ARAL
02.04.2010, 14:27
SAĞ ELDE GÜNEŞ, SOL ELDE AY
ARACI
Ezel kadar eski ve ebed kadar yeni din, Kureyşlilerin nasipsizlerine artık müthiş bir âfet gibi görünüyor. Ruhlarını, ahlâklarını, âdetlerini, ticaretlerini, iktisadî ölçülerini, içtimaî usullerini, ferdî hürriyetlerini perişan eden bir belâ...
Kureyşlilerin nasipsizi, İslâmiyet karşısında artık kendini, putundan, an'anesinden, kazancına ve geçim tarzına kadar topyekûn alt üst etmek isteyen bir tehditle yüz yüze görünüyor.
İslâmiyet, gerçek ve her noktayı içine almış dinin ilk şartı olarak, Kureyşliyi şartsız ve pazarlıksız, baştanbaşa yenileşmeye, ezel kadar eski ve ebed kadar yeni hakikatle insanlaşmaya davet etmekte... Bu davet de artık apaçık...Mekke ve Kureyş meydanında göndere çekilmiş bir işaret...
Düne kadar dileyenin alâkalanacağı ve dileyenin omuz silkeceği mücerred ve umumî imân ve ahlâk ölçülerinin şimdi put nefreti, Kureyşli hayatının baştanbaşa tenkidi, Kureyş geleneklerinin baltalanması...
Nasipsizler için bu hücumlara kayıtsız kalmak ne mümkün!..
Nihayet, Mekke ileri gelenlerinden bir heyet kurdular. Heyet, aldığı karara göre, doğru, Allah Resulünün hâmisi Ebu Talib'in karşısına çıktı.
Dediler:
- Senin yeğenin cedlerimizin dinine, ahlâkımıza, âdetlerimize, yaşayış tarzımıza tecavüz ediyor. Seni bu hâle tedbir almağa davet ediyoruz! Çaresi neyse düşün ve yerine getir! Artık vaziyet ciddidir!
-
Heyet, Rebiaoğullan Utbe ve Şeybe, Haşimoğullan As ve Ebu Cehl, Muttaliboğlu Esved, Mugiyreoğlu Velid, Hac-cacoğlu Nebiyye, Vâlioğlu As gibi, Kureyş'in en dişlilerinden...
Heyet, ısrarında devam etti:
- Yeğenin zararlı bir meslek takip ediyor. Mekke'de sükûn ve birliği muhafaza edebilmek için O'nu sustur!
-
Ebu Talib, bu müracaata atlatıcı cevaplar verdi. Onları tatlı dil ve müphem vaadlerle oyaladı ve ince bir üslûp kullanarak başından savdı. Ve kendisince muazzez, hakikatte mukaddes yeğenini sonuna kadar himaye azminden hiçbir şey kaybetmedi.
Kâinatın Efendisi, amcalarının himayesinden memnun, fakat esasta kendisi Resul olarak Allah'a sığınmış, dini yaymakta devam ediyor.
Kureyş müteazzımlarmın düşmanlık gayreti de beraberce yayılıyor.'
Müşrikler de kendi merkezleri olan «Dar-ün Nedve»de toplandılar. Ve yeni din üzerinde etraflı müzâkereye giriştiler. Ne gibi tedbirler alacaklar ve yeni dini ne suretle tesirsiz kılacaklar?
Nasıl imân, gittikçe genişleyen bir dairenin merkezinden idare ediliyorsa, onlar da küfürü, merkezleştirip, imâna karşı gittikçe genişleyen bir daire haline getirmek istediler. İslama karşı tepkilerini şuurlaştırmak ve bu şuuru içtimaîleş-tirmek gayretine düştüler. Küfür propaganda ve müdafaasını, kendilerince hak bilinen ölçülerle, kitle halinde ayaklandırmak sevdasına düştüler.
Aralarından yeni bir heyet seçtiler. Bu yeni heyeti, yeni ve en şiddetli emirlerleEbu Talib'e yolladılar.
Heyet bu defa sadece şikâyet etmekle kalmadı. Eğer muradlan yerine getirilmeyecek olursa nelere kadar el atacağını ve nerelere kadar gideceğini açıkça bildirdi:
-Yeğenin vaazlarından vazgeçmiyecek olursa çok şiddetli tedbirler almak zorunda kalacağız! İş, Kureyş arasında bir iç muharebeye kadar varabilir. Son ve kat'i ihtarımız; eğer O'nu dâvasından döndüremeyecek olursan, tekrar ediyoruz, aramızda kanlı bir boğuşma patlıyacaktır!
Bu tehdit, o vakte kadar daima hududu muhafaza eden tavırların, en ihtiyatlı hücumların rengini birdenbire değiştirdi. Ebu Talib, iç muharebe tehdidinden, başına bir kaya parçası düşmüş gibi sarsıldı. Heyete ne cevap vereceğini bilemedi, müsbet ve menfi hiçbir şey söylemedi ve düşünüp karar vereceğini bildirmekle kaldı.
- Düşün ve neticeyi bildir!
-
Dedi, müşrikler; ve Ebu Talib'i yalnız bıraktılar.
Ebu Talib, mahzun mahzun düşünmekte...
ALLAH DÂVASINA BAĞLILIK
Ebu Talib, mukaddes yeğenini çağırttı. Karşı karşıyalar:
- Kendine ve ailene müthiş bir belâ getirmemen için sana bir ricada bulunacağım.
O, içinde kâinat dolu mâna, susuyor.
Ebu Talib:
- Senden rica ederim; bana kaldırabileceğimden ziyade yük yükleme!
O, susuyor.
- Kureyş büyükleri, neşrettiğin dinden vazgeçmiyecek olursan, aramızda kanlı bir boğuşma çıkacağını haber verdiler. Bu dâvadan vazgeç!
O zaman, Âlemlerin, yalnız o gelecek diye yaratıldığı «Gaye - İnsan ve Ufuk - Peygamber», hayâl edilmez bir vakar, tevekkül, heybet ve irade tavriyle buyurdular:
«- Sağ elime güneşi, sol elime kameri verseler de bu dâvadan vazgeçmemi teklif etseler, ben de öleceğimi bilsem yine vazgeçmem!»
Ve İnsanlığın Tacı, harikulade gözleri yaş içinde; artık kendini bırakmak zorunda görünür gibi olan amcasının huzurundan çıktılar.
Kalbiyle, Müslümanlığın ana şartı olan aşk ve ihlâsı on zengin çapta taşıyan, fakat bir türlü imâna varmayan asîl amca, Allah Resulünün arkasından koştu. O'nu durdurdu, kendisine çevirdi ve haykırdı:
- Haydi git, dilediğin gibi dinini neşret! Allah üzerine söz veriyorum ki, ben seni hiçbir zor karşısında yalnız ve müdafaasız bırakmayacağım!
UÇURUM
Kureyşliler iyice inandılar ki, korkutmalarının veya mükâfatlarının hiçbir tesiri olmayacaktır. Ve Ebu Talib. bir iç muharebe pahasına da olsa, yeğenini korumaktan vazgeçmiyecektir.
Bu defa başka bir teıtip düşündüler:
Kureyş'in en güzel ve en sevimli delikanlılarından birini Ebu Talibe vermek, karşılığında da Allah'ın Sevgilisini almak...
Ebu Talib, gülünç teklifi şiddetle reddetti:
- Siz bana, kendi çocuğunuzu besletmek için vermek, benimkini ise öldürmek için almak istiyorsunuz! Bu ne münasebetsiz teklif!
-
Ebu Talib'le Kureyş büyükleri arasında bu defa, eski karşılaşmalardakinden daha sert ve dik sözler geçti. Ebu Ta-lib'in de Kureyşlilerle arası, her zamankinden fazla açıldı.
Artık Haşimoğulları koliyle Kureyş'in öbür aileleri arasında derin bir uçurum açılmış oluyordu. Ebu Talib'in Allah'ın Sevgilisini bu kadar kuvvetle himaye etmesi, işi bütün Haşimoğulları çerçevesine sirayet ettiriyor; Haşimoğulları soyu, kendi içlerinden bir fert olan kâinatın en büyük ferdini himaye etmekle, Kureyşlilerin putlarına edilen tecavüzün bir nevi sorumlusu mevkiine geçiyordu.
Haşimoğullan çerçevesinden bir ikisi, karşı tarafa geçerek Ebu Talib'e şöyle dediler:
- Yakınların senin için insaflı davranıyorlar ve sana karşı gelmemek istiyorlar!.. Fakat sen onların fedakârlığını takdir etmiyorsun, bundan memnun görünmüyorsun!
-
Ebu Talib cevap verdi:
- Allah için söylüyorum ki, yakınlarım, benim için insaflı hareket etmiyor! Asıl siz, beni bırakmaya ve düşmanlarla birleşip bana karşı gelmeye niyetli görünüyorsunuz!..
-
Şimdi vaziyet, hecelenmesi hiç de zor olmayan bir sarahat belirtiyor:
Kureyşlilerin hidayete kavuşanları ile küfürde kalanları arasında kanlı bir çarpışma, kaçınılması imkânsız bir neticedir.
Zira inkılâpların inkılâbı meydana gelmiş ve madde akrabalığı üzerinde dünyanın en titiz kabîle örneği Kureyş, bütün insanlığa ruh akrabalığını getiren ve her şeyden evvel kavim taassubunu kaldıran yeni ve mutlak dine karşı, olanca mesnedinin çöktüğünü sezmeğe başlamıştır.
İnkılâb o kadar büyüktür ki, bütün insanlığa ve bütün zaman ve mekâna mahsus din, insanlığın kavmiyette en asa-bî kadrosu içinden fışkıracak ve evvelâ kabîle taassubu fikrini yıkacaktır.
Bütün insanlığa Allah müjdesini getiren tek kişi ve O'nun karşısında, fert fert dalâletini azgın bir kavmiyet hırsında ve putlann barikadı arkasında toplayan bir kabîle...
Müjdeci de, bu kabilenin içinden çıkıyor.
Mucize üstü mucize çapında bir zuhur... Ve bu hâl, zuhurun İlâhî olduğuna en büyük hüccet... Hücceti de ne yapacaksın?
Evvela O'na inan ve sonra bütün hüccetleri O'na bağla!..
ARACI
Ezel kadar eski ve ebed kadar yeni din, Kureyşlilerin nasipsizlerine artık müthiş bir âfet gibi görünüyor. Ruhlarını, ahlâklarını, âdetlerini, ticaretlerini, iktisadî ölçülerini, içtimaî usullerini, ferdî hürriyetlerini perişan eden bir belâ...
Kureyşlilerin nasipsizi, İslâmiyet karşısında artık kendini, putundan, an'anesinden, kazancına ve geçim tarzına kadar topyekûn alt üst etmek isteyen bir tehditle yüz yüze görünüyor.
İslâmiyet, gerçek ve her noktayı içine almış dinin ilk şartı olarak, Kureyşliyi şartsız ve pazarlıksız, baştanbaşa yenileşmeye, ezel kadar eski ve ebed kadar yeni hakikatle insanlaşmaya davet etmekte... Bu davet de artık apaçık...Mekke ve Kureyş meydanında göndere çekilmiş bir işaret...
Düne kadar dileyenin alâkalanacağı ve dileyenin omuz silkeceği mücerred ve umumî imân ve ahlâk ölçülerinin şimdi put nefreti, Kureyşli hayatının baştanbaşa tenkidi, Kureyş geleneklerinin baltalanması...
Nasipsizler için bu hücumlara kayıtsız kalmak ne mümkün!..
Nihayet, Mekke ileri gelenlerinden bir heyet kurdular. Heyet, aldığı karara göre, doğru, Allah Resulünün hâmisi Ebu Talib'in karşısına çıktı.
Dediler:
- Senin yeğenin cedlerimizin dinine, ahlâkımıza, âdetlerimize, yaşayış tarzımıza tecavüz ediyor. Seni bu hâle tedbir almağa davet ediyoruz! Çaresi neyse düşün ve yerine getir! Artık vaziyet ciddidir!
-
Heyet, Rebiaoğullan Utbe ve Şeybe, Haşimoğullan As ve Ebu Cehl, Muttaliboğlu Esved, Mugiyreoğlu Velid, Hac-cacoğlu Nebiyye, Vâlioğlu As gibi, Kureyş'in en dişlilerinden...
Heyet, ısrarında devam etti:
- Yeğenin zararlı bir meslek takip ediyor. Mekke'de sükûn ve birliği muhafaza edebilmek için O'nu sustur!
-
Ebu Talib, bu müracaata atlatıcı cevaplar verdi. Onları tatlı dil ve müphem vaadlerle oyaladı ve ince bir üslûp kullanarak başından savdı. Ve kendisince muazzez, hakikatte mukaddes yeğenini sonuna kadar himaye azminden hiçbir şey kaybetmedi.
Kâinatın Efendisi, amcalarının himayesinden memnun, fakat esasta kendisi Resul olarak Allah'a sığınmış, dini yaymakta devam ediyor.
Kureyş müteazzımlarmın düşmanlık gayreti de beraberce yayılıyor.'
Müşrikler de kendi merkezleri olan «Dar-ün Nedve»de toplandılar. Ve yeni din üzerinde etraflı müzâkereye giriştiler. Ne gibi tedbirler alacaklar ve yeni dini ne suretle tesirsiz kılacaklar?
Nasıl imân, gittikçe genişleyen bir dairenin merkezinden idare ediliyorsa, onlar da küfürü, merkezleştirip, imâna karşı gittikçe genişleyen bir daire haline getirmek istediler. İslama karşı tepkilerini şuurlaştırmak ve bu şuuru içtimaîleş-tirmek gayretine düştüler. Küfür propaganda ve müdafaasını, kendilerince hak bilinen ölçülerle, kitle halinde ayaklandırmak sevdasına düştüler.
Aralarından yeni bir heyet seçtiler. Bu yeni heyeti, yeni ve en şiddetli emirlerleEbu Talib'e yolladılar.
Heyet bu defa sadece şikâyet etmekle kalmadı. Eğer muradlan yerine getirilmeyecek olursa nelere kadar el atacağını ve nerelere kadar gideceğini açıkça bildirdi:
-Yeğenin vaazlarından vazgeçmiyecek olursa çok şiddetli tedbirler almak zorunda kalacağız! İş, Kureyş arasında bir iç muharebeye kadar varabilir. Son ve kat'i ihtarımız; eğer O'nu dâvasından döndüremeyecek olursan, tekrar ediyoruz, aramızda kanlı bir boğuşma patlıyacaktır!
Bu tehdit, o vakte kadar daima hududu muhafaza eden tavırların, en ihtiyatlı hücumların rengini birdenbire değiştirdi. Ebu Talib, iç muharebe tehdidinden, başına bir kaya parçası düşmüş gibi sarsıldı. Heyete ne cevap vereceğini bilemedi, müsbet ve menfi hiçbir şey söylemedi ve düşünüp karar vereceğini bildirmekle kaldı.
- Düşün ve neticeyi bildir!
-
Dedi, müşrikler; ve Ebu Talib'i yalnız bıraktılar.
Ebu Talib, mahzun mahzun düşünmekte...
ALLAH DÂVASINA BAĞLILIK
Ebu Talib, mukaddes yeğenini çağırttı. Karşı karşıyalar:
- Kendine ve ailene müthiş bir belâ getirmemen için sana bir ricada bulunacağım.
O, içinde kâinat dolu mâna, susuyor.
Ebu Talib:
- Senden rica ederim; bana kaldırabileceğimden ziyade yük yükleme!
O, susuyor.
- Kureyş büyükleri, neşrettiğin dinden vazgeçmiyecek olursan, aramızda kanlı bir boğuşma çıkacağını haber verdiler. Bu dâvadan vazgeç!
O zaman, Âlemlerin, yalnız o gelecek diye yaratıldığı «Gaye - İnsan ve Ufuk - Peygamber», hayâl edilmez bir vakar, tevekkül, heybet ve irade tavriyle buyurdular:
«- Sağ elime güneşi, sol elime kameri verseler de bu dâvadan vazgeçmemi teklif etseler, ben de öleceğimi bilsem yine vazgeçmem!»
Ve İnsanlığın Tacı, harikulade gözleri yaş içinde; artık kendini bırakmak zorunda görünür gibi olan amcasının huzurundan çıktılar.
Kalbiyle, Müslümanlığın ana şartı olan aşk ve ihlâsı on zengin çapta taşıyan, fakat bir türlü imâna varmayan asîl amca, Allah Resulünün arkasından koştu. O'nu durdurdu, kendisine çevirdi ve haykırdı:
- Haydi git, dilediğin gibi dinini neşret! Allah üzerine söz veriyorum ki, ben seni hiçbir zor karşısında yalnız ve müdafaasız bırakmayacağım!
UÇURUM
Kureyşliler iyice inandılar ki, korkutmalarının veya mükâfatlarının hiçbir tesiri olmayacaktır. Ve Ebu Talib. bir iç muharebe pahasına da olsa, yeğenini korumaktan vazgeçmiyecektir.
Bu defa başka bir teıtip düşündüler:
Kureyş'in en güzel ve en sevimli delikanlılarından birini Ebu Talibe vermek, karşılığında da Allah'ın Sevgilisini almak...
Ebu Talib, gülünç teklifi şiddetle reddetti:
- Siz bana, kendi çocuğunuzu besletmek için vermek, benimkini ise öldürmek için almak istiyorsunuz! Bu ne münasebetsiz teklif!
-
Ebu Talib'le Kureyş büyükleri arasında bu defa, eski karşılaşmalardakinden daha sert ve dik sözler geçti. Ebu Ta-lib'in de Kureyşlilerle arası, her zamankinden fazla açıldı.
Artık Haşimoğulları koliyle Kureyş'in öbür aileleri arasında derin bir uçurum açılmış oluyordu. Ebu Talib'in Allah'ın Sevgilisini bu kadar kuvvetle himaye etmesi, işi bütün Haşimoğulları çerçevesine sirayet ettiriyor; Haşimoğulları soyu, kendi içlerinden bir fert olan kâinatın en büyük ferdini himaye etmekle, Kureyşlilerin putlarına edilen tecavüzün bir nevi sorumlusu mevkiine geçiyordu.
Haşimoğullan çerçevesinden bir ikisi, karşı tarafa geçerek Ebu Talib'e şöyle dediler:
- Yakınların senin için insaflı davranıyorlar ve sana karşı gelmemek istiyorlar!.. Fakat sen onların fedakârlığını takdir etmiyorsun, bundan memnun görünmüyorsun!
-
Ebu Talib cevap verdi:
- Allah için söylüyorum ki, yakınlarım, benim için insaflı hareket etmiyor! Asıl siz, beni bırakmaya ve düşmanlarla birleşip bana karşı gelmeye niyetli görünüyorsunuz!..
-
Şimdi vaziyet, hecelenmesi hiç de zor olmayan bir sarahat belirtiyor:
Kureyşlilerin hidayete kavuşanları ile küfürde kalanları arasında kanlı bir çarpışma, kaçınılması imkânsız bir neticedir.
Zira inkılâpların inkılâbı meydana gelmiş ve madde akrabalığı üzerinde dünyanın en titiz kabîle örneği Kureyş, bütün insanlığa ruh akrabalığını getiren ve her şeyden evvel kavim taassubunu kaldıran yeni ve mutlak dine karşı, olanca mesnedinin çöktüğünü sezmeğe başlamıştır.
İnkılâb o kadar büyüktür ki, bütün insanlığa ve bütün zaman ve mekâna mahsus din, insanlığın kavmiyette en asa-bî kadrosu içinden fışkıracak ve evvelâ kabîle taassubu fikrini yıkacaktır.
Bütün insanlığa Allah müjdesini getiren tek kişi ve O'nun karşısında, fert fert dalâletini azgın bir kavmiyet hırsında ve putlann barikadı arkasında toplayan bir kabîle...
Müjdeci de, bu kabilenin içinden çıkıyor.
Mucize üstü mucize çapında bir zuhur... Ve bu hâl, zuhurun İlâhî olduğuna en büyük hüccet... Hücceti de ne yapacaksın?
Evvela O'na inan ve sonra bütün hüccetleri O'na bağla!..