızlıyor bizimle birlikte. Soğukta kartopu oynuyoruz çocukça. Bizimle acıkıyor, bizimle susuyor. Seviniyor yarım çiğnenmiş çikletimizi yeniden bulduğumuzda.

Yo, yo, öyle uzak değil bize kader. Öyle habersiz geçmiyor yanımızdan. Öyle kaygısız değil dertlerimize. Güneş ne kadar uzak görünür bize. Oysa, göz bebeklerimizin tâ içine sızmaktadır, tenimizin her noktasına dokunmaktadır. Güneş ne kadar kaygısız durur kederlerimize. Oysa, her ışıltısı sevinç bahşeder gönlümüze, göğsümüze. Ne kadar da küçümser gibidir hayatımızı güneş. Oysa, her köşeye, her kıvrıma, her gölgeliğe ve aydınlığa sarılıverir. Sıcacık. "Bu kadar!" dediğimiz her köşede bekler bizi kader. Nefeslerimizi kesen "Buraya kadar!"ların eşiğinde tebessümle bakar bize kader.

Kaderden ayıracağımız/ayıklayabileceğimiz bir şey yok ki... Kaderin bize ilgisiz kaldığı bir an yok ki.. Dediği gibi şairin: "Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı/Elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı." (Necip Fazıl) Beyaz kâğıt ne kadar canlı ve somutsa elimizde, "sütle yazılan yazı" o kadar taze, o kadar sıcacık. Beyazlarımızın hepsi sütün içine akıyor. Süt, beyazlarımızın hepsini içinde ağırlıyor.

Kırışıksızlık kaderden kaçırılmış bir şey değildir meselâ. Kırışıklığı düzeltecek ilaç bulma becerisi de kaderin içinde. Herkese rağmen sivrilip ayakta durmak da, direnip sağ kalmak da kaderin hükmüne dahil. Şampiyon da mahkûm kadar "kader mahkûmu". "Kitabın anası benim yanımda" diyor Rabbimiz. "Dilediğimi değiştiririm, dilediğimi sabit bırakırım." Hakkımızda, kaderimizi bile değiştirebilir sandığımız bir kaderin takdir edilmesi ne kadar sabitse, değiştiremeyeceğimizi sandığımız sabit kaderlerimizin de değiştirilebilirliği o kadar sabit. Sabit olan O'nun dilemesiyle değişebilir; değişebilen O'nun dilemesiyle sabitleşebilir. Ne olursa olsun, hep O'nun dileme sınırları içinde yürüyoruz. Yazgının anası, kaderin aslı O'nun dilemesidir. Olan olmuşsa, O'nun dilediğidir. Olmamışsa, O'nun neyi dilediğini bilemeyiz. Dilemesini bekleriz. Öyleyse, ne unutulduk, ne gözden çıkarıldık ne de bir yazının soğukluğuna mahkûm edildik. Kader hep bizimle akıyor. Bizimle yazılıyor. Bize O'nun dilediği kendi dilediğimizce yazılıyor.

Şu anda yazının tam ortasına b/akıyorsun. Sen ne kadar titriyorsan yazı da o kadar...


Selmi kardeşimizin konusu

canyürekli
12.02.2009, 23:33
....Bir kadın çocuktur aslında.....çocuk gibi davranmayı sever.erkeğin


kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini ister.


Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak sevmeli erkek kadını..ama hiç bir kadın çocuk muamelesi görmek istemez.söylediği şeyler çocukça da olsa


dinlenilmesini,dikkate alınmasını ister.


Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz;


ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz..


Bir kadın güçlüdür aslında.hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.ama


bu gücünü herzaman ortaya koymasını sevmez.ister ki,erkeğin gücü


kendisine huzur versin.kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin


yapmasını bekler.böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de


erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.ancak kadın gücünü göstermek istediğinde


onu engelleyemezsiniz.yapmak istediği birşey


varsa mutlaka yapar.


Bir kadın sevgidir aslında.içinde her zaman sevgiyi >taşır.sevdiklerinden


kolay ayrılamaz.sevdiklerini kolay kolay kıramaz.zor sever;ama,tam


sever.bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul


ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.ancak beyninde


yer


her an terk edilebilirsiniz.sevmediği halde terk


etmeyen


kadınlar da var elbette.bunun tek nedeni ise engelleyemedikleri


acımak" >duygusudur.


Bir kadın yalnızdır aslında.hiçbir zaman kadını bütünüyle


elde


edemezsiniz.kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep


yalnızdır.o


dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.hiçbir anahtar o dünyanın


kapısını


açamaz.yalnızlık onun sığınağıdır.o sığınağa ne zaman gireceğine,ne


kadar


kalacağına hep kendisi karar


verir.sığınaktayken oradan çıkmaya


zorlarsanız,onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.


Bir kadın çılgındır aslında.neler yapabileceğini erkek aklı hayal


bile


edemez.üreticiliğinin sınırı yoktur.ama bunu ortaya çıkartmak için


hayatının erkeğini bekler.hoyratça harcamaz üreticiliğini.sadece


erkeğine


saklar.bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok


şanslısınız demektir.çünkü hayatın içinde olan herşey ancak kadınlar olduğunda


anlam


kazanıyor.yemek yemek,su içmek bile.bir kadının elinden


içtiğiniz


suyla


kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet >farkını


anlayabiliyormusunuz?anlıyorsanız ne mutlu size.anlamıyorsanız ne


yazık ki


yaşamıyorsunuz



............bir kadını ağlatırken çok dikkat edin..!!! >


....... çünkü Allah gözyaşlarını sayar.....!!!!


kadın;erkeğin kaburgasından


yaratıldı,ayaklarından yaratılmadı..!!!


öyle olsaydı ezilirdi......!!! >


üstün olsun diye başındanda yaratılmadı......!!


AMA GÖĞSÜNDEN YARATILDI......


Eşit olsun diye......


kolun biraz altında...Korunsun diye...!!! >


KALP HİZASINDA SEVİLSİN DİYE!!!



alıntı




üftade kardeşimizin konusu

ARAL
12.02.2009, 23:39
Dervişin biri kucak dolusu elma ile çayırları aşan genç bir kıza rastlamış..


Bozkırın sıcağında yorgunluktan yanakları al al olmuş kızın.


'NEREYE GİDERSİN NE DOLDURDUN KUCAĞINA' diye sormuşderviş..


uzakk bir tarlayı işaret etmiş kız..'SEVDİĞİM ÇALIŞIYOR ORADA ONA ELMA GÖTÜRÜYORUM '
'KAÇ TANE' diye soruvermiş derviş..


kız şaşkın.'İNSAN SEVDİĞİNE GÖTÜRDÜĞÜ ŞEYİ SAYARMI HİÇ' deyince kız...



Usulca kırmış elindeki tespihi derviş.



nuryüzlüm kardeşimizin konusu

canyürekli
12.02.2009, 23:43
Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.) suretçe insanların en güzeli olduğu gibi siretçe de en mükemmeli idi. Bütün güzel sıfatlar O’nun üzerinde temayüz etmişti. Yerdekiler O’na çok övülmüş (Muhammed) göktekiler O’na en çok övülen (Ahmed) dediler. O; nurdu, seçilmişti, en güzeldi, övülmüştü, mütevekkildi, şefkatliydi, elçiydi, adildi, cesurdu, rahmetti, bereketti, azizdi. O, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) idi.




O nurdu
O, bir çekirdekti. Her şeyden önce O yaratıldı. Kâinat O’nun üzerine yeşerdi.
Âlemler O nurla var oldu; küre küre, sema sema…
Kâinat O nurdan açıldı; dal dal, yaprak yaprak, çiçek çiçek…
Önce Âdem’in alnında parladı. Sonra pak alınlarda ışıldadı; asır asır, devir devir…
Ta geldi Saadet Asrı’na dayandı. İnsanlık emanet aldığı nuru sahibine teslim etmeye hazırlandı. Âlem o Kutlu Doğum şölenine uyandı.
Abdullah’ın alnında son kez misafir olan nur, Amine’nin cemalinde cilveleşti… Melekler bile O nura hayrandı.
Sonunda nur, sedefini buldu, libasını kuşandı. Münevver bir meyveye dönüştü.
Çekirdekle meyve, “iptida ile intiha birleşti.” Muhabbet, Muhammed’i doğurdu.
“Doğdu o saatte ol Sultan-ı Din,
Nura gark oldu semavat ü zemin”
…Ve “Sen olmasaydın” sırrı tahakkuk etti. O seçilmişti
Önce varlıklardan canlılar süzüldü. Bitkilerden hayvanlar ayıklandı. Hayvanlardan insanlar elendi. İnsanlardan veliler sağıldı, velilerden peygamberler…
Peygamberlerden ise yalnız ve yalnız bir O seçildi ve bu yüzden adına seçilmiş dendi. Âlemin en eşrefi, varlığın en kerimi, her şeyden en üstünü, Mustafa oldu…O en güzeldi
Yüzü dolunay gibiydi. Girdiği yere ışık ve nur saçardı. Gözler ve gönüller aydın olurdu.
Medine kızları, “Talea’l-bedru” ile afakı çınlatırken Yahudi âlim Abdullah ibni Selam ötelerden koşup geldi. Kalabalık arasını yararak o cemale ulaştı. Gözleri nur yüzüyle buluşunca hemen hükmü bastı:
“Vallahi bu yüzde yalan olmaz!”
O’nun güzelliğini Hz. Aişe anlatırken “Yusuf’u çekiştiren ve parmaklarını doğrayan kadınlar, eğer benim Efendim’in güzelliğini görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları göğüslerine saplarlardı!” demişti.
Evet, O güzeller güzeliydi…
Ebu Hureyre anlatıyor:
“Ben ondan daha güzelini görmedim. Sanki güneş mübarek yüzlerinde yürürdü. Ondan daha hızlı yürüyeni de görmedim. Sanki yeryüzü ayağının altında dürülürdü. Beraber yürürken kendimizi zorlardık, ama o hiç zorlanmazdı.”O övülmüştü
Yerdekiler O’na çok övülmüş (Muhammed) göktekiler O’na en çok övülen (Ahmed) dediler. Ve bu yüzden şair onun için
“Sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim
Hak’tan bize bir ihsan-ı müeyyedsin Efendim” dedi.

O mütevekkildi
En korkulu anlarda bile sarsılmazdı. Düşmanların ayak sesleri duyulduğu anda, mağarada ikinin ikincisi korku ve endişe ile sarsılırken, O, “Korkma, üzülme! Muhakkak ki, Allah bizimle beraberdir” dedi.
O yüksek bir tevekkülle yalnız Allah’a dayanırdı…O şefkatliydi
Savaş bitmiş, esirler alınmış, ganimet dağıtılmaktaydı. Bir kenarda kutlu ashabıyla oturmuş, hemdem oluyordu. Esirler arasında telaşla öteye beriye giderek kaybettiği yavrusunu arayan, bulunca da bağrına basan bir anne gördü. Mübarek gözleri doldu ve:
“Biliyor musunuz, Allah kullarına şu annenin evladına olan şefkatinden daha şefkatlidir!” buyurdu.O elçiydi
Arz üstünde durup, Arş-ı Ala’ya el kaldırıp, Mavera’dan aldığı ilahi emirlerle beka yollarını, saadet-i ebediyenin nuranî âlemlerini insanlığın önüne açan bir elçiydi o…
“Ey insan kendini oku, âlemi oku, kâinatı oku. Bu işlerde, bu oluşlarda bir iş var. Abes olma, abes yapma! Sonsuz saadetlere namzet olduğunu bil, ayıl” diye uyaran bir elçi…O adildi
En çok sevdiği biricik kızı Fatıma’ydı. O gelince ayağa kalkar, alnından öper, yanına oturturdu.
Bir gün eşraf, kendinden hırsızlık yapan Fatıma isimli bir kadının affını istediler. Cemalinde celal parladı ve “Vallahi kızım Fatıma aynı suçu işlese yine aynı cezayı veririm” buyurdu. Çünkü O, şefkati adaletine engel olmayan bir adildi.O cesurduBir gece Medine dışından düşman saldırısını andıran sesler işitildi. Cesur atlılar hemen o tarafa gittiler. Karanlık perdesinden kendilerine doğru birinin geldiğini sezdiler. Yaklaştıkça baktılar ki O… Ebu Talha’nın çıplak atı üzerinde kılıcı omzuna asılı halde tebessümünden güller açıyor, “Korkulacak bir şey yok!’ diyordu.
Kudsi şecaati gereği herkesten önce gitmiş, bakmış ve dönmüştü. O rahmet timsaliydi
Medine kavruluyordu. Yedi aydır yere tek damla düşmemişti. Sahabe bitkindi. Bir cuma günü destursuz bir bedevi mescidin kapısında durup, minber üstündeki Peygamber’e içinden geldiğince seslendi:
“Ya Resulallah, yandık kavrulduk. Rabb’ine dua et de rahmet göndersin.”
Mübarek ellerini kaldırdı. Hurma liflerinden örülü mescidin damı arasından sema görülüyordu. Bulutlar uçuşmaya başladı.
Ve rahmet damla damla inmeye başladı. O kadar ki O daha minberden inerken yağmur damlaları sakallarından aşağı süzülüyordu.
Yağmur, bir gün, beş gün, tam gelecek cumaya kadar hiç dinmedi… Her yer sele gitti. Yollar kapandı.
Yine aynı sahne ve yine o kalbi dilinde bedevi:
“Ya Resulallah, dua et de kesilsin, boğulayazdık!”
Mübarek eller yine havada:
“Ey Rabbim üzerimize değil, civarımıza yağdır!”
Sahabenin gözü yine hurma dalları arasından semaya dikildi. Bulutlar bu defa gökte kaçışmaya başladılar. Mescitten çıktıklarında Medine üzerinde güneşin tepsi gibi parıl parıl parladığını gördüler…
O rahmetti, rahmet peygamberiydi.O bereket vesilesiydiHendek Savaşı sırasında Hz. Cabir, Efendimiz’in (s.a.v.) acıktığını hissetti. Eve koştu:
“Hanım bir şeyler yap Resulullah çok aç!”
“Tamam, ama sakın çok adam çağırıp beni mahcup etme!”
Bir koyun kestiler, biraz da arpa ekmeği yapıldı. Cabir gidip Efendimiz’in (s.a.v.) kulağına eğildi, bir kaç arkadaşıyla birlikte kendisini yemeğe davet etti. Fakat o, Hendek halkına:
“Cabir yemek yapmış, hepinizi davet ediyor!” diye ilan etti.
Koca ordu Resulullah’ın arkasında Cabir’in evine doğru hareket etti. Kalabalığı gören Cabir’in hanımı ellerini dizlerine vurarak, “Ben şimdi ne yapacağım?” diye telaşlandı. Cabir’e, “Sana dememiş miydim?” diye çıkıştı.
Efendimiz ekmeğin ve yemeğin başına geçti, bereketle dua etti. O bin kişi yiyip kalktıktan sonra tencerelerinde yemek kaynıyor, artan hamurdan geriye daha yapılacak ekmek kalıyordu.
O, gayb hazinelerinin sahibi yanında duası makbul ve berekete mazhardı.O azizdi
İnsanlar arasından çıkarılmış bir peygamberdi. Adı alçak demek olan dünyada, insanlar arasında yürüyordu. Ama o aslında Arş’ta yürümeye layıktı. Yerde olması onun izzetine halel vermiyordu. O insanlığın elinden tutup onları Arş’ın gölgesine, cennete çıkarmak için yerde yürüyen bir azizdi…
İbn-i Mersed anlatıyor:
“Bir gün huzuruna girmiştim. Bir hasır üzerinde uyumuş ve hasır vücudunda iz yapmıştı.
’Efendim, bir yatak temin etsek hasırın üzerine sersek‘ dedim. Buyurdu ki:
’Benimle dünya arasındaki bağ nedir ki? Dünya ile benim misalim, bir ağaç altında gölgelenip, sonra da terk edip giden bir yolcu gibidir.’”
Evet, O bu dünyada aziz bir yolcu idi. İnsanlığa hep ebediyet yolunu işaretleyen Aziz bir misafirdi…
O, Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) idi.
Rabbim bizleri bu dünya misafirhanesinde onun sünnetine ittibada muvaffak ve ukbada şefaatlerine nail eylesin. (Âmin)Allah Resulü (s.a.v.) ne istiyor?
Acaba bütün efazıl-ı beni Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı Azam’a müteveccihen el kaldırıp dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinat ne istiyor?
Bak dinle: Saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, lika istiyor, cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta ahkâmını ve cemallerini gösteren bütün Esmâ-i Kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor. Hatta eğer rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi hesapsız o matlubun esbab-ı mucibesi olmasa idi; şu Zat’ın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti.
Evet, nasıl ki O’nun risaleti şu dar-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de, O’nun ubudiyeti dahi öteki darın açılmasına sebeptir


Aral kardeşimizin konusu

ARAL
12.02.2009, 23:52
hayırlı olsun abim ALLAH yardımcın olsun inşaALLAH kardeşlerimizden katılımlarını bekliyoruz inşaALLAH

sevdamislam
13.02.2009, 14:10
hepside faydali konular ALLAH (c.c) razi olsun ...:-032

:-046

canyürekli
13.02.2009, 20:40
Kardeşi günah işlemeye müptela olduğu zaman daha fazla yardımına koşmak,onu tek başına bırakmamak va nasihatle ona yardım etmek EDEBİDİR.

Hazreti ÖMER Radıyallahu anh'ın ahiret kardeşi olmuş olan zat Şam tarafına gitmiş,envai çeşit büyük günahlara dalmıştı.Uzun bir müddetten sonra Şam'dan birisi Hazreti ÖMER'in ziyaretine varmış.Hazreti ÖMER :"Filan adam benim arkadaşım idi,o taraflara geldi,acaba hali nedir?" diye sormuş;Şamlı adam:"Ya Emir-el-mü-minin,haşa o senin kardeşin değil,şettanın arkadaşıdır.İçki içiyor,büyük günah işliyor."der.Hazreti ÖMER radıyallahu anh kalben Allah'a yönelir dua eder;ve adama:Sen gittiğinde şu mektubu ona ver."der.mektubun özeti:
Ey benim kardeşim,Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla mektubuma başlıyorum.
"Ha,mim.Bu kitap galip ve alim olan Allah'tan inendir.O günahları örtücü,tevbeyi de kabul edendir.Azabı da çok acıklı."mealindeki ayetten sonra:Ey kardeşim,şüphesiz halini öğrendim,sen benim kardeşimsin,KIYAMET GÜNÜNDE SENDEN AYRILMAK İSTEMİYORUM.Her nasılsa dünyada benden ayrıldın.Sen de benden ayrılmayı isteme,ne olur.Benim ahlakımla ahlaklan,senin kardeşinimbeni mahçup etmemeye çalış.
Kardeşi bu mektubu alınca:"Ne yüce insan,beni yanlız bırakmadı.ALLAH için nasihat etti.Vay benim halime ne kötü bir hal,and olsun bundan sonra kardeşimi mahcup etmemeye çalışacağım.Ey benim Rabb'im Azemetin'e karşı çok suç işledim,beni afuv et.Şayed ki beni afuv etmezsen bari her iki gözümü kör et.Ta ki Hazreti ÖMER'e karşı mahcubiyet azabını görmeyeyim"demekle tevbe etmiştir.
Gözümün nuru Şeyh abdulhak hazretleri,kitabdan bu kıssayı bize okuduktan sonra şöyle dediler:"anladınız mı?Kardeşini günahla baş başa bırakan hıyanet etmiş olur.Ey gençler! İslam aleminin üzerine bir sel gelmiştir.Gücünüz ne kadar varsa kardeşlerinizi isyan selinden kurtarmaya çalışın.andolsun!...Mahcubiyetten gelen azap yerine cehennemin azabını tercih ederim.Hem dua ile hem nasihatle hem mali yardımla kardeşinizi bu selde boğulmaktan kurtarın."dediler.Meclis ağladı,ağlayış sesinden bu sohbetin devamını zaptedemedim.Kendileri de ağladılar.buna ilaveten:"Ey müslüman kardeşlerim! Gençlere can ve malı feda etmekte fedakarlıkta bulunun.kurtarmaya çalışalım."Şeyh Abdulhak'ın sohbetini dinledikten sonra tüm varımla vücudumu gençlere HİZMET ETMEYE VAKFETTİM.and olsun islamdan başka hiçbir gayem yoktur.

ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN.........
Edeple Varış Lütüfla Dönüş syf 210-211(dilara yayınları)İSMAİL ÇETİN KUDDİSE SİRRUH


Tebessüm kardeşimizin konusu

canyürekli
13.02.2009, 20:51
Hiç düşünmemiştim:Burnumun ve kulağımın ikisininde etten olmasına rağmen,çiçeği burnuma

getirdiğimde koku aldığını fakat kulağıma getirdiğimde koku almadığını.

Hiç düşünmemiştim:dünyanın, güneşin, ayın,marsın, venüsün v.s nasıl da yuvarlak olduğunu ve

hiçbirinin yamuk yumuk olmadığını.

Hiç düşünmemiştim:Cam parçasından olan bir gözlüğe milyonlar verdiğim halde her şeyi

görmemi sağlayan gözlerime hiçbir ücret ödemediğimi

Hiç düşünmemiştim:Bütün meyvelerin aynı sudan (h2o) beslendikleri halde hepsinin de tatlarının

ve dokularının farklı farklı oluşlarını

Hiç düşünmemiştim:Sobaya atılan kömürün zamanla söndüğü halde hiç yakıtı olmayan güneşin

milyarlarca yıldır hiç sönmediğini

Hiç düşünmemiştim: Aynı güneşin bahçedeki domatesi kızarttığını,patlıcanı morarttığını,limonu

sararttığını,salatalığı yeşerttiğini.

Hiç düşünmemiştim:Bütün canlıların gözlerinin, bacağında sırtında omzunda gibi değişik değişik

yerlerde değilde yüzünde ve yan yana olduğunu

Hiç düşünmemiştim:dünyanın hep sağa doğru döndüğü halde bir kere de değişiklik yapıp

sola doğru dönmediğini

Hiç düşünmemiştim:Suyun,havanın,toprağın ve güneşin midelerinin olmadığı halde ,bir midelinin

yazın karpuz kışın portakal yiyeceğini bilebilme ihtimalini

Hiç düşünmemiştim:İki denizin birbirine karışmaması,evrenin genişlemesi,çocuğun anne karnında

üç karanlık dönem geçirdiği gibi mucize bilgilerin Kuran-ı Kerimde geçebileceğini

Evet hiç dikkatimi çekmemişti bunlar.Yere düşen şapkamı temizleyip bana veren bir kişiye

teşekkür etmem gerektiğini bildiğim halde, şapkamın altındaki kafamı yaratan ALLAH'a teşekkür

etmem gerektiği hiç aklıma gelmiyordu.Çok şükür şimdi, ileride nelerle karşılaşabileceğimi tahmin

edebiliyorum.Evet çok günahkarız fakat ALLAH'ın rahmeti deniz gibidir.Nasıl ki denizden bir bardak

su almamızla denizin suyu azalmayacağı gibi,bir bardak su dökmemizle deniz taşmamaktadır.

İşte bizim de günahlarımız bu bardaktaki su gibidir.Yeter ki bizler ALLAH'ı sevelim ve onun cemalini

ve cennetini isteyip ona göre hareket edelim


.::İslam::. kardeşimizin konusu

ARAL
14.02.2009, 22:20
maşaALLAH güzel konular seçilmiş:-032

ARAL
15.02.2009, 22:22
güncelleme

ARAL
18.02.2009, 20:11
katılımlarınızı bekliyoruz kardeşler sizinde beğendiğiniz bir konu olursa buraya link verirseniz bir sonraki hafta oda değerlendirmeye alınacakır inşaALLAH

ARAL
20.02.2009, 22:13
ne zaman netilenecek abi

.:Ali'y-ül Murtaza:.
20.02.2009, 22:34
Can yürekli abi bu yarışmanın şartlarına
"yönetici konumunda olan kişi ve kişiler katılamaz" diye bir madde eklesek nasıl olur
(inziva duymasında)

güzel antakyam
21.02.2009, 15:14
HEPSİ ÇOK GÜZEL HANGİSİNE OY VERECEYİMİ ŞAŞIRDIM

canyürekli
21.02.2009, 21:31
kardeşlerim haftanın en güzel konuları sonuçlarını pazar günü sonuçlandıracağız oy kullanmayan kardeşlerimiz oylarını kullansın.

canyürekli
23.02.2009, 21:14
Sevgili kardeşlerim gecen haftanın en güzel konusu olarak en çok oy alan çifte vav nedemekdir konusuyla İnziva kardeşimizin konusu kazanmıştır kendisini kutluyoruz.
Diyer kardeşlerimizinde birbirinden degerli konuları için çok teşekkür ederiz...

http://www.feyizlersofrasi.com/Cifte%20Vav.jpg


Osmanlı camilerinde padişahın namaz kıldığı yere hünkar mahfili denir. Bu yerin kapısının üzerinde çifte vav vardır. Çifte vav ebced hesabıyla 66 eder, bu da Allah demektir. ve bu kapının içeri açılan kısmı normal insan boyundan biraz kısadır. Padişah burdan içeri girerken başını eğsin, ayakları yere bassın, Kendinden büyük Allah ın olduğunu unutmasın...

İnziva kardeşimizin konusu

Mollakasım
23.02.2009, 21:19
Torpil yapmadınız demi ?:-066

ARAL
23.02.2009, 21:24
Torpil yapmadınız demi ?:-066


bizden öyle şey bekliyormusun:-095:-066