PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : En güzel konunu ekle



canyürekli
21.02.2009, 22:50
Kardeşlerim bundan sonra haftanın en güzel konusunu sizin açmış olduğunuz konularınızdan en çok begendiğiniz konuyu buraya ekleyin, katılmak isteyen kendi konusundan sadece bir tane ekleyebilir. Pazartesine kadar konularınızı eklemenizi bekliyoruz, daha sonra eklenen konularınızı anket yapıp yarışmaya sunulacaktır.

uKKAŞe
22.02.2009, 11:17
:(DOST muş.!
Zamanın birinde çok iyi iki arkadaş varmış.Bu gençlerden biri çok zeki diğeride biraz saf kalpli(ama aptal değil)... Bu iki gencin gerçektende çok sağlam arkadaşlıkları varmış...Günün birinde zeki olarak nitelendirdiğimiz arkadaş çok büyük dara düşüyor hemen arkadaşına koşuyor durumu anlatıyor ve bir miktar borç para istiyor,saf kalpli arkadaş ona gereğinin iki misli para veriyor ve bunu borç olarak vermediğini geri almıycağını söylüyor... Daha sonra saf kalpli çocuk dara düşüyor,arkadaşına koşup durumu anlatıyor ve "ben senden borç para istemiyorum çalışmalarımı yapmak için bana yanında ufak bi büro versen yeter "diyor ama arkadaşı kabul etmiyor... Saf kalpli arkadaş herşeyini kaybediyor sadece kendine ait bir evi kalıyor orda kuru ekmeğe talim bi şekilde hayatını devam ettiriyor.Yine birgün kuru ekmek yerken yaşlı bir amca evine geliyor ve karnının aç olduğunu söylüyor saf kalpli genç ekmeğini onunla paylaşıyor.Daha sonra yaşlı amca oradan ayrılıyor.Bir müddet sonra öğreniyorki o gelen yaşlı amca aslında çok zengin bi adammış vefat etmiş ve vasiyetinde mirasının tamamını bu gence verilmesini istemiş... Saf arkadaş bu parayla işlerini yoluna koyuyor eskiden daha iyi bi konuma geliyor ve zeki arkadaşının evinin tam karşısına muhteşem bir villa yaptırıyor orada yaşamaya başlıyor... Saf kalpli arkadaşı bir kıza tutuluyor nişanlanıyor ve yavaş yavaş evlilik hazırlıklarına başlarken eski arkadaşı çıkıyor karşısına ve nişanlandığı kızı onun sevdiğini söylüyor yani resmen nişanlısını ondan istiyor.Saf kalpli arkadaşıda hala daha arkadaşını çok seviyor ve arkadaşı istedi diye kabul ediyor nişanlısından ayrılıyor... Belli bi süre sonra yaşlı bi kadın saf kalpli çocuğun evine geliyor ve işe ihtiyacı olduğunu evinde çalışmak istediğini söylüyor.Saf kalpli genç de "olur teyze hiç olmazsa sıcak çorba görmüş olurum " diyor ve kadın gencin evinde yaşamaya başlıyor...daha sonra kadın gence " artık senin evlilik yaşın geldi benim tanıdığım helal süt emmiş kızlar var evlendirelim seni "diyor.Genç de kabul ediyor ve bi kızla tanışıp evlilik hazırlıklarına başlıyor.Herşeye rağmen eski arkadaşınıda düğüne davet ediyor.Düğün günü... tüm konuklar geliyor ve saf kalpli arkadaş kürsüye çıkıyor ve başlıyor anlatmaya;" zamanında çok iyi bi arkadaşım vardı bigün dara düştü borç istedi bende istediği paranın iki mislini verdim daha sonra ben dara düştüğümde bana bi büro dahi vermedi.Bir kızı sevdim nişanlandım,ama o bana nişanlandığım kızı çok sevdiğini ve söyledi ve ayrılmamı istedi,bende ayrıldım nişanlımı ona verdim. Bunları neden söylediğimi bilmiyorum sadece içimden anlatmak geldi ve anlattım "apar topar zeki olarak nitelendirdiğimiz arkadaş kürsüye çıkıyor ve başlıyor konuşmaya; "arkadaşımın bahsettiği kişi benim söylediklerinde zerre kadar yanlış yoktur,iflasın eşiğine geldiğimde istediğim paranın iki katını verdi.Birgün benim yanıma geldi benden büro istedi,bende onu bu durumda görmeye dayanamayacağım için ona büro vermedim. Evinde bir kuru ekmeğe mahkum olduğunu duydum ona babamı gönderdim,bütün mal varlığını ona bıraktı.Daha sonra öğrendimki arkadaşım bi hayat kadınına tutulmuş,nişanlanmış bende hayat kadınını ondan ayırmak için istedim o da verdi.Sonra yalnız yaşadığını öğrendim annemi ona yemek yapması için gönderdim. Şimdide KARDEŞİMİ veriyorum...böyle insanlar varmıdır hayatta?

bu benim ilk konumdu çok önemliydi benim için hatta kopya yapmadım yazdım...
şimdi yine önemli benim için bu konu o zaman eklediğimde dostluğun sevginin en kalıcı adı olduğunu sanıyordum şimdi dostluğun gerçekte olup olmadığını sorguluyorum oylama ne der bilmem...ama ben konumu değilde dostluğu sundum oylamaya...cvp şimdiden belli...:(

_tebessüm_
22.02.2009, 11:25
...:HASRETİN İÇİMİ ÜŞÜTÜYOR:...
Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullah’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetul Bakiye defnedildi.

Tabii ailesi mecburi istikamet Türkiye’ye döndü. O zaman 7 yaşında olan oğlu bugün ortaokul öğrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte o peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları..



( Bu yazıyı; sessiz bir ortamda, sesli okumanızı tavsiye ederim).

Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde
Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanıbaşında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş.


Babam gelipte daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış, ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmişim. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik.


Çocuklar evde sıkılınca babaları parka,eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medinede yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmazmıydı acaba hiç? Sanırım Medinedeki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı.çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kımbilir, korkardık belkide bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde


-Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye.

Babam da:

- evladım Medinede iki tane güneş var da ondan, derdi.

- Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim.

Babam gülerek;

- Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor.


Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçektende ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu. Medineden ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor.

Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi

kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı.


Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okurki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütünların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam ‘incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyrenin kedileri’ derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü.


Çarşamba günleri hep Uhud’a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı.Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud’da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk.


Uhudda senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı.Orasıda ayrı bir gül bahçesi idi sanki.

İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım,bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi.


Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Taki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın.


Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medinedeyken komşuydukya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, arasıra da olsa evimizi şereflendiriver.


Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım.


Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medineden ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanıbaşımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim.


Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken abimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.


Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep o oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum.

Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim.

Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır.

Birgün sana gelişim geç bile olsa,

Bana gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et.

Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun.

Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun. http://www.sevgi-bagi.com/Resimler/ifadeler/9.gif
alıntıdır..
ağlaya ağlaya okuduğum bir konu...
oylamasanız bile okumanızı tavsiye ederim küçücük bir çocuğun yürğinden dökülenleri...!!!





http://www.istikamet.eu/showthread.php?p=141318#post141318 (http://www.istikamet.eu/showthread.php?p=141318#post141318)


malesef bu konu mevcut

canyürekli
22.02.2009, 11:54
En güzel konunu ekle

Kardeşlerim bundan sonra haftanın en güzel konusunu sizin açmış olduğunuz konularınızdan en çok begendiğiniz konuyu buraya ekleyin, katılmak isteyen kendi konusundan sadece bir tane ekleyebilir. Pazartesine kadar konularınızı eklemenizi bekliyoruz, daha sonra eklenen konularınızı anket yapıp yarışmaya sunuyoruz


...................................
tebbesüm ve ukasse kardeşlerim eklemiş ekleme sırasına göre anket yapılacak katılımınızı çabuk yapalımki anket sırasını ilk olarak kapalım:-033

şehadete vurgun
22.02.2009, 12:54
ŞEHİRLERDE TUFAN DAĞLARDA BAYRAM VAR


Bir tufana doğdum ben. Fırtına ve kasırgaya açtım gözlerimi. Karanlığı gördüm önce. Karan-lığı soludum.
İlk, çığlıkları işitti kulağım. Feryat ve figan-ları. Acı dolu haykırışları.
Oysa böyle hayal etmemiştim ben dünyayı.
Umut dolu başlamıştım yoluma. Güneşin aydınlatabildiğini sanmıştım dünyayı. Ve ısıta-bildiğini.
Hani, rahmet rüzgarları vardı yeryüzünün! Vahiy esintisi dokunurdu tüm yüreklere. Pey-gamber önder kabul edilir ve ne derse dinlenirdi.
Hani, yürüyenler ancak Allah’ın adıyla yü-rür ve ancak O’nun adına yol alırdı.
Yüreklerini adadıkları Rablerine, canlarını da sunarlardı hani.
Aydınlık bir dünyada aydınlık yüzleriyle do-laşır ve cennete giden yolu adımlarken, herkese cennet sunarlardı.
Öyleyse kim çıkardı bu kargaşayı.
Kim kararttı dünyanın lambasını.
Yürekleri donduran bu soğuk, hangi buzdan heykellerin eseri.
Ve umutları boğan şu tufan, hangi günahın semeresi.
Boğulan bunca insanlık ne olacak peki?
Ya yüreğim, ne koruyacak onu isyan kokan sokaklardan.
Doğu ve batıdan esen şu kara rüzgar, şu kor-kunç fırtına. Nasıl üşütmeyecek yüreğimi.
Bataklıklar sarmışken her yanı ve yangın büyümüşken alev alev, nasıl tutuşmasın yüreğim ve nasıl yara almasın.
Biliyorum, bir kıvılcımla başladı şu koskoca yangın. Ve bir damlayla başladı şu azgın tufan. Kimse bir şeyler yapmadı ve seyirci kaldı belki, ama inanın bana, ben geldiğimde bu mekanlara iş işten çoktan geçmişti.
Yıkılmaya yüz tutmuş koskoca bir insanlık.
Viranelerin her yanı sardığı, günah sokakla-rı.
Yüreğini kasırgalarda yitirmiş cesetler.
Tufanlar… şehirler… isyanlar… caddeler… kötülükler… tükenişler…
Ve tüm bunlara karşı, hem yüreklerini hem de bu çağı kurtarmaya çalışan muvahhid mümin-ler.
Kopmuşken insanlar öz benliklerinden, ufak bir “uhu” ile tutturmaktı benimkisi.
Ve tüm hızıyla sürerken tufan, su alırken her yanımız, kurulanmaya çalışmaktı belki de.
El uzatıyordum insanlığa.
Oysa tehlikedeydi benim de ellerim.
Yüreğimi ışık yapıp karanlıklarına, aydınlatmaya çalışıyordum sokakları.
Ama yüreğim yetmiyordu bu karanlık çağa. Günahların kararttığı şehirleri aydınlatamıyordu hiçbir lamba.
Ürperiyordum. Çaresizlik veba gibi sa-rıyordu her yanımı. Bir çıkış yolu arıyordum.
Ve sürerken tufan şehirlerde, şirk seli kaplarken caddeleri, azgınlık ve küfür yağarken şehrin sokaklarına.
Bir bayram havası var dağlarda.
Dağlar sakin, dağlar onurlu ve dağlar sapasağlam. Şehirlerin inadına apaydınlık dağlar.
İtaatin zirvelerini taşıyor zirvelerinde. Fır-tınalara inat, yumuşak bir esinti okşuyor mümin yürekleri.
Tekbir sesleri yankılanıyor her yerde. Dua silah yapılıp, takılıyor dillere.
Bir toplum inşa ediliyor dağlarda. Şehirlerde yıkılırken toplumlar, ateşlere atılırken, şehit kanlarıyla beslenen, şahid toplumlar yetişiyor çağlara.
Yürekler buz keserken şehirlerde, ayet ayet ısınıyor, ayet ayet ışıtıyor yürekler dağlarda.
Ve ben… ve yüreğim… Tufandan arta kalan yanımla dağları özlüyorum.
Yıkılanlardan, dökülenlerden bıkan gözle-rimle, dağları ve dağ gibi duruşları gözlüyorum.
Umudumu azık yaparak yüreğime, dağlara yöneliyorum.
İnanıyorum…
Yine ve yeniden doğacak güneş. Belki doğduğu yer, Hira olmayacak bu sefer. Arafat ya da Cudi de olmayacak belki.
Ama güneş, nereden doğarsa doğsun, yü-reğim hep orada olacak.
Ve yeni tufanlar çıkmasın diye, boğulmasın diye insanlık, yok olmasın diye, kanımla da doğsa güneşler ve baharlar kanımla da gelse hiç yılmayacağım.
Tufanlar sürse de şehirlerde, ben dağlarda şehadet bayramını kutlayacağım…
çünkü ben şehadete vurgunum!!!
acizane

canyürekli
22.02.2009, 13:06
şahadet vurgunu konu başlığını ekleye bilirmisin?

canyürekli
22.02.2009, 15:21
kardeşlerim son bir hafta içinde eklemiş olduğunuz konulardan beğendiğinizi ekleyin son 7 konu lazım yarışmaya .

SeLaMeT
22.02.2009, 18:13
IRAK savaşında babası ve annesi
ölen,

kendisinin de bacakları kopan Müslüman bir
çocuğun,
IRAK savaşını yöneten Tommy FRANKS a yazdığı şiir.

Merhamet hür Dünyaya bu kadar mı IRAK ' tı?
Ben Basralı Ömer,

Belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr.
Franks.
Önce demokrasi yağdı göklerimizden,
Sonra özgürlük geçti üstümüzden
Palet palet.
Ve insan hakları Namlularından
Saniyede bilmem kaç adet.

Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın.

Annem yoktu zaten
Ben doğarken ilaç yokluğundan ölmüş
Ambargo falan dediler ya Anlamadım
çocukluk aklı işte
Oluşmadan sökülmüş.


Sizde de barış böyle midir Mr. Franks?
insan hakları çocukları yetim
Ve ayaksız bırakır mı orda da?
Düşer mi ayın kan gölüne aksi
Güpegündüz düşer mi Pazar yerine demokrasi?


Zenginlik
insanları korkudan uykusuz bırakır
Kuşlar gökyüzünü terk eder mi orda da?
Babamla mırıldandığım son dua dilimde
ayaklarımın hastanede Ve giymeye
kıyamadığım pabuçlar Kaldı elimde.

Çocukların var mı Mr. Franks?
Al, oğluna götür onları Bari işe yarasın
Kim bilir belki baktıkça
Bazen beni hatırlarsın.


Bu nasıl demokrasi Mr. Franks?
Düştügü
yeri yaktı
Merhamet hür Dünyaya
Bu kadar mi IRAK'tı?



http://www.istikamet.eu/showthread.php?p=141337#post141337 (http://www.istikamet.eu/showthread.php?p=141337#post141337)


malesef bu konuda mevcut

~¤İsLaM¤~
22.02.2009, 18:23
BaşörtüLü Kızın Cevabı { Müthis Cevap..!!! }

Başörtülü bir genç kız üniversite de Okuyormuş.

Tabi O Zamanlar Serbest...

Bir Gün Bir Bayan Hoca Onun Bu Halini Görüyor Ve Sindiremiyor.

Tahmin Edersiniz...ve çıkıyor Ortaya Başlıyor Bağırmaya... Birsürü üniversiteli Genç Susmuş Pür Dikkat Dinliyor...


- Sizin Yüzünüzden Bu Hallerdeyiz..Geri Kafalilarin Yüzünden ilerleyemiyoruz.. v.s v.s...

o Zamana Kadar Suskun Duran Kizin O Müthiş Cevabi ise şöyle Oluyor:


- Hocam !! Türkler Marsa Uzay Gemisi Gönderdi De Benim Başörtüme Mi Takildi..!?

.:Ali'y-ül Murtaza:.
22.02.2009, 18:33
...

ARAL
22.02.2009, 22:10
nuryüzlü kardeşimizin konusu daha önceden mevcut olması lazım

ARAL
22.02.2009, 22:19
Degerli kardeşlerimiz

konularınızı buraya eklemeden önce daha önce konu mevcutmu değilmi diye kapsamlı bir şekilde aradıktan sonra konunuzu ekleyiniz eğer konunuz daha önceden mevcut ise silinecektir

ikra
23.02.2009, 11:51
hani hep bi çocuk yanımız kalır ya yüreğimizin bi köşesinde,belli etsekte çevremize,etmesekte.çok nefis bi yazı paylaşmak istedim..vesselam

Çocukluk Devleti


Günler güneşli, insanlar neşeli birbirinin arasına katılırken, severdik dünyayı, açılırdı her kapı, işte ordaydı susam sokağı. Portakalı soyardık, başucumuza koyardık, biz bir yalan uydururduk. Zürafalar aşkına, filler dönerdi şaşkına. Milenyumun ezberlettiği histerik tekerlemeler doğmamıştı daha. Merdivende domatesli ekmek, denizde kumlu karpuz yerdik. Lanet olasıca bakışlarla bakabilirdi kuş lastiğine amcalar, teyzeler. Kuşlara acınırdı.
Daha kolay zamanlarımız oldu yaşamda. Daha güçlü olduğumuz zamanlar. İki kere ikinin bazen bir, bazen sıfır, bazen beş ettiği zamanlar, kesin doğrularımızın olmadığı, kesintisiz zamanlar. En iyi ihtimalle 28 dişlik bir gülümsemeye sahiptik. Şimdi yaklaşık 32 dişimiz var da ne oluyor? Zaten hepsini gösterecek kadar gülmüyoruz. Oysa iki ön dişimizin olmadığı, dişsiz fare diye çağrıldığımız zamanlarda, gülerken hiç tereddüt etmezdik.
Dünya bizimdi, uzay bizimdi. Gökyüzüne kurulu köşklerimiz, Peter Pan’larımız, Robin Hood’larımız, Heidi’lerimiz vardı. Karşı konulmaz silahlarımız, daima bizden güçsüz olan, yenilmeye mahkûm rakiplerimiz vardı. Gökyüzünün en uçsuz bucaksız köşelerine gidebilen, bize sevdiklerimizi, bize hayallerimizi, bize bulutlardan birer parçayı getiren uçurtmalarımız vardı. Çözümlerimiz vardı.
Boyumuz kısaydı, ayakkabı numaramız küçüktü. Erken uyumak zorundaydık, dinlemek zorundaydık. Her an cezalandırılmak riskiyle karşı karşıyaydık. “ Akşama baban gelince …” diye başlayan cümleleri soğukkanlılıkla karşılamak zorundaydık. Ağır bir okul çantası taşımak, elimizdeki beslenmeyi ikinci teneffüste yemek zorundaydık. O zamanlarda meşakkatli bir işti bu bizim için. Bu çocuk olma işi. Ama her ne olursa olsun, sürekli yeni güneşlerle, yeni yıldızlarla dolup dolup taşan evrenimizi daraltamazdı.
Çünkü bütün melekler, periler, savaşçılar, kahramanlar bizim yanımızdaydı. Sihirli değneklerimiz, ışınlı kılıçlarımız, değerli gözyaşlarımız, güçlü dileklerimiz yok muydu? Yolculuklarımız, gözlerimizi kapattığımız yerde başlayıp, açtığımız yerde bitmez miydi? Avuçlarımıza konan her şey pembe ipeklere dönüşmüyor muydu? Ömürlerini göz bebeklerimizde seyretmiyor muydu büyükanneler, büyükbabalar?
Zaten dünya sık sık dara düşer, sık sık da biz kurtarırdık
Otobüste bizim için ayrı biletler alınmazdı. Çay vakitlerinde bizim tabaklarımız diğerlerinden farklı olurdu, sesimizi duyurmak için, bir sözü üç kez söylemek zorunda kalırdık, dizlerimiz yaralı, ellerimiz kirli olurdu. Ama söyleyin bizden başka kime masallar anlatıldı? Bizden başka kim ninniler dinledi, tıpış tıpış yürüdü?

Sonra dünya kazana düştü…


Kendini kurtarmak için çabaladığından mıdır bilinmez, kutuplardan kutuplara çarptı bizi. Şimdi Ayakkabımızın bağcıklarını bağlamak için bile beklemiyor, geride kalmamıza izin vermiyor, Oysa bir an durup nefes almalıyız Dünya istiyor ki yuvarlanıp gidelim, etrafımızı gökkuşağı savaşlarından arta kalan tek renk; kırmızı sarsın. Bu uzun kırmızı renkle fiyonk bile yapalım kendimize, Gelecek nesillere aktaralım, uzak kalmasınlar hiç kan kırmızısından.
Oysa …
Birinci kalite bir yaşamdan geliyoruz. Temiz ve dirençli bir kökten sürgün verdik. Denildiği gibi kendimizi pat diye hayatın ortasında bulmadık. Tecrübelerle dolu, kazanan tarafa eğilimli bir ön yaşamımız, bir mukaddimemiz vardı. Çocukluğumuz bize ekstra pırıltılar kazandırdı. Onu geride bıraktığımızda pırıl pırıl taşlarla örülü, parlak bir benliğe sahiptik. Kucağımızda parlak taşlarla doluydu ki, uzun yolda onları düşürecek kaybedecektik. Bu bir armağandı kaybedebilirdik, çünkü yol uzundu meşakkatliydi, iş ki kendi parlak taşlarımızı, kendi ellerimizle, kendi bedenimizden söküp atmayalım, parlaklığımızı yitirmeyelim.
Rengârenk bir masal diyarından geliyoruz biz. Mutluluk ülkesinin prensliğinden, basit ve gerçek cümlelerin adamı olmaktan, adaleti, paylaşmayı, sevmeyi, merhameti, hayreti doyasıya tattığımız bir yaşamdan geliyoruz. Biz “koskoca çocukluk” tan geliyoruz. İşte bu nedenledir ki; Dünyada yaşanmış, ya da yaşanılması muhtemel oyunlara aşinayız. Etrafımızda oynanmıyor mu saklambaçlar, kör ebeler, yakan toplar. İyi saklanan kurtulmuyor mu? Ebe olanın gözleri bağlanmıyor mu? İki taraftan ardı arkasına atılan toplardan kaçmıyor mu orta sınıf? Yerden yüksekte olana dokunamıyoruz hala ve tilkiye sorduğumuzda “tilki tilki saatin kaç” diye, tilki saati kaç derse o olmuyor mu? Oyunbozanları bilmez miyiz hiç? Hepsi korkak olur, hepsinin güvendiği bir babası, bir dayısı, bir arkadaş ordusu vardır, ama esasında onlar sevilmeyen hastalıklı çocuklardır. Bir leğen okyanusta kâğıttan gemiler yüzdüren yalnız çocuklar da vardır ve onlar her daim sessiz sedasız ülkelerin, sessiz sedasız topraklarına hayat vermek için çalışırlar, arkalarına dönüp baktıklarında ise kendi seslerini duyabilirler. En nihayetinde ”Çocuklar” dile geldikten sonra dinlenilmesi gereken bir sözcüktür.
Ve bir çocukluk dönemi yüzyıllara bedeldir bazen.
Ve biz çocukluğumuzun getirdiği şık ipuçlarıyla omuzlarız yaşamı.
Çocukluk anayasasına göre;
yalancıların burnu uzar.
İyi kalpliler büyük beyaz kanatlara sahiptir.
Kötü kalplilerin erikleri basılmaya mahkûmdur.
Sorusu olan parmak kaldırır.
Doğru söyleyen alkışlanır.
Ve ne olursa olsun hep iyiler kazanır.
Ve ne olursa olsun bütün masallar mutlu biter.

SeLaMeT
23.02.2009, 13:51
1.Niyetinizi her zaman hayır işe ayarlayın. Kendiniz için istediklerınizi başkaları içinde isteyin....
2. Kitaptan uzak durmayın. Okumak için mutlaka zaman ayırın...
3. Hata yaptığınızda tevbe etmeyi geciktirmeyin...
4. Her günü küçük de olsa bir hayırla süsleyin...
5. Sevdiklerinize onları önemsediğinizi hatırlatın...
6. Sahip olduğunuz değerlerin farkına varın. İşinizin, evinizin, çocuklarınızın, nefes alıp vermenin kıymetini düşünün.
7.Dua ederek Allah'a olan yakınlığınızı artırın...

selim3
23.02.2009, 14:18
Ölmek Çok Güzel

ALLAH’IN ARİF KULLARINDAN
MERHUM İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİNİN
ÖLÜME DAİR TOPLAYIP AYNEN TERCÜME ETTİĞİ SAHİH HADİSLER

Fahr-ı Alem Aleyhi’s Salat ü ve’s Selam Efendimiz buyurmuştur ki:
“Ölümü düşününüz,ölümü düşünmek; nefsi temizler, kâlbi uyandırır, dünyadan nefret ettirir, ölümü düşünen Allah dostu olur.”
“Hak Teala kime hidayet etmiş ise ona nasihat için ölüm yeterlidir.”
“Halkın en çok akıllı olanı ölümü en çok düşünendir, hazırlığını tamamlayandır, şeref ve itibarıyla gidendir.”
“İnanan insan ölümle kederlenir zannetmeyiniz, onun için ölüm bir evden diğerine taşınmaktır.”
“Cesur mü’min ölüm gelince, sevdiği dostunu karşıladığı gibi karşılar.”
“Bütün insanlar, gaflet uykusundadır, hepsi ölümle uyanırlar.”
“Însan ölümden kaçar, feryat eder, halbuki ölüm onu fitnelerden kurtarır.”
“Ölüm mü’minin canına hediye, ona verilen nimetlerin en büyüğü, ruhuna ulaşan güzel kokudur.”
“Ölüm mü’minin rahatıdır, sevincidir, ganimetidir.”
“Ölüm mü’minin mutlu bayramı önceden söz verilen buluşma anıdır.”
“Dünya mü’minin zindanı, ölüm otlak ve seyranıdır.”
“Ölümün kendisine hayırlı olmayan bir mü’min yoktur. Mü’minler ister takva sahibi, isterse günahkar olsun, ölüm mutlaka ona hayırlıdır.”
“Ölümü hem kendi nefsime ve hem sadık dostuma arzu ederim. Çünkü Mü’min, Allah ile mülaki olmanın ölüm ile elde edildiğini bilir. Allah ile mülaki olmak arzusu olan mü’min ölüme muhabbet eder. Ölüm vasıtası ile seven sevdiğini bulur. Ölüm ile dünya dertlerinden azat olunur.”
“Ölümü hiçlik ve yokoluş zannetmeyiniz. Ölüm bedenden soyunup sonsuzluğu bulmaktır.”
“Ölüm bedenden ayrılış ve hâlin değişimidir. Bir evden diğer eve taşınmaktır.”
“Nefis için dört makam vardır: Birincisi ana karnıdır. İkinci makam âlem-i şehadet (içinde yaşadığımız, şahit olunan bu maddi âlem) dir. Üçüncü makam alem-i berzah (mahşer gününe kadar ruhların beklediği âlem) dir. Dördüncü makam alem-i ervah (Ruhlar âlemi) dir. Dünyada ölümün örneği ana rahimde ceninin hâlidir. Nitekim cenin doğum anında dünyaya gelmeyi istemez. Bunun gibi insan ölümden hüzün duyar, feryat eder, ölmeyi arzu etmez. Ölüm anında nefsi iman etmiş olanlar ölüm meleğinin güzelliğiyle meşguldür. Ölüm anının eleminden kurtarıldığı için o elemi unutmuştur. Nitekim Mısırlı kadınlar, Yusuf’un güzelliğine dalıp ellerini kestiklerinde kesik acısının farkına varmamışlardı.”
“Ölüm anında mü’mine Rabbi görünür, dünya hüznünden kurtulur, ahiret korkusundan emin olur.”
“Hak mü’minin nefsini aldığında ruhu mutmain olur, beden ağırlığından kurtulur, rahat ve selamet bulur." "Beden kafes, ruh kuştur, bedende can mahpus ve mecruhtur.”

Sadaka Resulullahi Aleyhi s-Selavat ü ves-Selam.

nekre
23.02.2009, 16:26
Osmanlı'da sadaka taşları varmış, ihtiyacı olan sadaka taşının üzerindeki keseden, yabancı elçilerin de şaşkın ; şehadetleriyle, sadece ihtiyacı kadarını alırmış. Aynı şey . yolların üzerinde vakıflar tarafından kurulan konaklarda da uygulanır, yolcu eğer ihtiyacı varsa yatağının başucundaki keseden alabilirmiş. Binitine ücretsiz bakılır, ücretsiz üç gün yemek verilirmiş.

Eskiden "Kapıyı kapat!" denilmezmiş. Allah (c.c.) kim-! senin kapısını kapatmasın diye düşünülürmüş. "Kapıyı ( ört, ya da sırla" denilirmiş. Kapının kapanmadan yavaşça örtülmesi edebdenmiş.
"Lambayı söndür demezlermiş. Allah (c.c.) kimsenin ışığını söndürmesin. "Lambayı dinlerdir" derlermiş. Lamba yakılmaz, uyandırılırmış. Uyuyan birisi uyandırılmak İçin sarsılmaz veya adı ile çağırılrnazmış. "Agah ol erenler" derlermiş. Nezaket, incelik, edeb her işin başı imiş de ondan... Ona eren uyanık olurmuş. İnsanların sözü kesilmez, işaret ve işmar edilmez, fısıltılar, gizli konuşmalar hoş karşılanmazmış.
Hanımlar "Efendi" derlermiş beylerine, "siz" derlermiş. Hanımefendiliklerini gösterirlermiş. Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırmış. Yerdeki haşerata basmamaya özen gösterdiği '. için, adı "Karınca basmaz Efendiye çıkan insanlar varmış.
Kapıdan çıkarken arkasını dönmemek, geri geri çıkmak edebmiş. Kapı eşiğindeki ayakkabılar, dışarıya doğru değil, içeriye doğru çevrilirmiş. "Git bir daha gelme!" der gibi değil de. "Gitsen de ayağının yönü buraya dönük olsun" eler gibi dizilirmiş.
Canlı cansız her şeyin bir hatırı varmış. Bediüzzaman, kendisine arkadaşlık eden, vefa gösteren eski elbisesinden bir parçayı koparıp alırmış. Yumurtayı ucundan, çok az kırar, fazla kırmayı tahrip olarak düşünür, tahribin hiçbir türünü sevmezmiş.
Eskiler hayatı o kadar nurani, o kadar temiz, o kadar manâlı yaşarmış.
"Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler, Ölçülü uzaklıkta yakın beraberlikler." diye tarif eder Üstad N. Fazıl bu hali...
Eskiler "Edeb Ya Hu!" derler, Onu görüyor gibi yaşamaya çalışırlarmış. O varken başkasına bakmaz, Onu unutmuş gibi hallere girmezlermiş. Ezel ve Ebed Sultanı'nın huzurunda nasıl hareket edilmesi gerekiyorsa öyle hareket etmek isterlermiş. "Bizi takip eden, her halimizi perdesiz, engelsiz gören, şu anda bizim durumumuza bakan Allah var!" der gibi, o mânâyı hatırlatmak İçin her yere "Edeb Ya Hu!" yazarlarmış. "Allah'ın huzurunda edeb" demekmiş bu... insan nerede olursa olsun Allah'ın huzurunda değil midir?

_tebessüm_
23.02.2009, 17:00
ĞARBİ MİSİN, ĞARİB MİSİN? (dikkat!)
Bizim zamanımızda cehalet,bolluk ve tekniğin yükselmesi sebebiyle,gençlerimiz,gittikçe dinlerinden uzaklaşmaya,ğayri Müslimin örf adetlerine uymakta,şahsi menfeat peşinde koşarak dünya işlerinde rekabet etmekte,dinlerini unutmaktadırlar.

ĞARBİ MİSİN, ĞARİB MİSİN?
AZİZ GENCİM NEREYE?
Azizim!Ğarbi olduğuna göre,dinini unutursun,ğaflete girersin,namazı bırakırsın,şu dünya hayatını av,avcı ve avlanmak olarak görürsün,fasıklara,kafirlere taklid edersin,istediğin gibi yaşarsın; son son ğarblı olursun,inkara başlarsın;avcıyken av olmuş olursun.
Peygamber'in zamanında muharref olsa da hak din olarak Yahudi ve Hristiyanlar,medeniyet olarak Roma ve Pers Milletleri meşhurdu.
Roma Devleti'nde servet ve riasetleriyle başta bulunanlar,dini bahane ederek sair insanları köle olarak çalıştırırlardı.
Kisra'nın yani Pers Devleti'nde ise hased galib idi;köleler,başlarındaki servet ve riyaseti ele geçirmeyi istemelerine rağmen korkularından dolayı adeta reislerine taparlardı.
Nübüvvet ve risaletle şereflenen Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem,islam dinini getirmekle insanları kula kul olmaktan kurtardı,huzur ve refaha ulaştırdı.Başka dinlere ve fikirlere ihtiyaç yoktur.Nitekim Ebu Katede el-Haris bin Malik radıyallahu Teala Anhu şöyle buyurur:"zat-u Envat" adlı büyük bir yeşil ağaç vardı;cahilliyye devrinde civar müşrikleri senede bir iki gün o ağacın etrafında toplanır,kurbanlarını keserlerdi.Huneyn Muharebesi'nde biz "Zat-u Envat Ağacı"nın yanına vardığımızda henüz iyiden iyiye İslamiyeti öğrenmeyen sağdan soldan ashabın,Peygamber'e:
"Ya Rasulallah,bize de bir "Zat-u Envat"yap."demeleri üzerine peygamber sallallahu Aleyhi ve Sellem :
"Allahu Ekber!Allahu Ekber!Allahu Ekber!Nefsim kudretiyle yaşayan Allah'a andolsun,Musa'nın kavminin Musa'ya dedikleri, gibi dediniz...."Onların ma'budları olduğu gibi bize de bir ma'bud kıl."dediler.Musa:"Gerçekte siz bir cahil kavmsiniz."dedi.)Gerçekte "Zat-ı envat"gibi şeyleri yapmak,batıl yollardır.Siz kendinizden önceki kavmlerin söz,hareket,örf ve adetlerini tıpatıp kopyalacaksınız."buyurdu.Yani Allah ve O'nun Rasulü tarafından bildirilmeyen,önceki yahud sonraki ğayri müslimlerin söz,hareket,örf,adet ve inançlarından sakının,onları kopyalamayın,demek istenilmektedir.
Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem,dinin zaif olacağı zamanımızı görmüştür;nebi ve Rasul olduğu günden itibaren kıyamete kadar her zamanda ümmetine yol göstererek mesajlar vermiştir.Fitnelerin çoğalması zamanında sakındırmak amacıyla:
Örf,adet,giyim ve kuşamda "andolsun hakikaten siz arşın arşın,karış karış kendilerinizden öncekilere uyacaksınız.Nihayet onlardan biri kelerin deliğini yol edinmiş olsa,siz de o yolu yol edineceksiniz." buyurup mesaj vermiştir.Bunun üzerine ashab hayret etmişler ve meseleyi mühmel bırakmaksızın:
"Kendilerine uyacağımız,Yahudi ve Nasraniler midir?"diye sormuşlar;Rasulullah:
Ya başka kim olabilir?diye cevap vermiştir............
Gencim Nereye syf 5-6-7
(dilara yayınları) İSMAİL ÇETİN (KADDESALLAHU SIRRAHU)

Mollakasım
23.02.2009, 17:35
Beğeni ve tebrik rekoru kıran konum:

İmam Mahmud Efendi Hazretleriyle yaptığım Görüşmeler:

Allâh-u Te‘âlâ’ya hamd-ü senâdan, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e ve âl-i ashâbına salât-ü selamdan sonra!

Kıymetli Kasr-ı Ârifân okuyucuları! Üstadımız Mahmud Efendi Hazretlerinin rızasıyla bundan sonra dergimizin bu başlık bölümünde; bir ay içerisinde kendisiyle yaptığımız görüşmelerde aramızda geçen muhaverelerden sizleri alâkadar edeceğini düşündüğümüz kısımları sizlerle paylaşmayı münasip gördük. İnşâallah bu satırlarda okuyacağınız konular, sizlere Üstadımız Hazretlerinin nefeslerinden feyizli esintiler ulaştırır, bereketler getirir ve sizleri nurlara garkeder.

Evvela böylesi bir yüce Zâtı tanımış olduğumuz ve onunla aynı dönemde yaşamış bulunduğumuz için Allâh-u Te‘âlâ’ya çok hamdetmemiz gerektiğini itiraf etmeliyim. Bu gün dünyada, hasta yatağındayken: “Beni doğrultun, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), İbni Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh) ile birlikte ziyaretime geldi” diyen ve yakazaten (uyanık halde) Rasûlüllâh(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ile konuştuğuna tanıklık edilen, Hazreti Fatih ile gün boyu beraber olduğunu beyan eden, bütün bunlardan öte, bizim çocuklarımıza bile laf geçiremediğimiz şu zamanda milyonları Ehli Sünnet itikadında ve amelinde sabit tutabilen, ölmüş sünnetleri dirilterek ve medrese ilmini ihya ederek onbeşinci asrın müceddidi olma ünvanını hak eden başka bir âlimin varlığından söz edebilir miyiz.

Allâh-u Te‘âlâ kendisine hayırlı uzun ömürler, ömrüne bereketler, vücuduna sıhhat ve âfiyetler ihsan eylesin, kendisine fevkattecellîler bahşeylesin. Bizlere de kapısında sadakatle hizmetçi olmayı nasip eylesin.
Efendi Hazretleri her görüşmemizde mutlaka kendimizin ve yakınlarımızın hâl-i hâtırından suâl ettikten sonra, Türkiye’nin ve dünyanın haberlerinden sorar. Biz de ilgili olduğumuz konularla alâkalı bazı haberleri kendisine aktarırız.
Bu yakınlarda kendisine Ehli Sünnet dışı akımların ve bunların mensubu olan bazı hocaların ifsadlarından haber verdiğimizde, bize onların ne tür yanlışlar ortaya attıklarını sordu.

Biz de:
“Kimisi ‘Yahudi ve Hristiyanlar cennete girecek’ diyor,
kimi ‘Mezhepler lazım değil’ diyor,
kimi ‘Kadere inanmak şart değil’ diyor,
bazısı: ‘İslam’da el ve ayak kesmek yok’ diyerek âyetleri inkâr ediyor,
bir kısmı: ‘Ye’cûc ve Me’cûc’ün belli bir yeri yok, bütün teröristler Ye’cûc ve Me’cûc’dür’ diyor,
kimi de Mehdi’nin geleceğini inkâr ediyor,
kimi ise Şiilerin görüşlerini Ehli Beyt’e mâl ediyor” deyince, kendisi kısa ve öz konuştuğu için, ayrıca: “Bana cevâmi‘u’l-kelim (kısa sözle derin mânâlar ifade eden kelâmlar) verildi” buyuran Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in varisi olması hasebiyle şöyle cevap buyurdu:
“Bunlar nasıl böyle diyebiliyorlar? Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e inanmadan kimse cennete giremez. Bu hususta nice âyetler var, mezhep imamları ne büyük insanlar, hele İmâm-ı Azam (Radıyallâhu Anh) ne kadar üstün, onlara uymadan kimse İslâm’ı yaşayamaz.
Îman şartları altıdır, bunlar bütün şeriatlerde aynıdır, değişmez.
Allâh-u Te‘âlâ’nın âyetlerinde geçen cezalara inanmak lazım ki en azından îman kurtarılabilsin. İnsan Kur’ân-ı Kerîm âyetleriyle amel edemese de en azından inanmakla îmânını kurtarır. Ama: ‘Kur’ân’da olsa da ben bunlara inanmam’ derse kâfir olur.
Efendi babam: Ye’cûc ve Me’cûc seddi için Çin seddi diyenlere çok kızardı ve bunun Kur’ân-ı Kerîm’e uymadığını söylerdi de: ‘O seddin üzerine zamanla ağaçlar ve bitkiler dolandığı için yanından geçsen fark edemezsin, fakat Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere o sed vardır ve bu iki kavim onların arkasındadır’ derdi. Bunu kim inkâr edebilir?
Mehdi’nin geleceğini Rasûlüllâh(Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) haber verdi. Hangi hoca bunu inkâr edebilir?
Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in sahâbesine tazim etmeyenler, ona îman etmemiş olur. Şiiler yetmiş iki fırkanın en kötüsüdür. Çünkü sahâbeyi sevmezler.

Şimdi ben gezip bunları anlatacak güç bulamıyorum, eski kuvvetlerim kalmadı, fakat siz gezin bunları anlatın. Bu yanlış konuşanlarla mücadele etmek lâzım, Efendi babam çok hassas idi, hangi hoca yanlış bir fetva verse gider onu bulur, o görüşünden döndürürdü, nazı geçtiklerini kendi yanına çağırtır ikaz ederdi, hiç bana ne demezdi.” buyurduktan sonra: “Şeytanın dostlarıyla mücadele edin, gerçekten şeytanın hilesi pek zayıf olmuştur.” (Nisâ Sûresi:76) âyet-i kerîmesini okudu.

Onun bu âyet-i kerîmeyi okumasının ardından hız verdiğimiz ilmî reddiyeler neticesinde gerçekten onun bir kerâmeti olarak, bâtıl ehlinin ne kadar tutarsız, delilsiz ve istikrarsız olduklarını görmeye başladık. Fakat bu sırada bazı kimselerin bize itiraz ettiğini görünce Üstadımız Hazretlerine: “Bidat ehline reddiyeler içeren konuşmalar yapmakla ve kitaplar derlemekle meşgul olmaktayız, fakat bazıları bize bu kişilerin isimlerini telaffuz etmememiz gerektiğini söylüyorlar” diye sorduğumuzda: “Acı da olsa hakkı söyle, ama şiddet iyi bir şey değil, terazili git” buyurdular. Böylece biz anlamış olduk ki, kimsenin şahsına hakaret etmeyeceğiz, ama söyledikleri yanlışları insanlara duyuracağız.

Görüşmelerimiz esnasında bazen halsiz olduğunu ifade buyurduğu zaman bu fakir: “Asıl kuvvet ruhtadır, siz bir gecede binlerce kişinin rüyasına girip cevap veriyorsunuz, onlara imdâd ediyorsunuz ve kendileri hakkında tasarrufta bulunuyorsunuz” deyince, bazen istiğfar ediyor, bazen de sessiz kalıyordu.

Her gittiğimde tefsir çalışmalarında hangi âyete geldiğimizi soruyor, cevap verince de: “Bu tefsirin misli yok, dünyanın en büyük işini yapıyorsunuz, bunu yazmayı bize Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) emretti” buyuruyor ve itmâmı için dua ediyordu.

Ayrıca nerelere sohbete gittiğimizi ve cemaatlerin hali hatırını soruyor, kendisine: “Hepsi sizin bereketiniz, bana: ‘Diploma alma, söz veriyorum sana, nereye gidersen seni imam edecekler, vâiz edecekler, müşterin bol olacak’ buyurmuştunuz, biz de her sözünüzü tutamadıysak da bu sözünüzü tuttuk ve otuz sene evvel söylemiş olduğunuz bu sözün ayniyle tahakkuk ettiğini gördük. Milletin bunca diploması varken konuşacak adam bulamıyorlar, bizim hiçbir ünvanımız yokken sizin bu kerâmetinizle gittiğimiz yerlerde adam koyacak yer bulamıyoruz, bir keresinde külliye vaazlarının yoğun olduğu bir dönemde iki kandile rastlayan bir zamanda umreye gitmek istediniz ve tefsir yazmak için beni götürmek istediniz, ben de: ‘Cemaat kandil gecelerinde çok kalabalık oluyor, onları bırakmasam’ diye rica edince: ‘Ya bütün cemaatin dağılırsa ne yapacaksın’ buyurmuştunuz, işte o zaman bütün cemaati sizin gönderdiğinizi, sizi dinlemezsem hepsini dağıtabileceğinizi daha iyi anladım. Sizi ne kadar dinlediysek o kadar kazandık” dediğimde: “Sohbetlere devam et, gidilen yer yeşeriyor, şeytan emr-i bil ma’rufa müsaade etmiyor (istemiyor), Efendi Babam: ‘Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın devamı ve bekâsı emri bil ma’ruf ve nehyi anil münkere bağlıdır, inkırâzı da emri bil ma’ruf ve nehyi anil münkerin terk edilmesiyledir’ derdi” buyurdu. Sonra: “Yâ Rabbi! Sen tesirini halkeyle!” diye duada bulundu.

Üstadımız Hazretleri son ziyaretimde: “Haberler nasıl?” diye sorunca: “Ortalık karışık, İsrail Müslümanlara saldırıyor, yaşlı, kadın, çocuk demeden herkesi öldürüyor, herkes dua ediyor, fakat zulüm devam ediyor, kitaplarda geçiyor, “Bir bela geldi mi veliler dua eder, bela büyük olunca Ğavs dua eder, o zaman kabul olur. Gavs sizsiniz, Gazze’deki Müslümanlara dua ve himmet buyurun, bir de herkes ne okuyacaklarını soruyorlar’ dedim. O zaman: “Rabbenâ zalemnâ enfüsena…… Ey Rabbimiz! Biz (emrine muhalefet edip,) nefislerimize zulmettik! Eğer Sen bizim için (günahlarımızı) bağışlamada bulunmazsan ve bize acımazsan andolsun ki; elbette biz (iki cihanda da en büyük zarar ve) hüsrâna uğrayanlardan oluruz!” (Araf Sûresi:23) âyet-i kerîmesini okusunlar, zulmümüzü itiraf edersek acır bize, istersek acır bize” buyurdu. Sonra “Yâ Rabbi! Filistindeki Müslümanları kayır, sen onların imdadına yetiş” diye duada bulundu. Ertesi gece İsrail ateşkes ilan etti.

Bu sırada Üstadımız Hazretleri bana Filistinlilerin başında kim olduğunu ve Mısır’ın başkanının kim olduğunu ve ne yaptığını sorunca ben: “Filistinliler ikiye bölündüler, Hamas seçimleri kazandı, Hanie başbakan oldu, fakat Mahmut Abbas’ın partisi el-Fetih ile araları yok. Mısır’ın başkanının adı Hüsnü Mübarek ama kendi hiç mübarek değil, ihtilâlden korkuyor, Yahudileri tutuyor, ilaç hariç hiçbir şeyi geçirmiyor, her tarafta bombalar patlıyor, hamile kadınlar çocuklarını düşürmüş, sütleri kesilmiş, dünya seyrediyor, kimse bir şey yapamıyor” deyince: “Sorma, büyük imtihandayız. Kâfirlerin yaptıkları Müslümanların rahatını kaçırmak! İbtila! İbtila! Hep dünya sevgisinden oluyor bu işler, Müslümanların başındakiler: ‘Dünya geçmesin elden de din ne olursa olsun’ diyorlar, evliyaullah: ‘Sıddıkların kafalarından bile en son çıkacak şey reislik sevgisidir’ buyuruyor. Halbuki ‘İslâmiyet hâkim olsun da biz çöpçü olalım’ demek lazım. Ama Müslümanların âkibeti iyi olur, kâfirlerin sonu cehennem olduktan sonra dünyalıkları ne fayda eder. Rûhu’l-beyan’da bir kıssa var: ‘Bir Müslümanla bir kâfir balık avına çıkmışlar, kâfir tenekeyi balıkla doldurmuş, Müslüman da akşama kadar bir balık avlamış, o da denize kaçmış. Müslümanın görevli meleği buna üzülmüş, o zaman Allâh-u Te‘âlâ ona ikisinin ahirette gideceği yerleri gösterince onun meleği: “Bunun sonu buysa hiç balık avlamasa ne zarar eder, kâfirin sonu da böyle cehennem ise tuttuğu balıklar ne fayda eder’ demiş” buyurdu.

Görüşmelerimizde daha birçok sual cevap yer almaktaysa da, şu an için sizi alâkadar eden konuları bundan ibaret görüyoruz ve Üstadımız Hazretlerini çok sevmekle kurtuluş ümit ediyoruz. Görüşmelerimizin birinde: “Dua edin, sizi sevmekle kurtulalım” dediğimde cevaben buyurduğu: “Mevlâ kurtarsın hepimizi” duasıyla, hepinizi Allâh-u Te‘âlâ’nın hıfzına ve Üstadımız Hazretlerinin himmetine emanet ediyorum.

Ahmet Mahmut Ünlü, Cüppeli Hocaefendi (Arifan dergisi) (http://www.arifandergisi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=546)

.:Ali'y-ül Murtaza:.
23.02.2009, 18:36
Merv şehri kâdısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızı isteyince hiç birine vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi, Mübârek'ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı.


Efendisi;


"Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten kendini alamadı.


Mübârek;


"Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verdi.


Bağ sâhibi;


"Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun." diye çıkıştı.


Mübârek onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu.


Efendisi;


"Niçin onlardan yemedin?" deyince;


"Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhâfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?" cevâbını verdi.


Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâ karşılaşmıştı. Mübârek'in bu hâline hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini çok sevmişti. Kölesine dönerek; "Sana bir şey soracağım." diye söze başladı. Sonra; "Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?" diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi:


"Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için; câhiliyye devrinde soya sopa; yahûdîler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında dindârlığa, Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamânımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç."


Bunun üzerine efendisi:


"Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal, emânet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum." dedi.


O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna râzı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kâdı kararlı idi. "Kalk eve gidelim." dedi.


Eve varınca hanımına;


"Bu sâlih, dindâr, takvâ sâhibi bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?" deyince, hanımı;


"Sen bilirsin, fakat bir de kıza soralım." cevabını verdi.


Anne durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı olduğunu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına gitmiyordu. Bu hâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr olunca dayanamadı;


"Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kâdı;


"Ey Mübârek! Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?" demekten kendini alamadı. Buna karşılık dâmâd:


"Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize nâz etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamâna kadar bekledim ve ona helâl yemek yedirdim. Belki Allahü teâlâ bize sâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur." dedi.
Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece dikkat ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi.

Münzevi
23.02.2009, 21:33
Aziz Muhterem Kardeşim...




Mademki İslam’ın her derdine razı olduğunu bildiriyorsun,







bu müjdenle bize aşk ve şevk veriyorsun,







O halde iyi dinle:







VAZİFEN,







dikenler arasında güller toplayacaksın.







Ayağın çıplaktır,batacak.







Elin açıktır, ısıracak.







BUNA SEVİNECEKSİN.







Firavunlar kucağında büyüyen çocuk Musa’ları safına alacaksın.







Aldığın için dövecekler.







Konuştuğun için zindana koyacaklar,







SEVİNECEKSİN.







Çöllere sürülürsen kanınla ağaç yetiştireceksin.







Kutuplara sürülürsen, ısınla sebze yetiştireceksin.







Yeşilliği sevmeyenler olacak.







Yakacaklar,yıkacaklar.







Sen bunu







SABIRLA SEYREDECEKSİN.







Karanlık zindanlara salarlarsa;ışık,







paslı vicdanları görürsen;ümit,







imansız kalplere rastlarsan







NURvereceksin.







Sen verdiğin içinsuç,







sen getirdiğin içinceza,







sen konuştuğun içinmahkum olacaksın.







Ve buna







**_ŞÜKREDECEKSİN._**







Anadan,yardan,serden ayrılacaksın.







Candan,gönülden Kur’an’a sarılacaksın.







Damla iken deniz,







nefes iken tayfun olacaksın.







Derdini yazmak için derini kağıt,







kanını mürekkep edeceksin.







Kimse ile görüştürmezlerse,







mecnun olup çöllere düşeceksin.







Leyla arar gibi NUR arayanları bulacaksın.







Bulamazsan







ÜZÜLMÜYECEKSİN







MAKAMLAR,SERVETLERverirlerse,







NEFSİNİ UNUTACAKSIN.







Yalan,iftira,çamur fırtınasına tutulursan,







HİSSİYATINI TERK EDECEKSİN...







Önüne demirden set yaparlarsa,dişinle deleceksin.







Dağları toptan oymak gerekirse, iğne ile oyacaksın.







Unutma!







Nerede olursan ol;







küfrün ve cehlin ta temelini çürüteceksin.







Bir gün Kur’an etrafında surların yıkıldığını görürsen;







hemen kemiklerini taş,etlerini harç, kanını da su edeceksin.







Etrafına ilimden,irfandan,faziletten ahlaktan kaleler dikeceksin.







Kaleler,fedailer ister.







Nasıl nasıl sende içinde







FEDAİ OLACAKSIN.







Bu mektubu okuyunca,







Mesneviyi okuyan Yunus Emre gibi “Uzun olmuş” diyeceksin. O’nun gibi ben olsa idim:







“Ete kemiğe bürünürdüm. Yunus diye görünürdüm.”







Derdim dediği gibi, sen de ne lüzum vardı uzun uzun saymağa, kısaca







“KURAN TALEBESİ OLACAKSIN”







deseydin yeterdi,diyeceksin.







Haklısın.







Zira,İslam yoluna giren;







bilir ki,







bu yol kıldan ince kılıçtan keskindir.







Her kişinin değil,







Er kişinin yoludur.







Seni bütün ruhu canımla kucaklar,gözlerinden öper,







dualarına mukabele eder,







Allahın rızası dairesinde buluşmak üzere mektubuma son verirken,







delalete düşen din kardeşlerimin,







kısa bir zamanda sizin gibi hidayete ermelerini







Cenab-ı Vacib-ül Vücud olan Hazret-i Allah’tan niyaz eylerim.







Amin.Amin.Amin.




http://www.istikamet.eu/showthread.php?t=5424&highlight=Anadan%2Cyardan%2Cserden+ayr%FDlacaks%FD n (http://www.istikamet.eu/showthread.php?t=5424&highlight=Anadan%2Cyardan%2Cserden+ayr%FDlacaks%FD n)


bu konu malesef mevcut

.:Ali'y-ül Murtaza:.
24.02.2009, 10:20
biraz çaresizlik, biraz sevgiyi özümseyememek, biraz yorgunluk, biraz suskunluk, biraz yârsızlıktan alınan yaralar…biraz…biraz..bir-az…bir! az mı kaldı çok mu az?
uzaklığını kendim çiziyorum; ufka bakan gözlerimi kısıyorum sanırım ve küçülüyor ufuk gözümde…küçültüyorum, büyük olan’ı..küçük değerleri atfedip, zulmediyorum belki de güzel’e…
ah yakınlığın! ah yanarak serinlemek! ah ibrahimî bir cesaret; eşyanın nemrutluğuna karşı..ah yar yüzü; ağyâr’dan vazgeçebilmem yolunda en vefalı dost! aşk’ın burağı..ah yâr yüzü! sîmam, sâcide vasfında olmalı bilirim; sana dönebilmek için.. ah yâr yüzü! uzaklığına “ âh” ederiz biz…
bir gelsen şu dünyama;
yüreğimde tufan var;gemim su alıyor. bir nûh sabrıyla anlatmıştı oysa yüreğim seni bana; dinlemediğim her sözün sonsuzluğunda boğuluyorum…
yüreğimde tufan var; cûdi’yi gözlerim..bir inşirah! bir başlangıç, yeni bir nesille!
bir gelsen şu dünyama;
çölün orta yerinde beklemekteyim kuyudan birileri çıkaracak beni diye; ama yûsuf iffetiyle arınmalı önce..yakub duasıyla çekilmeli kuyudan…
aklım, züleyha’nın imtihanını yaşatır yüreğime; yûsuf bildiğime eza eder…
bir gelsen şu dünyama;
sevbân(r.a) misali gözlerinin içine bir bakabilsem; sevdiğimi söyleyebilsem..razıyım efendim dağlardan selin güldür güldür gelişi gibi hüznün gelmesine; saadet asrında bir bilâl masûmiyetiyle yaşarsam hüzün nedir ki…hüzün gidişindir; o zaman sözlerim
”siyah gözlerine beni de götür / artık bu yerlere sığamıyorum” olur…

bir gelsen şu dünyama,
dizine dizimi yaslayıp, dilime zikri telkin edişini bir yaşasam fedâ edebilirim var-larımı...anamı, babamı, sevgimi ifade ettiğim herkesi...
gelsen de, ahvâlime öteleri gören nazarınla nazar kılsan, benim sevdalarıma bir yol çizsen; ben, kayboluyorum kendi bildiğim yollarda, yüreğimin kıvrımlarında, yüreğimde yer verdiğim insanların fikirlerinde...
kayboluyorum sevdalarımın derinliğinde, boyutunu ferasetsiz nazarlarla çiziyorum da hikmetten yoksun kalıyor değerli bildiğim haller...
bir gelsen şu dünyama,
aşk nasıl yaşanırmış bir görsem...
bir yaşasam...
kurtulacağım şu ikilikten...
bir gelsen şu dünyama ;
beni utandırmadan,
beni uyandırırcasına,
beni bağrına basarcasına

FETİHMESCİDİM
24.02.2009, 10:48
Her tarafımız ateşten çember olsa, yukarıdan aşağı belalar mukabil olsa Allah’tan vazgeçmek asla ve asla kati caiz değildir. Mevla bizi kitler tabiatı kitler, sebeblere iş gördürme, sebeblere iş gördürme gücünü veren Allah (cc) Sırrı mahcubunda diyor ki İbrahim (a.s.) Nemrut bir hayvan derisine gırtlağına kadar böyle bir kafası dışarı kaldı. Ateşin içine koydu onu neticede yanıp gidecek. O an Cibril’i emin geldi. Dedi Ey İbrahim Allah’ın sana selamı var. Cenab-ı hak diyor ki Cebrahim İbrahim’e söyle şu an bir şeye ihtiyacı var mı? bir şeye ihtiyacın varsa hemen kabul edecek. İbrahim (a.s.) dedi ki: Cenab-ı Hak bugüne kadar kulunun neye ihtiyacını bilen Allah bugün neye ihtiyacı olduğunu bilmekten aciz mi kaldı?
Yanar o kûni ferden veselamen ala İbrahim. Ateş artık bundan sonra yakma İbrahim’i. Ateş sen bundan sonra İbrahim’e bahar ol serinlik ol dedi. Cenab-ı Hak (c.c.) O Allah öyle bir Allah’tır. Burada İmamı Rabbani’nin ekseninden gidecek olsak var ya yürek dayanmıyor bunu anlatmaya. Zaman zaman afedersiniz hanımlar gibi ağladığımızı yadırgamayın. Benim yüreğim İslamiyeti anlatmaya dayanmıyor. Bir yere kadar aha ihi gidiyoruz, ondan öteye yakıyor ben size bir şey söylesem inkar etmezsiniz değil mi, şu an siz var ya ayaklarınız yere basmıyor haberiniz olsun. Siz var ya oturduğunuz yerde oturmuyorsunuz. Şu an siz var ya meleklerin kanatlarında duruyorsunuz haberiniz olsun.
Rasulü Ekrem (sav) buyuruyor ki bir insan bir ilim meclisine gitse Allah (cc) onlardan o kadar razı oluyor ki Mevla onlardan o kadar razı oluyor ki meleklere emrediyor diyor ki gidin falan köye toplanmış onlar beni konuşuyor, ayaklarının altına kanatları serin bakalım. Yarın mahşerde Allah (c.c) kalkıp da nerde namaz kılanlar diye hitap etmeyecek. Nerde tavaf edenler diye hitap etmeyecek. Nerde hacılar diye hitab etmeyecek. Nerde benim için birbirlerini seven cici kullarım nerde benim rıza ve hoşnutluğumu elde etmek için bir araya gelip oturan cici kullarım. Nerde birbirlerini benim rızam için ziyaret eden cici kullarım. Nerde benim için birbirlerinde fani olan kullarım. Bundan birkaç sene önce hacıya gelmiştim baktım iki hacımız dövüşüyor. Ondan sonra biri öbürüne neler neler söylüyor, bağıran dedi ki o adama, o zavallıya, bana bak dedi gözünün üstüne bir tane korsam dedi lan seni bitiririm dedi. Hacım dedi ver senin şu yumruğunu öpeyim. Yıktı beni yıktı bitirdi. Hacım yumruğunu öpeyim dedi vur dedi. Bu güzelliklerin hepsi Muhammed Mustafa (sav) dan geliyor. Namazı Ebanlefe yürüyo, istemeyerek kolu dokundu birine adam döndüğü gibi bir tane patlattı. Namazı Ebanefe’ye parmaklarının izleri yüzlerinde kaldı. Döndü dedi ki bana bak dedi yani bana vurdun dedi. Ben kasden bir şey yapmadım. Hata ile oldu. Sen bana şamar attın dedi. Bunun intikamını almaya gücüm yeter. Ama bir sana vurmuycam dedi, istikam almıycam, ikincisi Allah yarın beni cennete korsa dedi, bakacam içeriye eğer ordaysan ben de cennete gircem, eğer koymadıysa girmiycem cennete dedi. Analar bir daha böyle evlatlar doğurmaz. Allahım düyadayken birisi bana tokat attı, hakkımı helal ettim onu da alırsan cennetine öyle gireceğim. Tezbiretül Hamiyye’de yazar ki fakirin biri bir zengine gelmiş bir şey istemiş. Fakirin elinde bir sopa var, ucunda sivri bir demir var. Öyle ikide bir konuşurken sopayı yere vururmuş. neticede sopayı vururken yanlışlıkla zenginin ayağına sapladı. Fakir farkında değil zengin bozuntuya vermedi. Sonra adam anlattı paraya şuna buna ihtiyacım var v.s. Fakir baktı ki demiri zenginin ayağına saplamış. Dedi ki zengine kusura bakma ben çok büyük edepsizlik yaptım. Senin canını yaktım. Benim anlamadığım bir şey var ben o demiri sapladım ayağına sen dedi niye bağırmadın ya. Sen niye bana iki tane patlatmadın ya. O zat diyor ki sen bana geldin ihtiyacım var dedin, derdin var bir şey istiycen bana o an bağırıp haykırsaydın sen ihtiyacını bana söylemeden gidecektin diyor. Onun için senin akıbetini düşündüm diyor. İhtiyacını görmeden göndermeyeyim diye acıyı çektim diyor. Analar böyle insan doğuramaz bir daha.

Münzevi
24.02.2009, 22:27
“Bismillah”her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın Lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır. Bismillah ne büyük tükenmez birkuvvet, ne çok bitmez birbereketolduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle!. Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himeyesine girsin. Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur…

Mütevazii, bir reisin ismini aldı.
Mağrur, almadı…

Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Birkâtıü’t-tarîka rast gelse, der:“Ben, filân reisin ismiyle gezerim.”Şakî defolur, ilişemez.Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür.

Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, târif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki:Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, Lisan-ı hâl ile Bismillah der. Öyle mi?

Evet, nasıl ki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, Bismillah der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur. Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yi Mûsâ (A.S.)gibi 1emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer a’zâ-yi İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı âyetini okuyorlar.
Mâdem her şey mânen Bismillah der. Allah namına, Allah’ın ni’metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız…

Risale-i Nur'larla tanıştığımdan beri 1.Söz'ü hep okurum ve çokta keyif alırım...Her okuduğumda ayrı bir tat ayrı bir lezzet veriyor gerçekten...Bir kısmını paylaştım...Dikkat ederek okursanız gerçekten çok antika noktalar olduğunu göreceksiniz...

ARAL
24.02.2009, 22:57
fetihmescidim ve mehmet salih kardeşlerimizin konularını inşaALLAH haftaya ekliyelim


birde değerli kardeşlerimiz konularınızın sadece linkini buraya vermeniz yeterlidir

Münzevi
24.02.2009, 22:59
fetihmescidim ve mehmet salih kardeşlerimizin konularını inşaALLAH haftaya ekliyelim


:-020 hocam o nerden çıktı yha

ARAL
24.02.2009, 23:02
:-020 hocam o nerden çıktı yha

mehmet salih kardeşim diğer yarışmamız başlayalı 2 gün oldu oylama devam ediyor 5 kişi oy vermiş o yüzden uygun olur diye düşündüm talep ederseniz ekleriz inşaALLAH

Münzevi
24.02.2009, 23:05
mehmet salih kardeşim diğer yarışmamız başlayalı 2 gün oldu oylama devam ediyor 5 kişi oy vermiş o yüzden uygun olur diye düşündüm talep ederseniz ekleriz inşaALLAH

peki hocam siz öle uygun görmüşseniz öle olsun sorun değil...selametle ;)

FETİHMESCİDİM
24.02.2009, 23:24
SORUN OLMAZ BENİM İÇİN ARAL KARDEŞ NASIL UYGUN GÖRÜRSENİZ O ŞEKİLDE OLSUN İNŞ

canyürekli
03.03.2009, 21:48
Sevgili kardeşlerim gecen haftanın konusu belirlenmiştir. Kazanan kardeşimizi tekrar kutluyorum, bu haftanın en güzel konusuna geçelim haydi kardeşlerim sizde en güzel konunuzu seçip buraya ekleyin.

VuSLaT_
03.03.2009, 23:05
Verdiğin acılar için sana şükürler olsun ALLAH’ım!




Gün gelecek ALLAH’a bana yaşattığı bu sıkıntılar için şükredeceğimi biliyorum” demişti bir arkadaşım. Belki de hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Zorlukların insana ne kadar büyük dersler verdiğini uzun uzun konuşmuştuk. Bir acının öğrettiğini bin kahkahanın öğretemeyeceği üzerine birçok örnekler vermiştik o konuşmamızda.

Aradan iki yıla yakın bir zaman geçince arkadaşımın haklı çıktığını gördük. O günlerin acı görünen olaylarının, kendisine ne kadar büyük kapılar açtığını gördükçe “verdiğin acılar için sana şükürler olsun ALLAH’ım!” demeye başladı.

Gündüzleri fırsat buldukça bir araya geldiğimiz arkadaşıma o günlerde aşağıdaki hikayeyi yollamıştım.

“Strese girenin imanından şüphe ederim!” başlıklı yazımı anlamayan ve/veya yanlış anlayan arkadaşlar umarım bu sefer beni doğru anlarlar.

* * * * * * *
Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.

“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

“Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.

Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.

“Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

“Henüz değil!”

“Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek”

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

“Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”

“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.

“Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

“Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”

“Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

“Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”

Ona “Evet” dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”

“Evet bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.

Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.

Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.

Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.

Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

“Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!

Bana zarar vereceğini düşündüm.

Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.

Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.

Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…

Teşekkür ederim.”

* * * * * *

Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir. Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…

Sait ÇAMLICA

Eğitimci – Yazar

~¤İsLaM¤~
04.03.2009, 11:54
http://www.istikamet.eu/showthread.php?t=32758 (http://www.istikamet.eu/showthread.php?t=32758):-055

SeLaMeT
04.03.2009, 16:27
Ey Filistinli Kardeşim!..

Sen ki ALLAHın seçkin ve iman’lı kulu. Sen ki haklı davanın yürekli insanı. Sen ki gövdesini kurşunlara siper eden Müslüman. Her şeyin en iyisini bilen Mevlamıza binlerce defa şükürler olsun. Bu dava da mertebelerin en yükseği Şehitlik mertebesi hakkın, Cennet mekanın olsun…

Bizler sabahın erken saatlerinde yatağımızda miskin, miskin yatarken! Sen her sabah siperlerde ve sığınıklarda, Kurşun ve bomba sesi ile kalkıp yüreğindeki ALLAH aşkı ile, Mevlay’ı zikrediyorsun. Bizler; Geleceğimiz, eğitimimiz, kariyerimiz derken. Sen; İman’ım, Vatan’ım, Mukaddes’i değerim diyerek koca israil tanklarına taşlarla karşılık vermektesin… Biz haklı davanda yanında saf tutamadık hakkını helal et. Biz dünya işlerinden, her gün bir yakınının Şehit edilmesine engel olamadık hakkını helal et…

Sen ki; Bu din ve savunduğun değerler için Şehit edilen insan. Mevlam bizlerin de, senin yanında saf tutmasını nasip etsin. Mevlam bizede senin cesaret ve imanın’ı nasip etsin… Biz Müslüman kardeşlerin olarak sana layık olamadık hakkını helal et… Sen açlıkla nefsini imtihan ederken, Biz sana sıkılan merminin ödemesini evimize siyonistlerin mallarını sokup tüketerek sağladık. Haklı davanda, sana layık olamadık hakkını helal et…

Unutma!
Sen mertebelerin en yükseğinin sahibi,
Peygamberlerin arkadaşı, cennet ortağısın,
Sen bir müslümanın imreneceği iman’a sahip, ölümü kurtuluş ve yaradanına kavuşma olarak bilensin. Mevlam herşeyin hayırlısını bilen ve nasip edendir.

Hakkını Helal Et ...

canyürekli
05.03.2009, 20:45
kardeşlerim beş adet konu kalmış eklemek isteyen kardeşlerimiz hemen eklesin yarışmayı başlatalım.

SiNa
05.03.2009, 22:02
GAFLETİMİZ!!!!! aczimizi fakrımızı düşünmeye fırsat vermiyor ki....
Hayatta iken çok önemli roller üstlenmiş insanlar,öldüklerin de bir anda önemsiz oluveriyorlar....
Halbuki daha dün ,neredeyse tüm dünya ,önünde el-pençe divan duruyordu....
VAH ZAVALLI ÖLÜCÜK!!!!!!!
Yattığı tabut içinde öyle aciz ki hükmünü kimselere geçiremiyor,dediğini yaptıramıyor.
İstedikleri gibi ittiriyorlar,kaktırıyolar,çekiştiriyolar ,kimi tabutun başından,kimi ayağından kaldırıyolar...
Cenazenin başında saf tutanlar KARA GÖZLÜKLÜ....
Kara gözlükler neye yarıyor?
Akrabalarının gözyaşını saklamayımı,
yoksa sevinçlerini gizlemeyimi?
Ölüm Hak, miras helal !Vakit miras taksimi
Gecesini gündüzüne katmış,çalışmış çabalamış,
tam rahat edeceği anda AZRAİL kapısını çalmış...
Yığınak yaptığı malı akrabalarına kalmış...
BEKLİYOLAR....Bir an önce gömülsede malını paylaşsalar....
Ona kalansa dünyadan ,bir kaç metre patiska......
Aslında makamı ,mevkisi ne olursa olsun insanoğlu hep acizdir;
BUNU FARK ETMEK İÇİN İLLE İLAHİ TOKAT YEMEK YADA AZRAİLLE BURUN BURUNA GELMEMİZMİ GEREKİR??????

canyürekli
06.03.2009, 19:12
kardeşlerim son dört konu ekleyelim

şehadete vurgun
06.03.2009, 19:29
Vurgun olduğum her şeyde ölümün esintisi var.Hem koşar hem ağlar ya
insan…Bir kayıptır varlığım.Bulunmamaya yeminli, aranmaya hevesli…ne aramaya ne de bulamamaya hazır yüregim!
Geçmişe verebileceğin hiçbir şey yoktur ve gelecekten alabileceklerin
sınırsızdır.Hangi kavram sonsuz yaşanabilir ki? Hiçbir nesnenin,varlığın,var
olanın ya da olmayanın sınırsızı yoktur. Her tuttuğun dalın bir ömrü vardır.
Belki de tuttuğun dallar,dar ağacı için adımlık basamaklarındır. Her şey
sonludur tıpkı senin gibi.hiç ölmeyecekmiş gibi yaşasan da, Azrail'le
karşılaşmama imkanın yoktur!
Bu günün anlamı nedir? Ne yapman gerektiğini bile düşünürken kaybettiğin
zamanin farkında mısın? Yarınların kaygısıyla anını tüketmektesin aslında.
Ve hiçbir zaman o beklediğin 'yarın' gelmeyecektir. Eğer yaşamaksa niyetin
sadece bulunduğun zaman dilimini değerlendirmelisin. Ecel baş ucunda göz
hapsine tutmakta seni. Öleceğini hatırla ve ertelediin her planını simdiye
al. Nedamete yenik düşmesin yüreğin. Ukte kalmasın içinde.

Ve yetmeyen zamandan şikayetçisindir her zaman. Peki sen hiç zamana
yettiğini düşündün mü?!

Ürettiğin korkuların, tükettiğin tutkularına sebep olur.kaçan
fırsatların ardından korktuğuna mı yanarsın, cesaretsizliğine mi? Hayatı
muamma görürsün. Ne kendi yaşantına ne de bir baskasınınkine tanım
yapamazsın! Bilmece gibi çözmeye çalışırsın kaderi. Tüm bu uğraşlarının
içinde eline geçen tek şey kayıplarındır. Ve kendini 'kayıp kentin kayıp
ruhu' olarak görmeye başlarsın. Umudun, hevesin… her şeyi yitirirsin.
Yitersin, sinersin, örselenmiş ruhunla avunursun. Bilirsin ve haykırırcasına
'Keşke yetirmeyi bilseydim!' dersin.
İsyanlarını sayarsın;her adımın isyankarmış meğer. Keşkelerin bir yığın
gibi önünde durur. Kurcalarsın her birini. Yeniden canlanmak geriye dönmek
istersin. Aslında geçmisteki ahmaklığın hala üzerindedir. Çünkü geridekine
özenmiş olman hep ilerisini kaybettirmiştir sana.
Neden kimse beni uyarmadı diye hiddetlenirsin. Tek yaptığın da
öfklenmektir zaten. Kayıpların ısrarla mütevaziliği, dinginligi haykırırken
görmemezlilkten gelirsin. Körlük sarmalamıştır bedenini. Geriye kalan ömrünü
şimdiden heba edersin!
İmkansızlıgı arzuladığın zamanlar geliverir aklna. Hedeflerin uğruna es
geçtiğin sevdiklerini düşünürsün. Aslında sevdiklerim diye adlandırdıklarını.

Çünkü sevgi uğruna çaba göstermediğinin farkına varırsın.
Kusursuzluk zehir misali kanına girmiştir. Ardından doyumsuzluk mikrobuna
bulaşmıssındır. Tüm bu duygular içinde duyarsızlaşırsın.Şimdi sol yanındaki
taş ağir gelir bedenine!
Vefasızlığın çarpa yüzüne hançer misali. Umarsızca koştuğun yollardaki
papatyaların gözyaşlarıyla ıslanır saçların. Ağlamak uğruna akıtabileceğin
bir damla yaşın bile yoktur. Burkulur için, pişmanlıkların karanlık gölgeler
gibi üzerine yürür. Ölmeyi arzularsın, ama çok geçtir artık. Çünkü sen zaten bir ÖLÜSÜNDÜR!
6/3/2009
05 30

ARAL
06.03.2009, 20:48
http://www.istikamet.eu/showthread.php?t=29581 (http://www.istikamet.eu/showthread.php?t=29581)

nekre
07.03.2009, 07:46
"Kendinizi sürekli kederli ve ağlamaklı hissediyorsanız, sizin için gülmek anlamsızsa...
Sürekli ağlıyorsanız...
Şu dünyadaki her şey size boş ve anlamsız geliyorsa, artık dünyanın nimetlerinden zevk almıyor/alamıyorsanız...

Kendinizi beğenmiyor, üstelik değersiz, önemsiz hissediyorsanız...
Yalnız kalmak, insanlardan uzaklaşmak ve sürekli düşünmek istiyorsanız ve düşünüyorsanız...
Daima kendinizi yargılıyor üstelik bu yargılamanın sonucunda başkalarını suçlamak yerine hep kendinizi suçluyorsanız.
Uyuyamıyorsanız. Uykularınız allak bullak olduysa..."

Evet, tüm bunlar depresyonda olabilirsiniz demektir. Bu semptomların depresyona ait olduğunu bilmek için psikiyatrist olmamıza gerek yok! Ezberledik !

Depresyona girmemek için bize öğretilen öğretiler de hep aynıdır:

"Her daim hayattan,dünya nimetlerinden haz almalısın.
Ağlamak insanı yaşlandırır...
Gülmek, kahkaha atmak: "Kan basıncını yükseltir,
oksijenin vücutta homojen olarak dağılmasını sağlar,
kalbiniz daha iyi çarpar..." ruhunuzun birebir dostudur zaten..."

Tüm bunları bilimsel olarak da kanıtlıyorlar bize! Dünya tıp otoriteleri! .........
Biz de hayat amentüsü olarak kabul ediyoruz. işittik ve iman/itaat ettik!
Aksi , ne mümkündür diye!

Ve: "Hiçbir şekilde uykuların kaçmamalı.
Dünya yansa sana ne?
Sen keyfine bak! Huzurla uyumalısın.
Sen her zaman haklısın! Bırak kendini suçlamayı.
Bırak ve gülmene bak sen her daim.
Kalbine yazık yoksa! Hem neyi düşünüyorsun ki?
Onlar seni düşündüler mi?
Hayat önünde işte! Yaşa, yaşamana bak sen! Bi daha mı geleceksin bu dünyaya?
Sen mutlu olmalısın! Hiçbir şey senin keyfini kaçırmamalı...
Sensin önemli olan! Sen!.."

Eğer tüm bu telkinlere/öğretilere rağmen kendinizi böyle hissetmiyorsanız sizi 'hasta, depresif vak'a' diye tanımlarlar.
Ve psikiyatrist yardım almanızı salık verirler...

Şimdi bildiğimiz, ezberlediğimiz bu anlamdaki tüm öğretileri unutsak. Asrı saadete dönsek!..
Batıdan doğuya yani güneşe dönsek yüzümüzü. Alemleri aydınlatan o güneşe, o nura, Resulullaha bir dönsek. Yani bakmamız gereken yegane numuneye...

Hayatına yeniden bir baksak... ...........
Hatırlasak yeniden, o kahkahayla gülen ashabına hitaben: "Neye gülüyorsunuz, cennetle mi müjdelendiniz?" diyen sitemkar sözlerini... (heyhaattt!!! )

Gelmiş geçmiş bütün günahları bağışlanmış, cehennem ona haram edilmiş olduğu halde hiç kahkaha atmayışını hatırlasak.

En fazla mübarek dişlerini gösterecek kadar tebessüm ettiğini...

Hallerine bir baksak yeniden; her daim hüzünlü ve ağlamaklı olan hallerine...

Düşünmelerine baksak...Hira'dan önce, Hira'dan sonraki halvetlerine ...
Ümmeti ümmeti diye ağlayan gözlerine...

"Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir" sözünü hatırlasak...

Uyuyamayışlarına bir baksak, uykularını kaçıran nedenlere ...

Ve, "ben" yerine "sen" önemlisin diyen hallerine bir baksak, sonra ashabına çevirsek gözümüzü...
"Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz " dediği ashabına bir baksak...

Mesela cennetle müjdelenen ashabının hallerine...

Bir baksak halimizden bir hal görecek miyiz hallerinde?...

Sanki onlar yerine biz müjdelenmişiz cennetle de!...

Ve bize öğretilen bütün kavramları yeniden gözden geçirsek...
Referans numunelerimizi, söylemlerimizi değiştirsek...

Hayat amentümüzü değiştirsek...
"Evet, gülmüyorum,gülemiyorum çünkü cennetle müjdelenmedim ki neye güleyim?" diyebilsek...
Uyuyamasak biraz... Uykularımız kaçsa...

Iştahımız kesilse... Ağlasak sürekli...

Düşünsek... kendimizi, ümmeti, akıbetimizi...

Dünya zevk vermese biraz...

Yani kısaca İnadına depresyona girsek ...

canyürekli
07.03.2009, 12:49
son iki konu ekleyelim kardeşlerim.

eNs
07.03.2009, 13:02
:-032Hepsi cok guzel konular:-046

.:Ali'y-ül Murtaza:.
07.03.2009, 20:52
SENI LAYIKI İLE ANLAYAMADIK YA RESULULLAH...


Sünnet denilince aklımıza iki şey geldi.
Biri, erkek çocukların düğün töreni.
Diğeri, tabaktaki son kırıntıları sıyırmak.

Nefisle olan cihad, büyük cihaddır dedin.
Çekildik kabuğumuza, sabahlara kadar namaz kıldık,tesbih çektik.
Kapadık gözlerimizi, kulaklarımızı zulme, küfre, isyana.
Ama bastımı biri cübbemizin ucuna, aslan kesildik, kükredik,
Unutuverdik nefisle olan cihadı.

Müminlere sıkıntı veren şeyleri yollarından kaldırın dedin.
Taş, toprak, diken temizledik yollardan.
İnsanları, ALLAH'a (cc) götüren yollardaki engelleri kaldırmak,
Olduğunu idrak edemedik, sözlerindeki hikmetin.
Bir engelde biz olduk, yolun tam ortasına oturduk.
Siz doğrusunuz, haklısınız dedik çalışana, çırpınana.
Sonra onlar az dedik, çoklar diye aldandık batıla.

Müminler kardeştirler dedin.
Biz sadece kendi cemaatimizi kardeş bildik.
İhvan dedik, abi dedik, kardeş dedik.
Olamadık asla bir evin tuğlaları gibi.
Herbiri ayrı bir duvar mezarlığına döndük.
Gözlerinin içine baka-baka yalan söyledik.
Sizi seviyorum dedik, sonra küfür ettik arkasından.

Kişi sevdiği ile beraberdir dedin.
Biz hep seni sevdiğimizi söyledik.
Ama sevmedik seni hakkıyla seveni.
Senin sevdiklerini de sevmedik.
Ebu Cehil'in yeni versiyonlarını baş tacı ettikte,
Arkasından Şefaat Ya Resulullah dedik.

Sade yaşayın dedin, örnek de oldun yaşantınla.
Ama biz evlerimizi eşya ile doldurduk.
Oyun alanı kalmadı çocuklarımıza.
Para yetiştiremiyoruz ıvıra-zıvıra.

Kalbin, maneviyatın, niyetin önemini anlattın.
Rabbimizin kalblere baktığını söyledin.
Bana benzeyin, beni örnek alın dedin.
Dışımızla öyle sana benzedik ki,
Kaportaya bak, Maşaallah dediler.
Motorlar yağ yaka-yaka, gezindik ortalarda.

Az ye, az iç, az uyu, az konuş dedin.
Göbekler bir karış ileriden gider oldu hacının-hocanın.
Buzdolapları ağzına kadar dolu çeşit-çeşit içecekle.
Öğlen vaktine kadar yatıyoruz inadına.
Mangalda kül bırakmıyoruz konuşurken.
Susturamıyorlar bilenide, bilmeyenide.
Hele birde damarımıza dokunmuşlarsa...

Zorlaştırmayın, nefret ettirmeyin, müjdeleyin dedin.
Kılı-kırk yardık, ruhsatları unuttuk, azamete baktık.
O' nu anlattık, ulaşılması güç kaf dağı zannetti dinleyenler.
Ellerde sigara, dondurma, ağızlarda sakız, kirli sakal,
Buruşuk elbise ile gezdik sokaklarda.
Başörtüsü ile flört ettik meydanlarda.
Sanayağ yiyenin ikramını almadık.
Bize yan bakanın kapısını açmadık.
Unuttuk, Ebu-Cehil'e bile tam yediyüz kere gittiğini.
Cehennemle öyle bir korkuttuk ki, cennette yer kalmadı.
İyi ki bizde değil cennetin anahtarı.
Elimizde damga, damgaladık önümüze geleni.
Öyle nefret ettirdik ki kendimizden.
Siz cennette iseniz, ben cehenneme gideyim diyenler oldu.
Kaş yapayım derken, gözlerini çıkardık.

SENİ LAYIKI İLE ANLAYAMADIK YA RESULULLAH...