PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : AkÎde



MuH@©i®
14.01.2007, 20:59
AKÎDE

Bir şeye inanmak, bir kimseyi veya bir haberi tasdîk etmek ve kabul ile ona sadık kalmak; inanış tarzı, inanma şekli, telâkki tarzı. İtikâdla iman eş anlamlı olup, teslim ve boyun e me anlamını da kapsarlar. Bir terim olarak imân* ise; Allâh'u Teâlâ'nın dinini kalb ile kabul etmek yani Rasûlullah (s.a.s.)'ın bildirdi i şeyleri kesin bir şekilde kalben tasdîk eylemektir. İman asıl bu tasdikten ibâret ise de, tasdîk edilen şeyleri, dil ile ikrâr etmek, bunlar hakkında şehâdette bulunmak da gereklidir. İmanını kalbinde gizleyen kimse Allah nezdinde mümin sayılırsa da; imanını dil ile veya davranış ve amelleriyle açı a vurmazsa, durumu insanlarca bilinemez ve onun müslüman oldu una hükmedilemez. Allah'u Teâlâ imana delâlet eden bir takım alâmet ve şartlar ortaya koymuştur. Bunlar İslâm'ın şartları dedi imiz; kelime-i şehâdet, beş vakit namaz, zekât, oruç, hacc vb. hususlardan ibârettir. Bu alâmetler kimde görülürse, o kimsenin mü'min oldu una hükmedilir ve namazda imam olmak, müslüman bir kadınla evlenmek, cenâze namazı kılmak gibi dünyaya ait hükümler kendisine uygulanır. Bu ameller imana güç verir: İmanın kalpteki nûrunu artırır; insanı azaptan kurtarır; Allah'ın lûtuf ve yardımlarına ulaştırır.

İslâm* ise sözlükte, itâat, boyun e me, bir şeye teslim olma anlamlarına gelir. Terim olarak; Allah'u Teâlâ'ya itaat etmek, Hz. Peygamber'in din adına bildirmiş oldu u şeyleri kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek ve güzel bulmaktır. İslâm, din anlamında da kullanılır. Allah'ın dinine, yalnız "din" denildi i gibi "millet, şerîat, İslâm ve İslâm dini" de denir. Bazan İslâm, iman anlamında da kullanılır.

Hz. Ömer b. el-Hattâb şöyle anlatıyor: "Bir gün Allah'ın Resulu'nün yanında idik. Beyaz elbiseli, siyah saçlı bir adam çıkageldi. Üzerinde yolculuk izi yoktu, ama hiçbirimiz kendisini tanımıyorduk. Hz. Peygamber'in önünde diz çöküp oturdu. Dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de Allah'ın Rasûlü'nün dizlerinin üzerine koyup sordu:

"- İslâm nedir? bana anlat" Allah'ın Resulu cevap verdi:

"-İslâm Allah'tan başka ilâh olmadı ına, Muhammed'in, Allah'ın elçisi oldu una inanman, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucunu tutman, gücün yeterse Hacca gitmendir"

"- Do ru söyledin, peki iman nedir?"

"- İmân, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere, kaderin hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldı ına inanmandır."

"- Do ru söyledin. İhsan nedir?"

"- İhsan, * Allâh'ı görüyormuşsun gibi ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor. "

Bu sorulardan sonra kıyâmet alâmetlerini de soran adam kalkıp gitti. Arkasından baktılar, hemen ortadan kaybolmuştu. O'nun kim oldu unu merak eden ashâb-ı kirama Allah Resulu şöyle buyurdu:

"- O Cebrâil idi, size dininizi ö retmek için geldi." (Buhâri, İman, 37; Müslim, İman, 13.)

İmanda dil ile ikrâr asıl rükün olmadı ı için, dilsizlik veya zor karşısında kalma gibi bir özür hâlinde şart olmaktan çıkar. Zor karşısında gönülden de il, fakat sadece dili ile inkâr eden kimse imandan çıkmaz. Nitekim Ammâr b. Yâsir'e müşrikler işkence ettiklerinde, o da tahammül edemeyerek diliyle inkâr etmişti. İşkenceden sonra Allah Resulu'nün yanına geldi. Sahâbeler, Ammâr'ın dinden çıktı ını söylediler. Ammâr a ladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ammâr'ın vücudu bütün zerrelerine kadar iman doludur." Sonra Ammâr'a dönerek; "Yine seni zorlarlarsa inkâr et" buyurdu.

İmân icmâli ve tafsili olmak üzere ikiye ayrılır.

1) İcmâli iman: Hz. Peygamber'in Allah tarafından getirip haber verdi i şeylere toptan inanmak, yani, O, ne tebli etti ise hepsi haktır, diyerek topluca tasdik etmektir.

2) Tafsili (ayrıntılı) iman: Hz. Peygamber tarafından tebli olunan şeyleri birer birer bilerek tasdikte bulunmaktır. Küfürden kurtulmak için icmâli iman yeterli ise de, namaz, oruç vb. ibâdetleri ö renip tasdik ve edâ etmek sûretiyle imanını kemâle erdirmek her müslümanın borcudur.

İmanın sa lam ve geçerli olması için şu üç şart gereklidir:

1) İman ye's hâlinde olmamalıdır. Yani Allah'ın azâbını gözüyle gördükten sonra iman sahîh olmaz. Bu yüzden son nefeste iman eden münkîrin imanı kabul edilmez.

Kur'an-ı Kerim'de "Azâbımızı gördükleri vakit edecekleri imanları, kendilerine bir fayda verecek de ildir" (Mü'min, 40/85) buyurulur.

2) Mümin, dinden oldu u kesin olan bir şeyi inkâr veya tekzib etmemelidir. Buna göre bir kimse, bütün peygamberleri tasdîk etti i halde Hz. Muhammed'in peygamberli ini inkâr etse mü'min sayılamayaca ı gibi; kesin bir farzı inkâr etmek veya kendi iste iyle puta tapmak gibi bir Allah'ı yalanlama emâresiyle de dinden çıkar. Çünkü iman bir bütündür, parçalanamaz. Dinden bir şeyi inkâr etmek bütün dîni inkâr demek olur.

Ashâb, Tevhid'e imanlarının şuuruna varmakla birlikte iç dünyalarından başlayıp yakın çevrelerine yayılan ve gittikçe genişleyen bir mücadele içerisinde kendisini buluveriyordu. Böyle bir mücadele içerisinde olmayıpta kendileri için gayet tabii, kaçınılmaz ve hatta imanlarının hiç de garipsemedikleri bir sonucu olarak görüyor, de erlendiriyorlardı. Sâhibini ileriye atmayan, meydana çıkarmayan, küfürle, câhiliyye ile Firâvnî ve ta utî düzen ve müesseselerle, konum ve şartlarına uygun mücadele içerisine itmeyen bir iman, en azından küllenmiş bir imandır, yahut henüz derinlik kazanmamış, boyutlarında eksiklikler taşıyan bir çeşit inanıştır.

Di er taraftan İslâm'ın günümüz açısından uygulanabilirli i konusunda şüphe ve tereddütler taşımak da iman ile ba daşmaz. Bu en azından yüce Rabbimiz'in görüneni, görünmeyeni, geçmişi ve gelece i bilece ine inanmak gere i ile çelişir. Allah'ın Şeriatı'nın herhangi bir zamanda yeterli gelece inde şüphe içerisinde olmak, Allah'ın sıfatlarında şüpheye düşmek demektir. Allah hakkındaki bir şüphe ve tereddüt ise, mâhiyet ve boyutu ne olursa olsun, kişiyi imandan çıkartır.

Mümin, iman etti i nizâmın bütün hükümleriyle her zaman ve mekânın de işmez, mutlak do ru ve insanlı ı bunalımlardan uzaklaştıracak, mutlulu a kavuşturacak, insanı insana kölelikten, kendi nefsine ya da herhangi bâtıl bir kuvvete tapmaktan, onun boyunduru una girmekten kurtarabilecek yegane nizâm oldu una inanmak ve bunun ilmî bakımdan tartışılmaz bir gerçek oldu unu ispat etmek cehdine sürekli sâhip olmalıdır. Bunun yanında; böyle bir nizâmı da arzın herhangi bir yerinde ve kendisini merkez kabul ederek hemen kendisine en yakın parça üzerinde egemen kılmakla yükümlü oldu unu bilmekten, bunun için sây-ü gayrette bulunup bulunmamaktan sorumlu tutulaca ı şuûruyla kesintisiz bir cehd içerisinde olmakla vazîfelidir. Bu onun temel sorumlulukları arasında yer alır.

3) Dinin bütün hükümlerini be enerek kabul ve hiç bir hükmü küçümsemeden ifâya çalışmaktır. Dînin bazı emir veya yasaklarını hafife almak; bazı hükümlerini be enip de bazılarını be enmemek, insanı dinden çıkarır.

İmanın faydalı olabilmesi için, ömrün sonuna kadar aynen korunması da şarttır. Çünkü itibar sanadır. Bu yüzden İslâm bilginleri "imanın korunması, kazanılmasından güçtür" derler.

İmanın geçerli olabilmesi için, onu mutlaka dayandı ı delilleriyle ö renmek şart de ildir. Delîl aramaksızın (taklîd yoluyla) edilen iman da sahih ve makbûldur. Ancak mümkün oldu u kadar bir şeyin delîlini tetkîk etmek ve delil getirmek farz oldu undan onu terkeden günahkâr olur.

İnsanlar tasdîk ve inkâr bakımından üçe ayrılır:

1) Mümin: İslâm'ın itikâd esâslarına ve hükümlerine tamamıyla inanan ve bunların gere ini yapmaya çalışan kimse tam mümin ve müslîmdir.

2) Kâfir: Allah'a ve peygamberine inanmayan ve dinden oldu u kesin olan bir hükmü inkâr eden kimsedir.

3) Münafık: Dıştan inanmış görünüp, içinden inkâr eden de münâfıktır. Yüce Allah Nisâ Sûresi 45'inci ayetinde münâfıkların cehennemin en aşa ı tabakasında bulunacaklarını bildirmektedir.

İman ile amel arasında sıkı bir münâsebet vardır. Amel imanın muhafazasını sa lar ve onu kuvvetlendirir. Ancak amel imandan bir cüz' sayılmamıştır. Yani inanıp da dini emirleri yerine getirmekte ihmâl gösteren kimse imandan çıkmaz. Namaz kılmayan, oruç tutmayan, e er imanında bir bozukluk yoksa yine mümindir, ama isyânından dolayı Allah'ın azâbına müstehâk olur. Allah dilerse onu affeder, dilerse cezalandırır.

Sonuç olarak iman, kalbe dikilen bir a aç ise, ibâdet de onun suyu ve gıdasıdır. İman a acının büyüyüp gelişmesi için onu ibâdet ve itaat suyu ile beslemek gerekir.