PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : derin YARA.2.



ukubat
29.03.2007, 13:21
İngiliz, Alman, Fransız, ve bizzat Rusların Kafkasya muharebelerine ait yazdıkları bütün tarihler, harp yaraları ve kırık, çıkık tedavisinde emsalsiz bir hazakat gösteren Kafkas cerrahlığından derin hayranlıklarla bahsetmekte ve birçok ağır yaralı Rus zabitlerinin kendi doktor ve cerrahlarının ümit kestikleri yaralarını bu yerli cerrahların tedaviye muvaffak olduklarını haber vermektedirler.

Bu yerli cerrahların piri olan Abdülaziz'in balmumu, katran ve tereyağını karıştırarak yaptığı sargı muşambalarının ve merhemlerinin içine kattığı hayat iksirini dağlarda yetişen bir otlardan ve köklerden çıkardığı biliniyorsa da cinsini, nevini ve formülünü mukaddes bir sır gibi son nefesine kadar gizli tuttuğu için bu can kurtaran devaların içyüzü düşman ve dost bütün cerrahlık alemine meçhul kalmıştır.

Rus cerrahlık aleminin havsalasına sığmayan mühim bir nokta da kendi kendine biten kır çiçekleri gibi dağlarda yetişen bu yerli cerrahların en tehlikeli ameliyatları yapmakta asla tereddüt göstermemelerini ve şaşırtıcı bir muvaffakiyet ve süratle başarmaları keyfiyetiydi. Hele bu mühim ameliyatları yaparken kendi kamalarında başka hiçbir bıçak ve alet kullanmaya lüzum görmemelerine ecnebi cerrahlar bir türlü akıl ve sır erdiremiyorlardı.
Dağlar Allah'a şükretsinler ki Şamil'in vücudunu kaplayan o ölüm yaralarının ve korkunç kırıklarının tedavisi, dağların o sihirli cerrahlığının en büyük dahisi ve en ince artisti olan Abdülaziz gibi bir üstada düşmüştü.

Dağıstan'ın o büyük ve eşsiz cerrahı, kendine has olan sanatındaki olanca maharetini göstererek Şamili muhakkak bir ölümün pençesinden tamamıyla kurtarmaya muvaffak olmuştur. Şamil, kendine gelip gözlerini açtığı vakit kederli olan anası Baho'yu başucunda bulmuştu. Evladının başından tam yirmi beş gün geceli gündüzlü ayrılmayan ve gözlerine uyku girmeyen annenin, Şamil'in gözlerindeki ilk hayat ışığını görünce üzüntüden iki büklüm olan beli doğruldu, gözlerinin içi güldü, ve dualı dudakları titreye titreye başı secdeye düştü. Şamil, gözlerini açar açmaz deri ve rüyalı bir uykudan uyanmış gibi olmuştu. Anasına baktı ve :
- "Anam, namaz vakti geçti mi ?" diye sordu:
Kadıncağız ne cevap vereceğini şaşırmıştı. Oğlu üzülüp telaş etmesin diye:
- "Zarar yok, kaza edersin yavrum" diye müphem bir cevap yetiştirmişti.

Halbuki Şamilin ölüm uykusu tam yirmi beş gün sürmüş ve bu uykunun üzerinden yüz yirmi beş vakit namaz geçmişti. Ana evladına ve ümmet müstakbel imamına tekrar kavuştuğu için gamlı gönüller ve efkarlı dağlar kurtuluş yenliklerine hazırlanırken, hiç beklenmeyen kara bir haber tekrar ruhları karartmış, ortalığı ölüm kasaveti çöktürmüştü.
Şamilin, hastalığı birdenbire şiddetle nüksetmiş ve serdar tekrar kendinden geçmişti. Aylarca süren ve Şamili her an ölümle tehdit eden bu hale sebep olarak Dağıstanlılar arasında hüküm süren bir inanışa göre şu hadise gösteriliyor:

Şamilin, ilk nekahet günlerinde hemşiresi Mesede Gimri köyünden kurtarıp kaçırmaya muvaffak olduğu mücevherlerle altın, gümüş, ziynet eşyasıyla birlikte imamın tedavi edilmekte olduğu köye gelmiş ve odasına girmiştir. Dağlılara bakılırsa Şamilin hastalığının tekrarlaması ve gittikçe ağırlaşması bu yüzden olmuştur. Çünkü onları itikadına göre mücevherat ve kıymetli madenler yaralı ve hastalar üzerinde çok fena ve öldürücü tesirler yapardı. Bu yüzdendir ki yaralı ve hastaların bulunduğu yere bu gibi ziynet ve servet eşyaları kokulmazdı.Sebebi ne olursa olsun, ortada korkunç bir hakikat vardı ki, Şamil tekrar ümitsiz bir ölüm yatağına serilmiş bulunuyordu. Dağıstan'ın ve Kafkas ihtilalinin bir numaralı kahramanı ve mürşidi ve Şamilin canından çok sevdiği, saydığı ve hayran olduğu büyük dava arkadaşı Gazi Muhammet, 1832 doğup büyüdüğü Gimri köyünde şehit düşmüş ve Şamil bu sefer de ölümleri yenmiş, fakat aylarca yatakta kalmıştı.Büyük vatan ve millet ihtilaline iki başbuğ ve iki imam vermiş olan Gimri, her şeyini kaybettikten sonra Alman kanı taşıyan ve aslı Avusturyalı olan düşman kumandanı General Klug Fon Klugenav, harabeye dönen köye hala korka korka ve bin ihtiyat tedbiriyle giriyordu.

İki duvar yığınının önünde sırt üstü yere serilmiş ve yüzünü Allah'ına çevirmiş muhteşem bir şehit cesedinin huzurunda irkilen general gözlerine bir türlü inanamıyordu.
Ölünün sağ pençesi, kan pıhtısı haline gelen bir kılıcın kabzasını kenetlemiş gibi sıkıyor, sol eli ile sakalını tutuyor ve dudakları mütemadiyen ve tatlı tatlı tebessüm eder gibi görünüyordu. General Kluk, kör ve korkak bir kurşunla, tesadüfen Dağıstan'ı tam kalbinden vurmuştu. Huzurunda ürpermeler geçirdiği yüce şehit bizzat Gazi Muhammet idi.
Kendini bildiği günden beri yıllarca ölümü önüne katıp kovalayan bu emsalsiz zafer pirine Tanrı ölümü yakıştıramazdı. Bütün dağlıların bu yoldaki sarsılmaz itikatlarını çürütmek ve bütün kaderini başbuğ ve imam olan Gaziye bağlamış bulunan Dağıstan'ı vicdanından vurmak için Çar kumandanı bu mübarek cesedi günlerce köy köy teşhir ettikten sonra Şamhal adlı Avar hanlığının merkezi olan Tarku'ya gönderip Burnava mevkiinin üst tarafındaki sırtlara gömdürdü.Petersburg'a ardı arkası kesilmeden müjdeler yağdırıyor, Çar sevincinden sarayına sığamıyordu.

Halbuki hayat ve ölümü hakkında hiçbir haber alınamayan Şamil dinlenen ve pek müthiş bir patlamaya hazırlanan korkunç bir yanardağ gibi günleri sayıyor, sayrılığının son dakikalarını geçiriyordu. Dağların hürriyeti uğrunda birçok kıymetli vücutlar ve hatta kutlu başlar düşmüştü. Fakat herkesin ruhuna hakim olan müşterek bir iman vardı ki:
Her şey düşebilir, İmam da, belki gökyüzü de çökebilir. Fakat ancak isyan ve ihtilal fikri daima ayakta kalmalıydı.