PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Chp Nin çoçuklari



ARAL
15.02.2009, 21:21
Televizyondaki adamı dinlerken kulaklarıma inanamadım: 1950 öncesini hasretle yâd ediyor, her şeyin çok güzel gittiğini söylüyordu.
Oysa 1950 öncesi gerçeği, söylediklerinin tam tersiydi...
“CHP önderlerinden birinin çocuğu mu, yoksa bir memur çocuğu mu?” olduğunu düşünmekten kendimi alamadım.
çünkü o dönemi övebilmek için, ya “memur çocuğu” ya da “CHP önderlerinden birinin çocuğu” olmak gerekiyor...
Köy çocukları, yeterince beslenememekten dolayı şişen karınlarını tutup kırk yamalı giysileriyle birlikte tüm varlıklarını saklama ihtiyacı içinde ürkek ürkek bakınırken, memur ya da “CHP çocukları” (kısaca), cicilerini savura savura şehir meydanında özgürce oynarlardı.
Onları gören, tüm şehri, içindekilerle birlikte babalarının tapulu malı zannederdi.
öylesine şımarık, öylesine umursamaz, öylesine savruktular.
Merakımı fısıltıya gömüp, anneme “Kim bunlar?” diye sorduğum gün, kurtlanan barsaklarımı arındırmak için yarı zorla doktora götürüldüğüm gündü.
“Ağa çocukları” demişti annem, hafiften iç çekerek.
Daha önce sorduğum için “Ağa”nın ne anlama geldiğini biliyordum. “Onlar zengindi, memurdu, mâmurdu, beydi; onlar her şeydi...”
Onlar vali idi, kaymakamdı, nahiye müdürüydü, başkandı, şube reisiydi, belediye reisiydi, kumandandı...
Biz ise gariban köylülerdik.
Köylülerin gayr-i resmi olarak ağaların her türlü çağrısına uyma zorunluluğu vardı. çağrıya uymayanın başına bin türlü belâ gelirdi. Askerliğinizi yeni yapmış olsanız da, defterinizi dürerler-tekrardan askere gönderirlerdi. ölümüne çalışıp zar-zor denkleştirerek ödediğiniz vergi borcunuzu tekrar ödemeniz için jandarma destekli tahsildarı kapınıza gönderirler, odanızdan yatağınızı, ahırınızdan dananızı çıkarır, tepenizdeki damın kiremitlerini indirirlerdi:
“Vergi borcuna masuben (tahsildar “mahsup” diyemez “masup” derdi) el koyuyorum!”
Köylü çaresizlik içinde boyun büker, en fazla da, “Ellerin kırılsın inşALLAH” diye beddua ederdi.
Direnmeniz halinde belayı büyütürler, bu kez, “Hazine arazisi” iddiasıyla atadan kalma toprağınızı elinizden alırlardı. Aç kalırdınız.
Ağaya-paşaya direnenleri, en azından bir bahane ile karakola çektirip eşek sudan gelene kadar dövdürürlerdi. üstelik bu karakol ziyaretlerini her hafta tekrarlatabilirlerdi...
Aslına bakarsanız, köylülerin en fakir kesimi (ki çoğunluğu teşkil ediyordu) ağaların imecesine (gönüllü katkılarla topluca yapılan iş) gitmeye gönüllüydü. Neden derseniz, ancak ağaların imecesinde kursaklarına doğru düzgün yemek giriyordu. Ancak ağaların imecesinde karınları tıka basa doyuyordu.
“Ağanın imecesinde öyle bolluk vardı ki, makarnayı ekmeksiz yedik” sözü, çocukluğumun atasözlerinden daha yaygın bir sözdü.
Kısacası, benim çocukluğumda yalnızca memurlarla Halkçıların (CHP önderleri anlamında) karınları doğru düzgün doyardı. Bazıları ise sözün tam anlamıyla, bir elleri yağda, bir elleri balda yaşarlardı. Halk ise alabildiğine yoksuldu, alabildiğine fakirdi, alabildiğine garibandı; neredeyse bir dilim ekmeğe muhtaçtık.
Devir, sözün tüm açılımları itibarıyla “fakr-ı mutlak” devriydi. Şekersizlikte ramazan baklavalarına üzüm pekmezi katılıyor, çay bulabilen bahtiyar, çayını kuru üzümle tatlandırıyordu...
“Köylü şeker bulamıyor Paşam” diye arz ettiklerinde, Milli Şef İsmet İnönü’nün şöyle buyurduğu rivayet ediliyordu: “Şeker bulamayan pekmez kullansın!” (“Halk ekmek bulamıyorsa pasta yesin” diyen Fransız Kraliçesi Mary Antoinet miydi?)
Pekmezi olmayan ne yapsın peki, ölsün mü?.. Şekersizlikten kim ölmüş ki?
Şekersizlikten değil, ama doktorsuzluktan, ilâçsızlıktan ölüyorduk.
Köylü sefil, köylü aç, köylü bîilâçtı. çocuklar, beslenme yetersizliğinden dolayı şiş karınlıydı. çöp bacaklarına ağır gelen şiş karınlarıyla yalpalayarak yürürlerdi. Anadan yarı üryan halde oynar, altı delik çarıklarıyla kar üzerinde yürüyüp izlerini belli ederlerdi.
çarıkların altındaki delik karın üzerine aynen çıkardı. Onlara bakıp mahalle çocuklarının ne yöne gittiğini bulurduk. Bu da bizim oyunumuzdu işte, oyuncağımız filan yoktu ki zaten, başka ne oynayabilirdik...
Annelerimizin evlerdeki el tezgâhlarda dokudukları kumaşı denize indirip beyazlatana kadar deniz suyunda yıkar, elbise yerine onu giyerdik. CHP yönetimi sayesinde, takım elbise köylülerin rüyasına bile girmezdi. (Koca köyde tek bir takım elbise varmış, o da köy camiinin oturma odasında asılıymış. İlçeye, daha doğrusu “hükümete” işi düşen onu giyer, huzura öyle çıkarmış).
Ezan-Kur’an yasağını (Din eğitimi anlamında), hac yasağını, jandarma-tahsildar korkusunu bu yoksulluğa katın. Ardından da yıkıma terk edilen, kiralanan, hatta satılan camiler listesini ekleyin.
Böylece, 1950 öncesi gerçeğine birazcık ulaşmış olursunuz

Yavuz Bahadıroğlu

kalender
15.02.2009, 22:15
O günleri yaşamadık ama, yaşayanlardan çok duyduk. Dedelerimiz ve babalarımız hem savaş hem baskı, çok çekmişler.
Hiçbir iyilik, mükafatsız kalmaz,
Hiçbir kötülük, cesasız kalmaz.
Adalet er veya geç, yerini bulur.....
deyip sabrediyoruz. Gücümüzün yetmediği haksızlıkları, Allaha havale ediyorz..



http://sunucu5.kucukresim.com/uploads/dua3a5c7.jpg (http://)g

http://sunucu18.kucukresim.com/uploads/dini-yazi-1856ba.jpg (http://www.kucukresim.com)

ikra
15.02.2009, 22:55
o günlerde zor şartlarda yaşayanlar hep gerçekten iman etmiş gerçek müslüman olanlardı..o günleri hasretle yad edenlerin durumunu zikretmeye gerek yok sanırım.niçin özlediklerini de biliyoruz yani,o günlerde müslümanlara zor anlar yaşatmak münafıkları,kafirleri,islam düşmanı laikleri ziyadesiyle memnun ediyordu zaten.o günlerin hasretliğini çeken insanların bu insanlar olması kaçınılmaz...diyecek bi söz bulamıyorum.kimsenin hakkı kimsede kalmaz,mazlumun ahı da çıkar aheste aheste.hele Allah'ın kanunlarını çiğneyenlerin cezası...Rabbim onlara hakkettikleri şekilde muamele edecektir.vesselam