PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ahmet Mahmut ÜnlÜ



MAHMUDHOCA
04.04.2007, 21:59
MEALİ ŞERİF (214)
(Ey müminler!) Yoksa siz kendinizden önce geçen (ümmet)lerin (yaşanıp) mesel (olmuş hal)leri, siz(in başınız)a da hiç gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara (öylesine) şiddet (korku, fakirlik)ler ve sıkıntı (hastalık ve acı)lar isabet etti ve (öyle) sarsıldılar ki, peygamber(leri) ve onunla beraber iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” dediler. (İşte o zaman Mevla Teâlâ Hazretleri tarafından onalara): “Haberiniz olsun ki, şüphesiz Allah(-u Teâlân)ın yardımı pek yakındır.” (denildi).




İZAHAT
Abdürrezzâk, İbn-i Cerîr ve İbn-i Münzir’in, İmam Katade’den naklettiklerine göre, bu âyet-i celile-i cemile, Hendek muharebesinde nazil olmuştur ki, o muharebede müslümanlara çok büyük şiddet, korku, soğuk ve envâi çeşit eziyetler isabet etmişti.
Niktekim Allahü Teâlâ: “O zaman gözler kaymış, (yılmış) yürekler boğazlara dayanmıştı.” (Ahzap Suresi: 10’dan) buyurarak, o günün zorluğunu anlatmaktadır. İbn-i Kesir tefsirinde zikredildiğine göre, Rum kralı Hirakl, Ebû Süfyan’a (İslam’a girmeden önce, Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem hakkında sormak için yanına çağırdığında): “Siz onunla hiç harbettiniz mi?” dedi. O da “Evet” deyince: “Peki aranızda harb nasıl oldu?” dedi. O da: Bazen biz, bazen o kazandı.” deyince Hirakl: ”Geçmiş peygamberler da böylece imtihan olunur, neticede kazanırlardı.” dedi. (İbn-i Kesir: 1/ 366)
Beğavî tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayetin, Uhud Gazvesi hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. İmam-ı Atâ Rahmetullahi Aleyh, buyurmuştur ki, Rasulullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz, ve ashabı, Medine’ye girdiklerinde büyük sıkıntı ile karşılaştılar. Çünkü mallarına ve evlerini müşriklerin ellerinde bırakıp Allah’ın rızasını her şeye tercih etmişler (üstün tutmuşlar)dı. Medine etrafındaki yahudiler de Rasûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’e karşı büyük bir düşmanlığı ortaya koymakta, bir takımları da inandık diyerek içlerinde nifakı gizlemekteydiler. O zaman Allahü Teâlâ Hazretleri, müminlerin kalplerini sevindirmek için bu ayeti celileyi indirdi.
Hangi sebebe dayanarak inmiş olursa olsun, bu ayet, iman ehlinin başlarına gelen zahmetlere sabretmesi gerektiğini, düşmana karşı metanetle mukavemet (kuvvetlice dayanman)ın gerektiğini tavsiye etmekte, ayrıca geçmeş ümmetlerin de bu gibi hallerle çok kere karşılaştıklarını beyan ederek, ümmet-i Muhammed’i teselli etmekle beraber onlara casaret vermektedir.
Diğer taraftan bu ayet-i kerime, mümin olmakla her belâdan kurtulunamayacağını ilân ederek mü’minlere çok belalar isabet edeceeğini ve buna sabretmeleri gerektiğini beyan etmiş, darlıkta onlara yardımın yakın olduğunu da müjdelemiştir.
Sahabe-i Kiram Rıdvanullahi Teâlâ Aleyhim Ecmâin bile, o güzide insanlar bile, iman, ihlas ve takva, kendilerini adeta kaplamış olmasına rağmen ne sıkıntılar, çileler çektiler, eza cefa gördüler. Acaib işkencelere maruz kaldılar. Rasûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’den Bilâl-i Habeşî Radıyallahü Anh’e kadar tüm müslümanlar işkence altındaydılar. Bu işkencelerin devam ettiği, bütün müslümanların yaralar içinde olduğu sıralarda sahabe-i Kiram’dan biri geldi. Dedi ki: Ya Rasûlullah! Müsade et de, bize eziyet verenleri kıstırıp intikam alalım.” Rasûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz onlara sabrı tavsiye ediyordu. Eziyet devam etse de, baskı giderek artsa da, tebliğ devam ediyordu. Rasûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz İslam’ı anlatıyor, anlatıyordu. Biliyordu ki, kafirler istemese de Allah Celle Celalühu nurunu mutlaka tamamlayacaktır.
Habbab bin Eret Radıyallahü Anh şöyle demiştir: (İslam’ın ilk günlerinde) Rasûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Kabe’nin gölgesinde kaftanını yastık yaparak dayandığı bir sırada kendisine Kureyş müşriklerinin işkencelerinden şikayet ettik. “Ya Rasûlullah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Bizim için Allah’tan zafer dileyemez misin? Bunların zulmünden kurtulmamız için Allah’a dua edemez misin?” dedik. Rasûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
-Sizden önceki ümmetler içinde öyle (mazlum) kişiler bulunmuştur ki, müşrikler tarafından onun için yerde bir çukur kazılır. O kişi bu çukura (başı dışarıda bırakarak) gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, başı testereyle kesilerek ikiye bölünürdü de, (bu işkence) o mü’mini dininden döndüremezdi.
Allah’a yemin ederim ki, şu İslam Dîni’ni muhakkak surette kemale erdirecektir. Öyle bir derecede ki, bir süvari yalnız başına Sana’dan Hadramevt’e kadar selametle gidecek. Allah’tan başka hiçbirşeyden korkmayacak. Yahud koyun sahibi yolcu sadece koyunu üzerine kurt saldırmasından korkucaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz.” (Buhari, Menakıb, 25, Ebu Davud, Cihad, 57)
Bu hadîs-i Şerif’i rivayet eden Habbab bin Eret Radıyallahü Anh, Allah yolunda en korkunç işkencelere katlanan, ilk müslüman olan beş altı kişiden biriydi. Bu yüzden uzun zaman eziyet çekti. Onu demir zırh giydirerek kızgın Güneş’in altına bırakıyorlardı. Çoğu zaman kızgın çöl kumları üzerine sırt üstü yatırılırdı. Bu yüzden sırtının etleri çürüyerek dökülmüştü.
İslamın ilk yıllarında çekilen ızdırapları anlatırken der ki:
-Öyle günler yaşadık ki, Rasulullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yasaklamasaydı ölmeyi tercih ederdik...
Hazreti Ömer Radıyallâhü anh çok uzun bir zaman sonra kendi hilefeti zamanında, müşriklerin nasıl işkence yaptıklarını genişçe anlatmasını istediğinde Habbab radıyallâhü anh üzerindeki elbiseyi çıkarıp, sırtını gösterir. Hazreti Ömer bakınca “Bu güne kadar böyle bir insan sırtı görmedim.” diyerek hayretlere düşerdi. Habbab bin Eret Radıyallâhü anh’ın sırtında çok derin ve geniş yara izleri vardı.
Habbab radıyallâhü anh açıklar:
-Ya Ömer! Yere ateş yakıldı. Üzerine beni yatırırlar, ayakları ile de göğsüme basarlardı ki, kalkamayayım. Ta ki sırtımdan akan kanlar ve eriyen yağlar ateşi söndürürdü.
Habbab bin Eret Radıyallâhü Anh bu çileleri, sıkıntıları, işkenceleri görenlerden olup, aynı zamanda İslam’ın fetihlerini, yayılışını ve müslümanların çok zengin olduğunu da görenlerdendi.
Bu kadar eziyetler çekmesine rağmen, İslam yücelmeye, fetih kapıları bir bir açılmaya başladığında o:
-”Allah celle celâluh etmesin, çekmiş olduğumuz eziyetlerin mükafatı yoksa, dünyada iken mi veriliyor?” diye ağlar dururdu.
Demek ki, sıkıntılar, çileler sonunda galibiyet, ferahlık, bolluk, zenginlik geliyor.
Mevla Celle Celâluh İnşirah Suresi’nde ne buyuruyor? “Şüphesiz, zorlukla beraber büyük bir kolaylık vardır.” Talak Suresi’nde ise “Muhakkak Allah (Celle Celaluh, daima) bir güçlükten sonra büyük bir kolaylık yaratır.” buyurmaktadır.
Ebu Ümame Radıyallâhü Anh’dan rivayet edilen bir Hadîs-i Şerif’te şöyle buyruldu: “Sizden biriniz, altınını ateşe atarak denediği gibi, şüphesiz Allah(Celle Celaluh) da çok iyi bildiği halde sizleri imtihan eder. Bu imtihan neticesinde insanlardan kimi halis altın gibi çıkar. İşte bu Allah Celle Celâluh’un günahlardan kurtardığı kişidir. Kimisi tam halis çıkmaz, bu (zora düştüğünde) bazı şüphelere kapılan kişidir. Kimi siyah altın gibi çıkar. İşte bu fitnelenen (imtihanı kaybeden) kişidir. (Hakim, Müstedrek, 4/14)
Bu dünya imtihan yeridir. Mevla Celle Celâluh bizleri bazen korkuyla, bazen açlıkla, bazen mallarımızın noksanlığıyla, bazen de hastalıklarla ve belalarla imtihan eder.
Rahatlık verir.
İmtihandayız.
Darlık verir.
Yine imtihandayız.
Sahabe-i Kiram Radıyallâhü Anhüm, ne imtihanlar geçirdiler. Ne sıkıntılara, eziyetlere düçar oldular.
Aç kaldılar, susuz kaldılar, karınlarına taş bağladılar.
O nur kafilesi bile, o cennetle müjdelenenler bile şiddetle sarsıldılar amma hepsinden de yüz akıyla çıktılar. İmtihanı kazandılar.
Mevla celle celâluh Ahzab Suresi 10-12. ayetlerde Hendek Muharebesi’ni bizlere anlatırken şöyle buyuruyor:
“Onlar, (kafirler) hem yukarınızdan, hem aşağı tarafınızdan, (vadinin üstünden ve alt tarafından) size geldikleri (hücum ettikleri) zaman, gözler kaymış (yılmış) ve yürekler boğaza dayanmıştı ve siz Allahü Teâlâ hakkında zanlar (türlü türlü şeyler) düşünüyordunuz.”
“İşte orada mü’minler imtihan olmuş ve şiddetli bir sıkıntıya uğratılmışlardı.”
“Ve o zaman, münafıklarla, kalblerinde hastalık (iman zafiyeti) bulunanlar:
“Allah ve Rasülü (meğer) bize sadece gurur vadetti (boş sözlerde bulundu)lar!” diyorlardı. Müminlerin neler dediğini (Ahzab Suresi 22) de Mevla Celle Celâluh bize haber veriyor:
“Mü’minler ise, Ahzabı (düşman birliklerini) gördüklerinde:
“İşte Allah ve Rasülü’nün bize vadettiği budur! Allah ve Rasülü doğru söylemiştir.” dediler. Ve bu onların ancak iman ve teslimiyetini artırmıştır.”
Şartlar ne olursa olsun, sıkıntılar, dertler hangi boyutta olursa olsun münafıkların ve kalblerinde hastalık bulunanların dediği gibi değil de, müminlerin dediğini söylemelidir.
İmandan İslamdan taviz verilmemelidir.
Bilmelidir ki, bu imtihandır ve geçecektir. Öyle ise hoşlanmadığın bir durumla karşılaşınca hemen ümitsizliğe kapılıp, sıkıntı halinin devam edeceğini zannetme.
Halbuki, Allah celle celâluh kullarının halini şerden hayra ve hastalıktan şifaya, vela ve sıkıntılardan ferah ve sevince değiştirmesi yakındır.
“Gün doğmadan neler doğar.” derler.
Her gecenin bir sabahı vardır, elbette...
Gerçi çoğunluk itibariyle müslümanlar ahlak ve amel noktasında Mevla celle celâluh’un rahmetine müstehak değillerse de, bir takım, fakir, zayıf, suçsuz ve kusursuz insanların kırık kalbleri, şu ümmetin kurtuluşu için dua eden Allah dostalarının merhamet madeni gönülleri, Mevla Celle Celâluh’un nazargâhı olduğunda şüphe yoktur.
İşte bunların hürmetine Allah Celle Celâluh’un yardımını ümid eder ve yakın zamanda meydana geleceğini umarız.