MAHMUDHOCA
20.04.2007, 22:21
Şahı Nakşibend Hz.lerine Allah-ü Teâlâ'nın sevgisini kalblere nakşettiği için, kendisine Nakşibend ismi verilmiştir.
Aralarında İsmailağa'nın güllerinden Hasan Efendi,Mehmet islamoğlu Mustafa Bilici Hoca Efendi ve Abdulmetin Balkanlıoğlu Hocamızında bulunduğu 85 kişi bugun gittiler.dua edecekler inş. Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaeddin-i Buhari Hz.lerinin kabrini ziyaret etmeye hazırlanıyor.
Şah-ı Nakşibend Hz.lerini sık sık ziyaret etmeyi ihmal etmeyen İsmailağa Alimlerinin bir önceki ziyaretlerinde, aralarında Mahmud Efendi Hazretleri'de bulunmaktaydı.
Kabri Şerif 'i Özbekistan Buhara'da bulunan Şah-ı Nakşibend Hz.lerinin ziyaretçileri her sene dolup taşmakta.
Nakşi Tarikatına adını nakşeden böylesi büyük bir Allah dostunun kabrini herkesin imkanı dahilinde mutlaka ziyaret etmesi lazım.
Seyyid Muhammed Bahaeddin Buhari Hazretleri, Silsile-i Aliyyenin on beşinci halkasıdır, Tacımızdır.
İslam âlimlerinin en büyüklerinden olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmış, kalplerimize Allah sevgisini bir başka nakşetmiştir.
Maalesef bugün dünyanın hemen her beldesinde onun ismini kullanarak, Nakşilik adı altında Hakka giden yolu kesen çok şeyh taslakları vardır. Ehl-i Sünnet itikadını bilen bir kimse, bunların yanlış yolda olduğunu rahatça anlar.
Allah (c.c) cümlemize onun kabri şerif'ini ziyaret etmeyi nasib eylesin.
NÛR VE ZİYÂ
Allah adamlarından, çok büyük bir velîdir,
Derecesi yüksek ve kerâmet sâhibidir.
Ali Râmîtenî’nin, mübârek sohbetinde,
Yetişerek kemâle, geldi nihâyetinde.
Buhârâ’nın Semmâs nâm, köyünde doğan bu zât,
Çok insan yetiştirip, orada etti vefât.
Resûl’ün kalbindeki, ilim, feyiz ve nûrlar,
Kalbden kalbe akarak, ona vâsıl oldular.
Hocasından aldığı, nûrları o da yine,
Seyyid Emîr Külâl’in, verdi temiz kalbine.
Ayrıca Behâeddîn Buhârî’ye de bu zât,
Çok teveccüh ederek, ilgilenmişti bizzat.
Kasr-i Hinduvân diye, bir köy vardı ki meşhur,
Behâeddîn Buhârî, bu beldede doğmuştur.
Lâkin henüz doğmadan ve işitilmeden adı,
Onun geleceğini, müjdeledi üstâdı.
Şöyle ki, her geçişte, o, Kasr-i Hinduvândan,
Derdi: “Bana bir koku, geliyor ki buradan,
Zuhur eder bu yerde, çok büyük bir evliyâ,
İnsanların kalbine, saçar o, nûr ve ziyâ.”
Gelince yine bir gün, bu bereketli yere,
Buyurdu ki: “O koku, fazlalaşmış bu kere.
Öyle zannederim ki, o gelmiştir dünyâya,
Büyüyüp yetişince, bu dîni eder ihyâ.”
Bunu söylediğinde, hakîkaten o velî,
Henüz üç gün olmuştu, bu dünyâya geleli.
Dedesi, kucağına, alıp bu torununu,
Ve Bâbâ Semmâsî’ye, getirdi derhâl onu.
Görür görmez, kalbini, sardı bir sevinç, huzûr,
Buyurdu: “O dediğim, büyük zât işte budur.”
Şefkat ve muhabbetle, bağrına bastı onu,
Buyurdu: “Evlâtlığa, kabûl ettik biz bunu.”
Sonra Emîr Külâl’e, buyurdu ki: “Ey oğlum,
Bunun yetişmesini, sana ısmarlıyorum.”
Ne zaman ki gelmişti, o, evlenme çağına,
Geldi Bâbâ Semmâs’ın, mübârek ocağına.
Huzûruna çıkmadan, mescide girdi önce,
Secdeye kapanarak, duâ etti şöylece:
“İlâhî, belâlara, türlü sıkıntılara,
Sabredebilmem için, güç kuvvet ver bu kula.”
Oradan, üstâdının, yanına gelir gelmez,
Buyurdu ki: “Evlâdım, öyle duâ edilmez.
Allah’tan belâ değil, hep âfiyet istenir,
Yâ Rab, beni rızâna, vâsıl et demelidir.”
Beraber yemek yiyip, kavuştu iltifâta,
Gözü ondan gayriyi, görmüyordu âdetâ.
Yüksek teveccühüne, nâil olup o yine,
Ellerini öperek dönüyorken evine.
Ona bir ekmek verip, buyurdu ki: “Evlâdım,
Al bunu, belki yolda, birine olur lâzım.”
Düşündü ki “Yemeği, yemiştik biz hâlbuki,
Verdikleri bu ekmek neye lâzım olur ki?”
Yolda misâfir oldu, bir fakirin evine,
Gördü ki muhtaç idi, bir ekmek dilimine.
Ekmeği ona verip, öğrendi hikmetini.
Anladı üstâdının, büyük kerâmetini.
Yâ ilâhî, bu büyük velîler hürmetine,
Nâil eyle bizleri, af ve magfiretine.
Aralarında İsmailağa'nın güllerinden Hasan Efendi,Mehmet islamoğlu Mustafa Bilici Hoca Efendi ve Abdulmetin Balkanlıoğlu Hocamızında bulunduğu 85 kişi bugun gittiler.dua edecekler inş. Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaeddin-i Buhari Hz.lerinin kabrini ziyaret etmeye hazırlanıyor.
Şah-ı Nakşibend Hz.lerini sık sık ziyaret etmeyi ihmal etmeyen İsmailağa Alimlerinin bir önceki ziyaretlerinde, aralarında Mahmud Efendi Hazretleri'de bulunmaktaydı.
Kabri Şerif 'i Özbekistan Buhara'da bulunan Şah-ı Nakşibend Hz.lerinin ziyaretçileri her sene dolup taşmakta.
Nakşi Tarikatına adını nakşeden böylesi büyük bir Allah dostunun kabrini herkesin imkanı dahilinde mutlaka ziyaret etmesi lazım.
Seyyid Muhammed Bahaeddin Buhari Hazretleri, Silsile-i Aliyyenin on beşinci halkasıdır, Tacımızdır.
İslam âlimlerinin en büyüklerinden olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmış, kalplerimize Allah sevgisini bir başka nakşetmiştir.
Maalesef bugün dünyanın hemen her beldesinde onun ismini kullanarak, Nakşilik adı altında Hakka giden yolu kesen çok şeyh taslakları vardır. Ehl-i Sünnet itikadını bilen bir kimse, bunların yanlış yolda olduğunu rahatça anlar.
Allah (c.c) cümlemize onun kabri şerif'ini ziyaret etmeyi nasib eylesin.
NÛR VE ZİYÂ
Allah adamlarından, çok büyük bir velîdir,
Derecesi yüksek ve kerâmet sâhibidir.
Ali Râmîtenî’nin, mübârek sohbetinde,
Yetişerek kemâle, geldi nihâyetinde.
Buhârâ’nın Semmâs nâm, köyünde doğan bu zât,
Çok insan yetiştirip, orada etti vefât.
Resûl’ün kalbindeki, ilim, feyiz ve nûrlar,
Kalbden kalbe akarak, ona vâsıl oldular.
Hocasından aldığı, nûrları o da yine,
Seyyid Emîr Külâl’in, verdi temiz kalbine.
Ayrıca Behâeddîn Buhârî’ye de bu zât,
Çok teveccüh ederek, ilgilenmişti bizzat.
Kasr-i Hinduvân diye, bir köy vardı ki meşhur,
Behâeddîn Buhârî, bu beldede doğmuştur.
Lâkin henüz doğmadan ve işitilmeden adı,
Onun geleceğini, müjdeledi üstâdı.
Şöyle ki, her geçişte, o, Kasr-i Hinduvândan,
Derdi: “Bana bir koku, geliyor ki buradan,
Zuhur eder bu yerde, çok büyük bir evliyâ,
İnsanların kalbine, saçar o, nûr ve ziyâ.”
Gelince yine bir gün, bu bereketli yere,
Buyurdu ki: “O koku, fazlalaşmış bu kere.
Öyle zannederim ki, o gelmiştir dünyâya,
Büyüyüp yetişince, bu dîni eder ihyâ.”
Bunu söylediğinde, hakîkaten o velî,
Henüz üç gün olmuştu, bu dünyâya geleli.
Dedesi, kucağına, alıp bu torununu,
Ve Bâbâ Semmâsî’ye, getirdi derhâl onu.
Görür görmez, kalbini, sardı bir sevinç, huzûr,
Buyurdu: “O dediğim, büyük zât işte budur.”
Şefkat ve muhabbetle, bağrına bastı onu,
Buyurdu: “Evlâtlığa, kabûl ettik biz bunu.”
Sonra Emîr Külâl’e, buyurdu ki: “Ey oğlum,
Bunun yetişmesini, sana ısmarlıyorum.”
Ne zaman ki gelmişti, o, evlenme çağına,
Geldi Bâbâ Semmâs’ın, mübârek ocağına.
Huzûruna çıkmadan, mescide girdi önce,
Secdeye kapanarak, duâ etti şöylece:
“İlâhî, belâlara, türlü sıkıntılara,
Sabredebilmem için, güç kuvvet ver bu kula.”
Oradan, üstâdının, yanına gelir gelmez,
Buyurdu ki: “Evlâdım, öyle duâ edilmez.
Allah’tan belâ değil, hep âfiyet istenir,
Yâ Rab, beni rızâna, vâsıl et demelidir.”
Beraber yemek yiyip, kavuştu iltifâta,
Gözü ondan gayriyi, görmüyordu âdetâ.
Yüksek teveccühüne, nâil olup o yine,
Ellerini öperek dönüyorken evine.
Ona bir ekmek verip, buyurdu ki: “Evlâdım,
Al bunu, belki yolda, birine olur lâzım.”
Düşündü ki “Yemeği, yemiştik biz hâlbuki,
Verdikleri bu ekmek neye lâzım olur ki?”
Yolda misâfir oldu, bir fakirin evine,
Gördü ki muhtaç idi, bir ekmek dilimine.
Ekmeği ona verip, öğrendi hikmetini.
Anladı üstâdının, büyük kerâmetini.
Yâ ilâhî, bu büyük velîler hürmetine,
Nâil eyle bizleri, af ve magfiretine.