ukubat
29.03.2007, 13:23
İstanbul hükümeti nihayet Kafkasya sahillerine Karadeniz'den bir çıkarma yaparak taarruz etmeyi kabul edebilmiş ve Hasan Paşa isminde bir amiralin kumandası altında Türkiye'nin yardımına koşan kuvvetli bir Mısır filosu ile Osmanlı donanması, Karadeniz filosu kumandanı Kayserli Ahmed Paşanın kumandasında Karadeniz'e açıldı. Bu müttefik ve kardeş donanma, Kafkasya'nın Sohum sahillerine çıkaracağı yerli ve mükemmel bir kuvvetle oradaki müstahkem mevkileri, sahil istihkâmlarını zaptettikten sonra Çerkezistan'ın Abhazya mıntıkasını işgal edip Batum'a yürüyecekti. Bu donanmada Çerkes reislerinden Safer ve Nâmık Paşalarla Şâmil'in naibi Muhammed Emin de bulunuyordu. Kafkasya'ya yapılacak çıkarma hareketi için de altı top, yedi bin tüfek, iki bin kılıç, beş yüz fıçı barut, beş yüz sandık hartuç, yüz bin tüfek kurşunu, on bin okka kurşun, on beş bin okka tuz ve hayi miktar çakmak ve bol erzak alınmıştı.
Çok yazık ki bu donanma, yelken yol alıp hedefine doğru giderken Karadeniz'deki Müttefik İngiliz ve Fransız donanması kumandanları, bu hareketin büyük ehemmiyetini takdir edememişler, yahut da büyük bir gaflet eseri olarak bu kurtarıcı yolundan alıkoymuşlar ve Sivastopol'a götürerek içindeki silah ve mühimmatı oraya boşaltmışlardı.
Kafkasya yalnız müttefiklerin değil bütün dünyanın gözünü kamaştıracak kadar güzeldi ve zengindi. Bu zengin ve güzellik hazinesinin altın kapılarının Osmanlı donanması tarafından yalnız başına açılmasına bir türlü gönülleri razı olmayan İngiliz ve Fransız amiralleri, kendi hükümetlerinden aldıkları direktiflere bile kulak asmayarak Osmanlı donanmasının Kafkasya seferini akamete uğratmaya çalışıyor ve hiçten bahanelerle bu donanmanın hareketini mütemadiyen geciktirip duruyorlardı.
Bunun gibi bir çok Osmanlı Yardım seferi ne mani olunmuştu. Sultan Abdülmecid, Şâmil'in bütün ondokuzuncu asır Avrupası'nı ve İslâm dünyasını hayret ve hayranlıklara sürükleyen emsalsiz kahramanlığını takdir etmekle kalmamış , hatta o büyük takdirinin parlak bir nişanesi olan Kafkasya'nın bu hakiki başbuğuna ve dâhi reisine" Hanlar Hanı" diye imparatorlar imparatoru unvanına benziyen tantanalı bir paye tevcih ettiği gibi büyük nâibi ve temsilcisi Muhammed Emine'de beylerbeyi Paşalığı vermişti. Fakat buna rağmen Kafkasya'dan çoktan ayrılıp Türkiye'ye hicret etmiş olan ve Kafkasya'da hiçbir hüküm ve nüfuzları kalmamış olan Safer ve Behçet beyler ele alıp ilk plâna geçirmek ve Şâmil'in bütün Kafkasyalılar'ın yaptıklarını anlamamaktı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ezeli ve büyük düşmanını ekmeğine yağ süren bu sefih politikayı, çok garip ve dikkate şayandır ki, müttefik İngiliz ve Fransız siyasi ve askeri mahfilleri de desteklemekle kendilerine göre ayrı ayrı birer menfaat tasavvur ediyorlardı.
1854 senesi nisanının onuncu günü İngiltere ve Fransa'nın Rusya'ya resmen harb ilan ettikleri haberi İstanbul'a yetişip te Fransız donanmaları alay sancakları ile donanıp bu haberi coşkun şenliklerle tes'it ettikleri gün Edirne'de tam yirmi beş senedenberi sakin ve münzevî bir sürgün hayatı yaşayan bu Dağistanlı Safer Bey her nasılsa hatıra gelmiş ve derhal saraya çağrılmıştı.
Abdülmecid tarafından kendisine feriklik rütbesile birlikte Kafkasya'nın müstakbel halaskârı gibi muazzam bir rol verilmesine özü sözü doğru bu namuslu adam bile mânâ verememiş ve : "Vatanıma en büyük hizmeti ifa etmek fırsatına nail olduğum ve padişahımızın dünyalara bedel teveccüh ve yardımlarına, kahraman Türk donanmasının bilfiil ve muazzam himayesine mazhar bulunduğum bu mes'ut günde yazık ki benden beklenen mukaddes hizmeti yapabilecek bir halde değilim. Yaşım çok ilerlediği gibi bundan yirmi beş sene evvel Ruslara karşı yanyana harb ettiğim kahraman silâh ve gaza arkadaşlarımın da hepsi ya ölmüş, yahut ihtiyarlamış bulunuyorlar. Bugün Kafkasya'da beni tanıyan bile kalmadığından korkarım. Keşki bu fırsat elime on beş yirmi sene evvel geçmiş olsaydı" diye dostlarına yana yakıla dert yanmıştı.
Abdülme cid sarayı ve Reşid Paşa hükümeti o af ve tâmir kabul etmez hatayı bir çok acı hayat inkisarlarından sonra anladığı gibi Karadeniz'de müttefik İngiliz ve Fransız amiralleri de hiç tanımadıkları ve en küçük malûmata bile sahip olamadıkları Kafkasya'yı Türkiye'ye bırakmak istemiyerek bizzat kendileri halletmek sevdasına düşerek kendilerine meçhul olan bu memleketi yeni baştan tetkike kalkmışlardı. Kafkasya'da konuşulan sayısız lehçelerden bir tanesine bile vâkıf olmıyan bir takım yerli Rum ve Ermeni tercümanları vasıtasile koca Kafkasya'yı idare etmeğe kalkan ve bu yarım yamalak malûmatla kendi başına tehlikeli bir ihraç teşebbüsüne girişen bir İngiliz sefer heyeti, esefle haber verelim ki, bu büyük hatâyı ağır bir hezimet ve felâketle ödemeğe mecbur olmuştu.
Sonraları İngiliz bahriy esi birinci deniz lordu olan bir amiralin kumandası altında tertip ve kuvvetli bir donanmanın himayesinde Anapa civarında karaya çıkarılan bu kuvvetli ve zengin Komando, herkesten evvel Türkleri alâkadar eden bu hareketten Türkiye'yi haberdar etmeğe bile lüzum görmiyerek müstakil bir şekilde hareket ediyordu. Türkiye'yi kardeş , hâmi, halaskâr ve metbu olarak tanıyan ve hasretle bekliyen ahali bu İngiliz sefer heyetinin arasında Türk kuvvetlerinden eser bulunmadığını görünce fena halde kuşkulanarak adeta bitaraf bir vaziyet alıp dağlara çekilmiş ve İngiliz Komandosunu Rus ordusuyla baş başa ve yalnız bırakmıştı.
Sahile çıktıktan sonra donanmanın ateşi altında içerlere doğru hayli ilerleyen bu İngiliz sefer kuvveti yüksek dağlarda duraklayıp bekliyen kuvvetli bir Rus ordusu tarafından göğüslenmiş ve halktan yardım göremediği için derhal perişan olup panik halinde sahile doğru kaçmaya mecbur kalmıştı. Çok hazindir ki dağlara çekilip iki gâvur birbirini kırıyor diye bir acıklı sahneyi keyifli keyifli ahali, bu da yetmiyormuş gibi İngiliz kıtaları kaçarken dağlardan inerek hem Rusları, hem de İngilizleri şiddetli baskınlarla hırpalamışlar ve dehşetli bir yağmaya uğratmışlardı. Özet olarak müttefikler arasında hüküm süren bir çok anlaşmazlıklar arasında bilhassa Kafkasya meselesi lâyık olduğu ehemmiyetiyle bir türlü ele alınamamıştı.
Hürriyet ve istiklâli uğrunda son ferdine kadar kendini fedaya azmederek, Rus Ordularına karşı görülmemiş bir cesaret ve fedakârlıkla çarpışıp duran bu kahraman ve güzel insanlar cinsini bir an evvel kurtarmak hususunda her milletten daha hassas davranan Türk milleti, padişahı ve hükümeti de olanca iyi niyetine rağmen tuttuğu yanlış ve isabetsiz bir takım sistemler yüzünden ayağının ucuna kadar gelen emsalsiz fırsatları göz göre göre kaybetmişti.
Rusya ile Türkiye arasında muharebenin daha patlak verdiği anda harekete geçerek büyük nâibi Muhammed Emini İstanbul'a gönderen Şâmil Osmanlı hükümdarı Abdülmecit ile Büyük Reşid ve Ali Paşalar gibi Osmanlı Devletinin mukadderatını ellerinde tutan vezirlere, Rusya'ya yapılacak en müessir öldürücü taarruz istikametini haber vermişti.
Çok yazık ki bu donanma, yelken yol alıp hedefine doğru giderken Karadeniz'deki Müttefik İngiliz ve Fransız donanması kumandanları, bu hareketin büyük ehemmiyetini takdir edememişler, yahut da büyük bir gaflet eseri olarak bu kurtarıcı yolundan alıkoymuşlar ve Sivastopol'a götürerek içindeki silah ve mühimmatı oraya boşaltmışlardı.
Kafkasya yalnız müttefiklerin değil bütün dünyanın gözünü kamaştıracak kadar güzeldi ve zengindi. Bu zengin ve güzellik hazinesinin altın kapılarının Osmanlı donanması tarafından yalnız başına açılmasına bir türlü gönülleri razı olmayan İngiliz ve Fransız amiralleri, kendi hükümetlerinden aldıkları direktiflere bile kulak asmayarak Osmanlı donanmasının Kafkasya seferini akamete uğratmaya çalışıyor ve hiçten bahanelerle bu donanmanın hareketini mütemadiyen geciktirip duruyorlardı.
Bunun gibi bir çok Osmanlı Yardım seferi ne mani olunmuştu. Sultan Abdülmecid, Şâmil'in bütün ondokuzuncu asır Avrupası'nı ve İslâm dünyasını hayret ve hayranlıklara sürükleyen emsalsiz kahramanlığını takdir etmekle kalmamış , hatta o büyük takdirinin parlak bir nişanesi olan Kafkasya'nın bu hakiki başbuğuna ve dâhi reisine" Hanlar Hanı" diye imparatorlar imparatoru unvanına benziyen tantanalı bir paye tevcih ettiği gibi büyük nâibi ve temsilcisi Muhammed Emine'de beylerbeyi Paşalığı vermişti. Fakat buna rağmen Kafkasya'dan çoktan ayrılıp Türkiye'ye hicret etmiş olan ve Kafkasya'da hiçbir hüküm ve nüfuzları kalmamış olan Safer ve Behçet beyler ele alıp ilk plâna geçirmek ve Şâmil'in bütün Kafkasyalılar'ın yaptıklarını anlamamaktı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ezeli ve büyük düşmanını ekmeğine yağ süren bu sefih politikayı, çok garip ve dikkate şayandır ki, müttefik İngiliz ve Fransız siyasi ve askeri mahfilleri de desteklemekle kendilerine göre ayrı ayrı birer menfaat tasavvur ediyorlardı.
1854 senesi nisanının onuncu günü İngiltere ve Fransa'nın Rusya'ya resmen harb ilan ettikleri haberi İstanbul'a yetişip te Fransız donanmaları alay sancakları ile donanıp bu haberi coşkun şenliklerle tes'it ettikleri gün Edirne'de tam yirmi beş senedenberi sakin ve münzevî bir sürgün hayatı yaşayan bu Dağistanlı Safer Bey her nasılsa hatıra gelmiş ve derhal saraya çağrılmıştı.
Abdülmecid tarafından kendisine feriklik rütbesile birlikte Kafkasya'nın müstakbel halaskârı gibi muazzam bir rol verilmesine özü sözü doğru bu namuslu adam bile mânâ verememiş ve : "Vatanıma en büyük hizmeti ifa etmek fırsatına nail olduğum ve padişahımızın dünyalara bedel teveccüh ve yardımlarına, kahraman Türk donanmasının bilfiil ve muazzam himayesine mazhar bulunduğum bu mes'ut günde yazık ki benden beklenen mukaddes hizmeti yapabilecek bir halde değilim. Yaşım çok ilerlediği gibi bundan yirmi beş sene evvel Ruslara karşı yanyana harb ettiğim kahraman silâh ve gaza arkadaşlarımın da hepsi ya ölmüş, yahut ihtiyarlamış bulunuyorlar. Bugün Kafkasya'da beni tanıyan bile kalmadığından korkarım. Keşki bu fırsat elime on beş yirmi sene evvel geçmiş olsaydı" diye dostlarına yana yakıla dert yanmıştı.
Abdülme cid sarayı ve Reşid Paşa hükümeti o af ve tâmir kabul etmez hatayı bir çok acı hayat inkisarlarından sonra anladığı gibi Karadeniz'de müttefik İngiliz ve Fransız amiralleri de hiç tanımadıkları ve en küçük malûmata bile sahip olamadıkları Kafkasya'yı Türkiye'ye bırakmak istemiyerek bizzat kendileri halletmek sevdasına düşerek kendilerine meçhul olan bu memleketi yeni baştan tetkike kalkmışlardı. Kafkasya'da konuşulan sayısız lehçelerden bir tanesine bile vâkıf olmıyan bir takım yerli Rum ve Ermeni tercümanları vasıtasile koca Kafkasya'yı idare etmeğe kalkan ve bu yarım yamalak malûmatla kendi başına tehlikeli bir ihraç teşebbüsüne girişen bir İngiliz sefer heyeti, esefle haber verelim ki, bu büyük hatâyı ağır bir hezimet ve felâketle ödemeğe mecbur olmuştu.
Sonraları İngiliz bahriy esi birinci deniz lordu olan bir amiralin kumandası altında tertip ve kuvvetli bir donanmanın himayesinde Anapa civarında karaya çıkarılan bu kuvvetli ve zengin Komando, herkesten evvel Türkleri alâkadar eden bu hareketten Türkiye'yi haberdar etmeğe bile lüzum görmiyerek müstakil bir şekilde hareket ediyordu. Türkiye'yi kardeş , hâmi, halaskâr ve metbu olarak tanıyan ve hasretle bekliyen ahali bu İngiliz sefer heyetinin arasında Türk kuvvetlerinden eser bulunmadığını görünce fena halde kuşkulanarak adeta bitaraf bir vaziyet alıp dağlara çekilmiş ve İngiliz Komandosunu Rus ordusuyla baş başa ve yalnız bırakmıştı.
Sahile çıktıktan sonra donanmanın ateşi altında içerlere doğru hayli ilerleyen bu İngiliz sefer kuvveti yüksek dağlarda duraklayıp bekliyen kuvvetli bir Rus ordusu tarafından göğüslenmiş ve halktan yardım göremediği için derhal perişan olup panik halinde sahile doğru kaçmaya mecbur kalmıştı. Çok hazindir ki dağlara çekilip iki gâvur birbirini kırıyor diye bir acıklı sahneyi keyifli keyifli ahali, bu da yetmiyormuş gibi İngiliz kıtaları kaçarken dağlardan inerek hem Rusları, hem de İngilizleri şiddetli baskınlarla hırpalamışlar ve dehşetli bir yağmaya uğratmışlardı. Özet olarak müttefikler arasında hüküm süren bir çok anlaşmazlıklar arasında bilhassa Kafkasya meselesi lâyık olduğu ehemmiyetiyle bir türlü ele alınamamıştı.
Hürriyet ve istiklâli uğrunda son ferdine kadar kendini fedaya azmederek, Rus Ordularına karşı görülmemiş bir cesaret ve fedakârlıkla çarpışıp duran bu kahraman ve güzel insanlar cinsini bir an evvel kurtarmak hususunda her milletten daha hassas davranan Türk milleti, padişahı ve hükümeti de olanca iyi niyetine rağmen tuttuğu yanlış ve isabetsiz bir takım sistemler yüzünden ayağının ucuna kadar gelen emsalsiz fırsatları göz göre göre kaybetmişti.
Rusya ile Türkiye arasında muharebenin daha patlak verdiği anda harekete geçerek büyük nâibi Muhammed Emini İstanbul'a gönderen Şâmil Osmanlı hükümdarı Abdülmecit ile Büyük Reşid ve Ali Paşalar gibi Osmanlı Devletinin mukadderatını ellerinde tutan vezirlere, Rusya'ya yapılacak en müessir öldürücü taarruz istikametini haber vermişti.