MAHMUDHOCA
06.05.2007, 19:59
Semüre İbnu Cündeb Radıyallahu anh anlatıyor:
"Resûlullah sık sık:
–Sizden bir rüya gören yok mu? diye sorardı. Görenler de, O'na Allah'ın dilediği kadar anlatırlardı. Bir sabah bize yine sordu:
–Sizden bir rüya gören yok mu? Kimseden ses çıkmayınca:
–Ben gördüm, dedi ve anlattı:
–Bu gece bana iki kişi geldi. Beni alıp 'haydi yürü!' dediler. Yürüdüm. Yerde yatan bir adamın yanına geldik. Elinde bir kaya olduğu halde başucunda duruyordu. Arada bir, kayayı yerde yatanın başına vurarak, başını yarıyor, taş da sağa sola yuvarlanıp gidiyordu. Adam taşı takip ediyor ve tekrar alıyordu. Yerde yatan adamın başı eskisi gibi iyileşip eski haline gelinceye kadar bekliyordu. İyileşince taşı tekrar indiriyor, önceki yaptıklarını aynen tekrarlıyordu. Beni oraya götürenlere:
–Sübhânallah! Bu nedir? dedim. Beni dinlemeyip:
–Yürü! Yürü! dediler.
Yürüdük, sırtüstü uzanmış birinin yanına geldik. Bunun da yanında, elinde demir kancalar bulunan biri duruyordu. Adamın bir yüzüne gelip, çengeli takıp yüzünün yarısını ensesine kadar soyuyordu. Burnu ve gözü enseye kadar soyuluyordu. Sonra öbür tarafına geçip, aynı şekilde diğer yüzünün derisini de ensesine kadar soyuyordu. Bu da, yüz derileri iyileşip eski sıhhate kavuşuncaya kadar bekliyor, sonra tekrar önce yaptıklarını yapmaya başlıyordu. Ben burada da:
–Sübhanallah, bu nedir? dedim. Cevap vermeyip:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Fırın gibi bir yere geldik. İçinden birtakım gürültüler, sesler geliyordu. Gördük ki, içinde bir kısım çıplak kadınlar ve erkekler var. Aşağı taraflarından bir alev yükselip onları yalıyordu. Bu alev onlara ulaşınca çığlık koparıyorlardı. Ben yine dayanamayıp:
–Bunlar kimdir? diye sordum. Bana cevap vermeyip:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Kan gibi kırmızı bir nehir kenarına geldik. Nehirde yüzen bir adam vardı. Nehir kenarında da yanında birçok taş bulunan bir adam duruyordu. Adam bir müddet yüzüp kıyıya doğru yanaşınca yanında taşlar bulunan kıyıdaki adam geliyor, öbürü ağzını açıyor bu da ona bir taş atıp kovalıyordu. Adam bir müddet yüzdükten sonra geri dönüp adama doğru yine yaklaşıyordu. Her dönüşünde ağzını açıyor, kıyıdaki de ona bir taş atıyordu. Ben yine dayanamayıp:
–Bu nedir? diye sordum. Cevap vermeyip yine:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Çok çirkin görünüşlü bir adamın yanına geldik. Böylesi çirkin kimseyi görmemişsinizdir. Bunun yanında bir ateş vardı. Adam ateşi tutuşturup etrafında dönüyordu. Ben yine:
–Bu nedir? diye sordum. Cevap vermeyip:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. İri iri ağaçları olan bir bahçeye geldik. İçerisinde her çeşit bahar çiçekleri vardı. Bu bahçenin içinde çok uzun boylu bir adam vardı. Semaya yükselen başını neredeyse göremiyordum. Etrafında çok sayıda çocuklar vardı. Ben yine:
–Bunlar kimdir? dedim. Cevap vermeyip:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Ulu bir ağacın yanına geldik. Ne bundan daha büyük, ne de daha güzel bir ağaç hiç görmedim. Ben oraya getirenler:
–Ağaca çık! dediler. Beraberce çıkmaya başladık. Altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış bir şehre doğru yükselmeye başladık. Derken şehrin kapısına geldik. Kapıyı çalıp açmalarını istedik. Açtılar ve beraberce girdik. Bizi bir kısım insanlar karşıladı. Bunlar yaratılışça bir yarısı çok güzel, diğer yarısı da çok çirkin kimselerdir. Sanki böylesine güzellik, böylesine çirkinlik görmemişsinizdir. Arkadaşlarım onlara:
–Gidin şu nehire banın! dediler. Meğerse orada açıkta bir nehir varmış. Suyu sanki sâfi süttü, bembeyaz... Gidip içine banıp çıktılar. Çirkinlikleri tamamen gitmiş olarak geri geldiler. İki tarafları da en güzel şekli almıştı.
Beni dolaştıran arkadaşlarım açıkladılar:
–Bu gördüğün, Adn cennetidir. Şu da senin makamındır.
Gözümü çevirip baktım. Bu bir saraydı, tıpkı beyaz bir bulut gibi.
–Beni gezdirin, içine bir gireyim! dedim.
–Şimdilik hayır! Amma mutlaka gireceksin, dediler. Ben:
–Geceden beri acayip şeyler gördüm, neydi bunlar? diye sordum.
–Sana anlatacağız, dediler ve anlattılar:
–Taşla başı yarılan, o ilk gördüğün adam, Kur'ân'ı atıp reddeden, farz namazlarda uyuyup kılmayan kimsedir. Ensesine kadar yüzünün derileri, burnu, gözü soyulan adam, evinden çıkıp yalanlar uydurup, etrafa yalan saçan kimsedir. Fırın gibi bir binanın içinde gördüğün kadınlı erkekli çıplak kimseler, zina yapan erkek ve kadınlardır. Kan nehrinde yüzüp ağzına taş atılan adam fâiz yiyen adamdır. Ateşin yanında durup onu yakan ve etrafında dönen pis manzaralı adam, cehennemin, ateşin bekçisidir. Bahçede gördüğün uzun boylu adam İbrahim'di. Onun etrafındaki çocuklar ise, fıtrat üzere, büluğa ermeden ölen çocuklardır."
Cemaatten biri hemen atılarak:
–Ey Allah'ın Resûlü! Müşrik çocukları da mı? diye sordu.
Resûlullah:
–Evet, dedi, müşrik çocukları da ve anlatmaya devam etti:
–Yarısı güzel yarısı çirkin yaratılışlı olan adamlara gelince, bunlar iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştırıp her ikisini de yapan kimselerdir. Allah onları affetmiştir.
Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız
Hazreti Cabir Radıyallahu Anh anlatıyor:
Ebu Bekir gelip Resulullah'ın huzuruna girmek için izin istedi. Kapıda oturmuş bekleyen insanlar vardı. Onlara izin verilmemişti. Ebu Bekir'e izin verildi, o da girdi. Girince, Resulullah'ın etrafında zevceleri toplamış, sessiz oturuyor buldu. Derken Ömer çıkageldi. Oda izin istedi, ona da aynı halde iken izin verildi Ebu Bekir:
–Ben Resulullah 'ı güldürecek bir şey söyleyeceğim! dedi ve sordu:
–Ey Allah'ın Resulü! Hârice'nin kızı benden nafaka istese ben de kalkıp boğazını tutsam ne dersiniz? dedi. Resulullah güldü ve:
–Şu etrafında gördüklerinin hepsi benden nafaka istiyorlar! dedi. Ömer, hemen kalkıp boğazını tutmak üzere Hafsa'ya yöneldi. Ebu Bekir de kalkıp boğazını tutmak üzere Aişe'ye yöneldi. Her ikisi de:
–Demek siz Resulullah'tan onda olmayan şeyi istiyorsunuz ha! diyordu. Onlar:
–Allah'a yemin olsun! Biz ondan asla olmayan şeyi istemiyoruz! dediler.
Sonra Resulullah onlardan bir ay ayrı durdu. Arkadan şu ayet nazil oldu.
"Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: "Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız, gelin boşanma bedelini verip sizi güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allah'ı, Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz ki, sizden iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlar için Allah pek büyük bir mükafat hazırlamıştır." (33/28–29)
Hazreti Cabir devamla der ki:
"Bunun üzerine Resulullah Aişe'den başlayarak şöyle dedi:
–Ben sana bir husus arzedeceğim. Cevap vermede acele etmemeni dilerim, ebeveyninle de istişare ettikten sonra cevap ver.
–O husus nedir ey Allah'ın Resulü? diye Aişe sorunca, Resulullah ayeti tilavet buyurdu. Bunun üzerine Aişe hemen:
–Yani sizi tercih meselesinde mi ailemle istişare edeceğim? Asla! Ben Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu tercih ediyorum. Senden ricam, kadınlarından hiçbirine benim şu söylediğimi haber vermemendir! dedi. Resulullah:
–Onlardan biri sormaya görsün, ben hemen cevap veririm. Zira Allah beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı olarak değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi! buyurdular."
Cahiliye devrinin nikâhları
Hazreti Aişe Radıyallahu anhâ anlatıyor:
"Cahiliye devrinde dört çeşit nikâh mevcuttu: Bunlardan biri, bugün dinimizin meşru kıldığı ve herkesçe tatbik edilen nikâhtır: Kişi kişiden kızını veya velisi bulunduğu kızı ister, mehrini verir, sonra onunla evlenir.
Diğer bir nikâh çeşidi şöyleydi: Kişi, hanımı hayızdan temizlenince:
–Falancaya git, ondan hamilelik talep et, der ve hanımını ona gönderirdi. Kadının o yabancı erkekten hamile kaldığı anlaşılıncaya kadar, kocası ondan uzak durur, temasta bulunmazdı. O adamdan hamileliği açıklık kazanınca, zevcesi dilerse onunla zevciyat muamelelerine başlardı. Bu nikâh çeşidine asaletli bir evlat elde etmek için başvurulurdu. İşte bu nikâha nikahu'l–istibza denirdi.
Diğer bir nikah çeşidi şöyleydi: On kişiden az bir grup toplanır, bir kadının yanına girerler ve hepsi de ona temasta bulunurdu. Kadın hamile kalıp doğum yaparsa, doğumdan birkaç gün sonra, kadın onlara haber salar, hepsini çağırırdı. Hiçbiri bu davete icabet etmekten kaçınamaz, kadının yanına gelirdi. Kadın onlara:
–Hadisenizi hatırlamış olmalısınız. İşte şimdi doğum yaptım. Ey falan çocuk senindir, der, çocuğu bunlardan dilediğine nisbet ederdi. Adamın buna itiraz etmeye hakkı yoktu.
Diğer dördüncü nikâh çeşidi şöyleydi: Çok sayıda insan toplanıp bir kadının yanına girerlerdi. Kadın gelenlerden hiçbirine itiraz edemezdi. Bu kadınlar fahişe idi. Kapılarının üzerine bayraklar dikerlerdi. Bu kadınlarla temas arzu eden herkes bunların yanına girebilirdi. Bunlardan biri hamile kaldığı takdirde, çocuğunu doğurduğu zaman, o adamlar kadının yanında toplanırlar ve kâifler çağırırlardı. Kâifler bu çocuğun, onlardan hangisine ait olduğunu söylerse nesebini ona dâhil ederlerdi. Çocuk da ona nisbet edilir, onun çocuğu diye çağrılırdı. O kimse bunu reddedemezdi.
Muhammed hak ile gönderilince, bütün cahiliye nikâhlarını yasakladı, sadece insanların bugün tatbik etmekte olduğu nikâhı bıraktı."
"Resûlullah sık sık:
–Sizden bir rüya gören yok mu? diye sorardı. Görenler de, O'na Allah'ın dilediği kadar anlatırlardı. Bir sabah bize yine sordu:
–Sizden bir rüya gören yok mu? Kimseden ses çıkmayınca:
–Ben gördüm, dedi ve anlattı:
–Bu gece bana iki kişi geldi. Beni alıp 'haydi yürü!' dediler. Yürüdüm. Yerde yatan bir adamın yanına geldik. Elinde bir kaya olduğu halde başucunda duruyordu. Arada bir, kayayı yerde yatanın başına vurarak, başını yarıyor, taş da sağa sola yuvarlanıp gidiyordu. Adam taşı takip ediyor ve tekrar alıyordu. Yerde yatan adamın başı eskisi gibi iyileşip eski haline gelinceye kadar bekliyordu. İyileşince taşı tekrar indiriyor, önceki yaptıklarını aynen tekrarlıyordu. Beni oraya götürenlere:
–Sübhânallah! Bu nedir? dedim. Beni dinlemeyip:
–Yürü! Yürü! dediler.
Yürüdük, sırtüstü uzanmış birinin yanına geldik. Bunun da yanında, elinde demir kancalar bulunan biri duruyordu. Adamın bir yüzüne gelip, çengeli takıp yüzünün yarısını ensesine kadar soyuyordu. Burnu ve gözü enseye kadar soyuluyordu. Sonra öbür tarafına geçip, aynı şekilde diğer yüzünün derisini de ensesine kadar soyuyordu. Bu da, yüz derileri iyileşip eski sıhhate kavuşuncaya kadar bekliyor, sonra tekrar önce yaptıklarını yapmaya başlıyordu. Ben burada da:
–Sübhanallah, bu nedir? dedim. Cevap vermeyip:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Fırın gibi bir yere geldik. İçinden birtakım gürültüler, sesler geliyordu. Gördük ki, içinde bir kısım çıplak kadınlar ve erkekler var. Aşağı taraflarından bir alev yükselip onları yalıyordu. Bu alev onlara ulaşınca çığlık koparıyorlardı. Ben yine dayanamayıp:
–Bunlar kimdir? diye sordum. Bana cevap vermeyip:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Kan gibi kırmızı bir nehir kenarına geldik. Nehirde yüzen bir adam vardı. Nehir kenarında da yanında birçok taş bulunan bir adam duruyordu. Adam bir müddet yüzüp kıyıya doğru yanaşınca yanında taşlar bulunan kıyıdaki adam geliyor, öbürü ağzını açıyor bu da ona bir taş atıp kovalıyordu. Adam bir müddet yüzdükten sonra geri dönüp adama doğru yine yaklaşıyordu. Her dönüşünde ağzını açıyor, kıyıdaki de ona bir taş atıyordu. Ben yine dayanamayıp:
–Bu nedir? diye sordum. Cevap vermeyip yine:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Çok çirkin görünüşlü bir adamın yanına geldik. Böylesi çirkin kimseyi görmemişsinizdir. Bunun yanında bir ateş vardı. Adam ateşi tutuşturup etrafında dönüyordu. Ben yine:
–Bu nedir? diye sordum. Cevap vermeyip:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. İri iri ağaçları olan bir bahçeye geldik. İçerisinde her çeşit bahar çiçekleri vardı. Bu bahçenin içinde çok uzun boylu bir adam vardı. Semaya yükselen başını neredeyse göremiyordum. Etrafında çok sayıda çocuklar vardı. Ben yine:
–Bunlar kimdir? dedim. Cevap vermeyip:
–Yürü! Yürü! dediler. Beraberce yürüdük. Ulu bir ağacın yanına geldik. Ne bundan daha büyük, ne de daha güzel bir ağaç hiç görmedim. Ben oraya getirenler:
–Ağaca çık! dediler. Beraberce çıkmaya başladık. Altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış bir şehre doğru yükselmeye başladık. Derken şehrin kapısına geldik. Kapıyı çalıp açmalarını istedik. Açtılar ve beraberce girdik. Bizi bir kısım insanlar karşıladı. Bunlar yaratılışça bir yarısı çok güzel, diğer yarısı da çok çirkin kimselerdir. Sanki böylesine güzellik, böylesine çirkinlik görmemişsinizdir. Arkadaşlarım onlara:
–Gidin şu nehire banın! dediler. Meğerse orada açıkta bir nehir varmış. Suyu sanki sâfi süttü, bembeyaz... Gidip içine banıp çıktılar. Çirkinlikleri tamamen gitmiş olarak geri geldiler. İki tarafları da en güzel şekli almıştı.
Beni dolaştıran arkadaşlarım açıkladılar:
–Bu gördüğün, Adn cennetidir. Şu da senin makamındır.
Gözümü çevirip baktım. Bu bir saraydı, tıpkı beyaz bir bulut gibi.
–Beni gezdirin, içine bir gireyim! dedim.
–Şimdilik hayır! Amma mutlaka gireceksin, dediler. Ben:
–Geceden beri acayip şeyler gördüm, neydi bunlar? diye sordum.
–Sana anlatacağız, dediler ve anlattılar:
–Taşla başı yarılan, o ilk gördüğün adam, Kur'ân'ı atıp reddeden, farz namazlarda uyuyup kılmayan kimsedir. Ensesine kadar yüzünün derileri, burnu, gözü soyulan adam, evinden çıkıp yalanlar uydurup, etrafa yalan saçan kimsedir. Fırın gibi bir binanın içinde gördüğün kadınlı erkekli çıplak kimseler, zina yapan erkek ve kadınlardır. Kan nehrinde yüzüp ağzına taş atılan adam fâiz yiyen adamdır. Ateşin yanında durup onu yakan ve etrafında dönen pis manzaralı adam, cehennemin, ateşin bekçisidir. Bahçede gördüğün uzun boylu adam İbrahim'di. Onun etrafındaki çocuklar ise, fıtrat üzere, büluğa ermeden ölen çocuklardır."
Cemaatten biri hemen atılarak:
–Ey Allah'ın Resûlü! Müşrik çocukları da mı? diye sordu.
Resûlullah:
–Evet, dedi, müşrik çocukları da ve anlatmaya devam etti:
–Yarısı güzel yarısı çirkin yaratılışlı olan adamlara gelince, bunlar iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştırıp her ikisini de yapan kimselerdir. Allah onları affetmiştir.
Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız
Hazreti Cabir Radıyallahu Anh anlatıyor:
Ebu Bekir gelip Resulullah'ın huzuruna girmek için izin istedi. Kapıda oturmuş bekleyen insanlar vardı. Onlara izin verilmemişti. Ebu Bekir'e izin verildi, o da girdi. Girince, Resulullah'ın etrafında zevceleri toplamış, sessiz oturuyor buldu. Derken Ömer çıkageldi. Oda izin istedi, ona da aynı halde iken izin verildi Ebu Bekir:
–Ben Resulullah 'ı güldürecek bir şey söyleyeceğim! dedi ve sordu:
–Ey Allah'ın Resulü! Hârice'nin kızı benden nafaka istese ben de kalkıp boğazını tutsam ne dersiniz? dedi. Resulullah güldü ve:
–Şu etrafında gördüklerinin hepsi benden nafaka istiyorlar! dedi. Ömer, hemen kalkıp boğazını tutmak üzere Hafsa'ya yöneldi. Ebu Bekir de kalkıp boğazını tutmak üzere Aişe'ye yöneldi. Her ikisi de:
–Demek siz Resulullah'tan onda olmayan şeyi istiyorsunuz ha! diyordu. Onlar:
–Allah'a yemin olsun! Biz ondan asla olmayan şeyi istemiyoruz! dediler.
Sonra Resulullah onlardan bir ay ayrı durdu. Arkadan şu ayet nazil oldu.
"Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: "Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız, gelin boşanma bedelini verip sizi güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allah'ı, Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz ki, sizden iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlar için Allah pek büyük bir mükafat hazırlamıştır." (33/28–29)
Hazreti Cabir devamla der ki:
"Bunun üzerine Resulullah Aişe'den başlayarak şöyle dedi:
–Ben sana bir husus arzedeceğim. Cevap vermede acele etmemeni dilerim, ebeveyninle de istişare ettikten sonra cevap ver.
–O husus nedir ey Allah'ın Resulü? diye Aişe sorunca, Resulullah ayeti tilavet buyurdu. Bunun üzerine Aişe hemen:
–Yani sizi tercih meselesinde mi ailemle istişare edeceğim? Asla! Ben Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu tercih ediyorum. Senden ricam, kadınlarından hiçbirine benim şu söylediğimi haber vermemendir! dedi. Resulullah:
–Onlardan biri sormaya görsün, ben hemen cevap veririm. Zira Allah beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı olarak değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi! buyurdular."
Cahiliye devrinin nikâhları
Hazreti Aişe Radıyallahu anhâ anlatıyor:
"Cahiliye devrinde dört çeşit nikâh mevcuttu: Bunlardan biri, bugün dinimizin meşru kıldığı ve herkesçe tatbik edilen nikâhtır: Kişi kişiden kızını veya velisi bulunduğu kızı ister, mehrini verir, sonra onunla evlenir.
Diğer bir nikâh çeşidi şöyleydi: Kişi, hanımı hayızdan temizlenince:
–Falancaya git, ondan hamilelik talep et, der ve hanımını ona gönderirdi. Kadının o yabancı erkekten hamile kaldığı anlaşılıncaya kadar, kocası ondan uzak durur, temasta bulunmazdı. O adamdan hamileliği açıklık kazanınca, zevcesi dilerse onunla zevciyat muamelelerine başlardı. Bu nikâh çeşidine asaletli bir evlat elde etmek için başvurulurdu. İşte bu nikâha nikahu'l–istibza denirdi.
Diğer bir nikah çeşidi şöyleydi: On kişiden az bir grup toplanır, bir kadının yanına girerler ve hepsi de ona temasta bulunurdu. Kadın hamile kalıp doğum yaparsa, doğumdan birkaç gün sonra, kadın onlara haber salar, hepsini çağırırdı. Hiçbiri bu davete icabet etmekten kaçınamaz, kadının yanına gelirdi. Kadın onlara:
–Hadisenizi hatırlamış olmalısınız. İşte şimdi doğum yaptım. Ey falan çocuk senindir, der, çocuğu bunlardan dilediğine nisbet ederdi. Adamın buna itiraz etmeye hakkı yoktu.
Diğer dördüncü nikâh çeşidi şöyleydi: Çok sayıda insan toplanıp bir kadının yanına girerlerdi. Kadın gelenlerden hiçbirine itiraz edemezdi. Bu kadınlar fahişe idi. Kapılarının üzerine bayraklar dikerlerdi. Bu kadınlarla temas arzu eden herkes bunların yanına girebilirdi. Bunlardan biri hamile kaldığı takdirde, çocuğunu doğurduğu zaman, o adamlar kadının yanında toplanırlar ve kâifler çağırırlardı. Kâifler bu çocuğun, onlardan hangisine ait olduğunu söylerse nesebini ona dâhil ederlerdi. Çocuk da ona nisbet edilir, onun çocuğu diye çağrılırdı. O kimse bunu reddedemezdi.
Muhammed hak ile gönderilince, bütün cahiliye nikâhlarını yasakladı, sadece insanların bugün tatbik etmekte olduğu nikâhı bıraktı."