cyberyasar
08.05.2007, 13:06
EDEP, KİŞİNİN SÜSÜDÜR
EDEP; terbiye, güzel ahlâk, toplum töresine uygun ve olumlu davranış, incelik, zerafet, kibarlık, utanma ve ar duygusu gibi anlamlara gelir. Bu vasıflara sahip olan, yani terbiyeli, güzel ahlâklı, zarif ve kibar kimselere de edepli denir. Edep, insanlar için büyük bir meziyettir. İnsanın değerini artırır, güzelliklerine güzellik katar, taç gibi insanı süsler. Nitekim bir şairimiz bu hususu şöyle belirtir:
Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâ’dan
Koy ol tâcı başına, emin ol cümle belâdan.
Edep, güzel ahlâk ve terbiyedir. Onun için yüce dinimiz edep ve terbiyeye büyük önem vermekte ve üzerinde ısrarla durmaktadır. Nitekim sevgili Peygamberimiz, peygamber olarak gönderilişinin hikmetini, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Mâlik, Muvatta, Hüsnü’l-Huluk, 6) buyurarak beyan etmiştir. Edebi ve güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilen zâtın, hiç şüphesiz herkesten daha çok bütün ahlâkî güzelliklere sahip olup edepli olması gerekir. Gerçekten Peygamber Efendimiz güzel ahlâk ve edebin en güzeline sahipti. Bunun sebebini de, “Beni, Rabbim edeplendirdi, terbiye etti, ne de güzel edeplendirdi, terbiye etti.” (En-Nebhânî, el-Fethu’l-Kebîr, l, 64) buyurarak belirtmiştir.
Mevlâna hazretleri, “Bütün cihanı arayıp taradım, iyi huydan daha güzel bir şey göremedim” derken, Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman da:
“Ne haddindir gelip hâl-i siyâhın müşge benzetmek (Müşk: Misk)
Ânı bilmez misin ey dil, değil bir şey edepten yeğ” der. (Amil Çelebioğlu, Kanuni Devri Türk Edebiyatı, s. l39)
Edep, insanın kusurlarını, hatalarını örter. Nitekim şair Vehbî, kişinin sahip olduğu edep ve terbiyeyi elbiseye benzetmiş, elbise nasıl ki insanın mahrem, görülmemesi gereken yerlerini örterse, edebin de onun kusurlarını, hatalarını örteceğini şu güzel beyti ile ifade etmiştir:
Setrederdi ayıbını insanın hep
Ne güzel câme imiş sevb-i edep. (Kâmûs-i Osmânî, I, 82)
İslâm, edep dini
Yüce dinimiz İslâmiyet, edep dinidir. Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim baştan sona edepten ibarettir. Nitekim Arapça bir beyitte şöyle denilmiştir:
“Eddibü’n-nefse eyyühe’l-ahbâbu
Turuku’d-dîni küllühâ âdâbu.”
Anlamı şöyledir:
Ey dostlar! Kendinizi terbiyeli ve edepli kılı-
nız.
Dinin bütün yolları âdâptır.
Büyük mutasavvıf ve mütefekkir Mevlâna hazretleri de bu konuda şöyle der:
“Eğer âdemoğlunun edepten nasibi yoksa âdem değildir.
Çünkü insanla hayvan arasındaki fark, edeptir.
Gözünü aç da bak cümle kelamullâha
Ayet ayet bütün mânay-ı Kur’an, edepten ibarettir.”
Evet Mevlâna hazretlerinin de dediği gibi baştan sona ayet ayet Kur’an’ın bütün manası edepten ibarettir. Mevlâna hazretleri bir şey daha diyor. O da insanla hayvan arasındaki farkın edepten ibaret olduğudur. Gerçekten hayvanlar arzu ettikleri herşeyi istedikleri an yaparlar. Onlar için edep, ahlâk, ar ve hayâ söz konusu değildir. Ama insan böyle değildir. O, edebi ve hayası ile insandır.
Edep ve terbiye kimde bulunursa, onun derecesini yükseltir, mertebesini yüceltir, insanlar arasında değerli kılar, herkes ona hürmet eder, saygı gösterir. Onun için “kişinin edebi zehebinden, yani altınından daha hayırlıdır” denilmiştir.
Anlatıldığına göre bir çocuk Abbasi halifelerinden Memun’un huzurunda güzelce konuşup kendisine sorulan sorulara iyi cevaplar vermişti. Bunun üzerine Halife ona:
- Sen kimin oğlusun? diye sormuş. Çocuk,
- Edebin oğluyum, ey mü’minlerin emiri, deyince, Halife,
- Edep ne güzeldir, demiş ve aşağıdaki beyitleri söylemiş:
Kimin oğlu olursan ol, fakat edep ve terbiye kazan.
Edebin güzelliği seni nesebe muhtaç etmez.
Asıl genç “işte ben buyum” diyendir.
Yoksa “babam falandır” diyen, hakiki genç değildir. (El-Hidâye Dergisi, Eylül-Ekim l982 sayısı)
Onun için bir Arap atasözünde, “el-fadlu bi’l-edeb, lâ bi’l-asli ve’n-neseb: Fazilet edepledir, soy ve sopla değil” denilmiştir.
Makedonya’nın yetiştirmiş olduğu bilgin ve şair Kemal Efendi Arûçî de bir manzumesinde, babası annesi ölenlere halk arasında “kimsesiz” denildiğini, bunun da doğru olduğunu, fakat asıl kimsesizin, ilim ve irfandan yoksun olanların olduğunu şöyle belirtir:
Babası annesi ölmüşlere bî-kes denilir.
Çünkü bî-çâre çocuk, melce ü me’men bulamaz!
Bana kalsa bu da doğru ve fakat baksanıza!
İlm ü irfansız olanlar gibi bî-kes olamaz. (Bk. Şiirlerim, s. 90)
İrfan; ilim ve edebi, hatta kültürü de içerisine alan geniş kapsamlı bir kelimedir. Tasavvufun büyüklerinden Seriyy-i Sakatî (ö. 257/87l): “Kulun derecesini yükselten dört haslet vardır, bunlar da; ilim, edep, emanet ve iffettir” (Mahir İz, Tasavvuf, s. l83) der. Yine Seriyy-i Sakatî der ki: “Kim kendini edepli kılmaktan âciz olursa, başkalarını te’dip hususunda daha âciz olur.” (Ez-Ziriklî, el-A’lâm, III, 82) Daha açık bir ifade ile, kendisi edepli ve terbiyeli olmayan kimse başkalarını edepli kılamaz, terbiye edemez. Eskiden sûfîler edebe büyük önem verirlerdi, güzel hat sanatıyla, üzerinde “edeb yâ hû” yazılı levhayı, mutlaka evlerinin ve dergâhlarının mûtenâ bir köşesine asarlardı.
“Edeb yâ hû” sözü, aynı zamanda, açık saçık söz söyleyenlere, ya da toplumun tasvip etmeyeceği kötü davranışta bulunanlara karşı, “utan, edebini takın” anlamında söylenilen bir deyimdir.
Söylenmesi kaba, çirkin veya sakıncalı görülen nesnelerin, kavramların başka kelimelerle daha uygun bir şekilde
anlatılmasına da “edeb-i kelam” denir. Eskiler buna dikkat ederlerdi.
Mevlâna hazretleri de, edepsiz olan kimsenin Allah’ın lütfundan uzak olacağını ve herkese zararının dokunacağını belirterek şöyle der:
Edebe uygunluk dile Tanrı’dan
Lütfundan uzaktır edepsiz olan
Zararı kendine değildir yalnız.
Dünyayı ateşe verir edepsiz.
Mevlâna hazretleri sözlerine şöyle devam eder:
“Tanrı sofrası, alış-verişsiz, pazarlıksız, parasız pulsuz gelip durmadaydı.
Musa’nın kavmi içinden birkaç kişi, edepsizcesine, nerede sarımsak, hani mercimek dediler.
Gökten sofra gelmez oldu, ekmek kesildi; bize de ekin ekmek, bel bellemek, orak sallamak zahmeti kaldı.
Sonra İsa şefaat etti; Tanrı gene sofra yolladı; tabak tabak ganimetler gönderdi.
Küstahlar gene edebi terkettiler; dilenciler gibi sofradan artanları aşırdılar.
İsa onlara yalvardı; bu, boyuna gelir, yeryüzünden eksik olmaz;
Ulu bir kimsenin sofrası başında, ona karşı kötü zanda bulunmak, harisliğe kalkışmak küfürdür, dedi.
O rahmet kapısı, bu görmedik yoksul suratlıların tamahları, hırsları yüzünden gene kapandı onlara.
Şu gök, edep yüzünden ışıklarla dopdolu bir hâle gelmiştir; melek, edep yüzünden suçtan arınmıştır, tertemiz olmuştur.” (Abdulbaki Gölpınarlı, Mesnevi ve Şerhi, Ankara, 2000, l, 54-55)
Çocuklarımız
Edep ve terbiye denilince ilk akla gelen, hiç şüphesiz, gözümüzün nuru, gönlümüzün süruru ve kendilerine istikbalimizi emanet edeceğimiz çocuklarımız olur. Çocuklarımızın, örf ve adetlerimize, gelenek ve göreneklerimize uygun şekilde edepli ve terbiyeli yetiştirilmeleri son derece önemlidir. Bir baba ve annenin evlatlarına bırakabilecekleri en kıymetli şey, hiç şüphesiz güzel bir eğitim ve terbiyedir. Onun için sevgili Peygamberimiz bu konudaki çeşitli hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Hiçbir baba evlâdına, güzel bir terbiyeden daha üstün bir miras bırakamaz.” (Tirmizî, Birr, 33; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 4l4) “Kişinin çocuğunu terbiye etmesi, bir ölçek sadaka vermesinden daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Birr, 33; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 96)
“Çocuklarınıza ikramda bulununuz ve onları güzel terbiye ediniz.” (İbn Mâce, Edeb, 3)
“Çocuklarınızı şu üç şeyi öğreterek yetiştiriniz, terbiye ediniz:
Peygamberinizi sevdiriniz, onun ehl-i beytini sevdiriniz ve Kur’an’ı okutunuz. Zira Kur’an’ı öğrenip yaşayanlar, başka bir gölge olmayan kıyamet gününde, peygamberleri ve seçkin kullarıyla beraber, Allah’ın manevî gölgesinde gölgelenirler.” (En-Nebhânî, el-Fethu’l-Kebir, I, 64)
Bu bakımdan evlatlarımızı güzel yetiştirmeliyiz, edep ve ahlâklı olmalarına dikkat etmeliyiz. Unutmayalım ki, edep ve terbiyeden yoksun olarak yetişen kimseler, günün birinde feleğin sillesini yerler, çok kötü bir duruma düşerler, perişan olurlar. Bu gerçeği meşhur divan şairi Nâbî şöyle ifade eder:
Haddi zâtında kim olmazsa edîb
Feleğin sillesi eyler te’dîb.
Benzer bir mana Arapça bir beyitte şöyle ifade edilir:
Men lem yüeddibhü’l-ebevân
Yüeddibhü’l-melevân.
Anlamı şöyledir: Kimi küçükken ebeveyni, ana-babası terbiye etmezse, daha sonra onu zaman terbiye eder.
Bizim geleneğimizde, örf ve âdetlerimizde edebin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bunu küçükler, büyüklerden öğrenirler. Onun için büyükler, küçüklerin yanında lâubâlî hareket edemezler, örnek davranışlarda bulunurlar. Küçükler de büyüklerin yanında sigara içmezler, sakız çiğnemezler, otururken ayaklarını uzatmazlar, bacak bacak üzerine atmazlar, bağıra çağıra konuşmazlar, ellerini arkalarına koymazlar, verilen emri derhal yerine getirirler. Yazımızı büyük mütefekkir ve mutasavvıf Mevlâna hazretlerinin şu sözleriyle noktalayalım:
“Efendi bilmiş ol ki edep, insanın ruhudur. Eğer şeytanın başını ezmek istersen gözünü aç ve gör ki, şeytanı öldüren edeptir.”
cyberyasar
08.05.2007, 13:17
Edep, güzel terbiye, iyi davranış, güzel ahlak, haya, nezaket, zarafet gibi manalara gelir. Mesela terbiyeli çocuk, edepli çocuk demektir. Hadis-i şerifte, (Evladınızı edepli, terbiyeli yetiştirin) buyuruluyor. Dinimiz, baştan başa edeptir. Edep, kulun kendisini Cenab-ı Hakkın iradesine tâbi kılması, güzel ahlaklı olmasıdır. Hadis-i şerifte, (Sizin en iyiniz, ahlakı en güzel olandır) buyuruldu.
Hz. Ömer, (Edep, ilimden önce gelir) buyurdu. Çok heybetli olmasına rağmen, edebinden, hayasından Resulullahın huzurunda çok yavaş konuşurdu. Peygamber efendimiz de, bir kimsenin yanında iki diz üzerine oturur, ona saygı olmak için mübarek bacağını dikip oturmazdı. Hadis-i şerifte, (Resulullahın hayası, bakire İslam kızlarının hayasından çoktu) buyuruldu. (Buhari)
İbni Mübarek hazretleri, (Bütün ilimleri bilenin eğer edebinde noksanlık varsa, onunla görüşmediğime üzülmem, bunu kayıp saymam. Fakat edepli ile görüşemesem üzülürüm) buyurdu
Her zaman her yerde edepli, hayalı olmaya çalışmalıdır! Hadis-i şerifte, (Hayasızlık insanı küfre düşürür) buyuruldu. Haya, bir binayı tutan direk gibidir. Direksiz binanın durması kolay olmadığı gibi, hayasız kimsenin de imanını muhafaza etmesi zordur.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâdan haya edin! Allah’tan haya eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar.) [Tirmizi]
(Haya, baştan başa hayırdır.) [Müslim]
(Her dinin bir ahlakı vardır. İslamiyet’in ahlakı da hayadır.) [İbni Mace]
(Hayasız olan hep kötülük eder.) [İbni Mace]
(Hayasız olan, emanete hıyanet eder, hain olur, merhamet duygusu kalmaz, dinden uzaklaşır, lanete uğrar, şeytan gibi olur.) [Deylemi]
(Haya ile iman, ikiz kardeştir. Biri giderse diğeri de gider.) [Ebu Nuaym]
(Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, çirkin söz söylemez ve hayasız değildir.) [Tirmizi]
(Haya imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca, parçaları da bozulur.) [İ.Maverdi]
(Haya imandandır. Hayasızın imanı yok demektir.) [İbni Hibban]
(İnsan, salih iki komşusundan utandığı gibi, gece gündüz kendisiyle beraber olan yanındaki iki melekten de utanmalıdır!) [Beyheki]
(Hayasızın dini olmaz ve hayasız kişi Cennete giremez.) [Deylemi]
(Haya, iffet, dile hakim olmak ve akıl imandandır. Cimrilik, fuhuş, çirkin sözlü olmak ise hayasızlıktan ve münafıklıktandır.) [Beyheki]
(İman çıplaktır, süsü haya, elbisesi takva, sermayesi fıkıh, meyvesi ameldir.) [Deylemi]
(Haya insan olsaydı, salih biri, fuhuş insan olsaydı, kötü biri olurdu.) [Taberani]
(Haya ile iman bir aradadır. Biri giderse, öteki de durmaz.) [Hakim]
Dinimizde hayanın yeri çok mühimdir. Allahü teâlâdan utanmak, imanın kuvvetli olduğuna, hayasızlık da imanın zayıf olduğuna alamettir. Hadis-i şerifte, (Hayanın azlığı küfürdendir) buyuruldu. Hayasız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Haya, imanın esasındandır. Hayası olan Allah’tan utandığı için günahtan çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah’tan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayadandır. İnsanlardan utananın, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte, (Allah’tan sakınan, insanlardan da sakınır) buyuruluyor. Hayasız olan mürüvvetsiz olur. Hz. Ebu Bekir, (Hayasız insan, halk içinde çıplak oturan gibidir) buyurdu.
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İman edenler arasında kötülüğün, hayasızlığın yayılmasını isteyenler ve sevenler için dünyada da ahirette de elim bir azap vardır.) [Nur 19]
Kadın erkek ilişkilerinde ve tuvalet için kullanılan kelimeleri aynen söylemek insanlığa uygun değildir, hayayı yok eder ve iyileri gücendirir. Böyle kelimeleri söylemek gerekince, açık olarak değil, kinaye olarak söylenir.
Allahü teâlânın nimetinde, nimeti vereni görmeli, daima Onun huzurunda olduğunu düşünmeli, mesela otururken, yatarken edebe riayet etmelidir. Yerken, içerken, konuşurken, okurken, yazarken ve her çeşit iş yaparken, bütün bunların Allahü teâlânın kudretiyle yapıldığını, bütün işlerde Onun emrine uyup yasak ettiklerinden sakınmayı düşünmelidir. Böyle düşünmek çok üstün bir ibadettir.
Mahrem konuları edeple sormak lazım
Bir kız, mahrem konuları annesine sorar. O da bilmezse, annesine, (Babamdan öğren) der. Babası da bilmezse, babasının, bilen birisine sorması gerekir. Babası yoksa, ağabey, amca, dayı gibi mahrem akrabalarından öğrenir. Bunlar da öğrenip bildirmezse, o zaman mektupla veya telefonla, kendinden değil de, (Bir kadının muayyen hâli şu kadar devam edip kesilse, ne gerekir) şeklinde sormak daha uygun olur. Bir kadının kocası, bu bilgileri öğrenip hanımına anlatmazsa, kadın, en uygun bir yolla bunları öğrenebilir. Bilenlerden bu konuları edep dairesinde sorması ayıp olmaz.
Hz. Esma’nın Peygamber efendimize nasıl gusledileceğini sorarken utanması üzerine, Hz. Âişe validemiz, (Ensar kadınları ne iyidir; utanmaları, dinlerini öğrenmekten men etmiyor) buyurdu. (Buhari)
Demek ki, ayıp olur diye kendisine farz olan bilgileri öğrenmemek yanlıştır. Peygamber efendimiz, mahrem konuları anlatırken, (Allahü teâlâ, hakkın anlatılmasından çekinmez) buyurmaktadır. (Tirmizi)
Aynı anlamda âyet-i kerime de vardır:
(Allahü teâlâ, gerçeği söylemekten çekinmez.) [Ahzâb 53]
Sual: Bazı kimseler, müstehcen konuşuyor. Ayıp şeyler söylüyor. İnsanların ayıplayacağı çirkin işler yapıyor. Müslüman olan kimse, böyle şeyler yapar mı?
CEVAP
Hadika’da buyuruluyor ki:
Fuhuş, çirkin söz demektir. Haddi aşan her şeye fahiş denir. Buradaki manası çirkin olan işleri açık kelimelerle anlatmak, müstehcen konuşmak demektir. Cima için ve abdest bozmak için kullanılan kelimeleri söylemek böyledir. Bu kelimeleri söylemek fuhuştur. Çünkü bunları söylemek, mürüvvete ve diyanete uygun değildir, hayayı, utanmayı giderir ve başkalarını gücendirir. Cimayı, abdest bozmayı ve necaseti anlatmak gerektiği zaman, açık olarak söylememeli, kinaye olarak söylemelidir! Kinaye, bir şeyi, açık manaları başka olan kelimelerle anlatmaktır. Edepli olan, salih olan, fuhuş söylemeye mecbur olunca, kinaye olarak söyler. Mesela, Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, cima için lems [dokunmak] kelimesini söylemiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Fuhuş söyleyene Cennet haramdır.) [Ebu Nuaym]
Dinimizde hayanın, utanmanın yeri çok mühimdir. Hayası olan, Allahü teâlâdan utandığı için günah işlemekten çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah’tan da utanmaz. Açıktan günah işleyen kimse, hem insanlardan, hem de Allah’tan çekinmediğini gösterir. (Allah’ın bildiğini kuldan ne saklıyayım) demek doğru değildir. Gizli işlediği bir günahı başkalarına açıklamak doğru değildir, hayasızlıktır.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Haya ve az konuşmak imandan, fahiş söz ve çok söz nifaktandır.) [Tirmizi]
(Kim, dünyada günahını gizlerse, Allahü teâlâ da, Kıyamette, o günahı herkesten saklar.) [Müslim]
(Bir günaha düşen, Allah’ın örtüsünü, onun üzerinde bulundurmalıdır!) [Müslim]
İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayadandır. Haya da imandandır. Günah gizlenmezse, fasıklar bundan cesaret alır. (Falanca günah işliyor. Ben de işlesem ne çıkar?) diyebilir. Riya olmaması için ibadeti gizlemek caizdir. Onun için (Kabahat da gizli, ibadet de gizlidir) denmiştir.
Bunun gibi atasözlerinin çoğu bir hadis-i şerife dayanmaktadır. (Haya elbisesine bürünenin aybı görülmez. Duyulunca hoşlanılacak şeyleri yap! Kimsenin duymasını istemediğin ve duyulunca insanların hoşlanmıyacağı şeylerden kaç!) buyurulmuştur.
Haya, imanın esasındandır
Allahü teâlâdan utanmak, imanın kuvvetli olduğuna, hayasızlık da imanın zayıf olduğuna alamettir. Hayasız kimsenin küfre düşmesi kolay olur. Hadis-i şerifte, (Hayanın azlığı küfürdür) buyuruldu. (Hakim)
Hayasız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Haya, imanın esasındandır.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Haya, iffet, dile hakim olmak ve akıl imandandır. Cimrilik, fuhuş, çirkin sözlü olmak ise hayasızlıktan ve münafıklıktandır.) [Beyheki]
(Fahiş ve çirkin sözlerden şiddetle kaçının! ) [Nesai]
(Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, fahiş söz söylemez.) [Tirmizi]
(Cennet, fahiş ve çirkin söz konuşana haramdır.) [İbni Ebiddünya]
(Allahü teâlâ, fahiş ve çirkin söz söyleyeni sevmez.) [İbni Ebiddünya]
Görüldüğü gibi, hayanın iman ile, hayasızlığın da imansızlık ile alakası büyüktür. İnsanlardan utanan kimsenin, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte, (Allah’tan sakınan, insanlardan da sakınır) buyuruluyor. Hayasız olan mürüvvetsiz olur. İnsanları, böyle kimselerin zararından sakındırmak için onların gıybetini yapmak caizdir. Hadis-i şerifte, (Haya cilbabını [örtüsünü] üzerinden atanları gıybet etmek günah olmaz) buyuruldu. (Haraiti)
Yalnız iken de Allah’tan haya etmeli
Evde kimse yok iken de, çıplak durmak günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Yalnızken de, avret yerinizi açmayın! Zira yanınızda hiç ayrılmayanlar [hafaza melekleri] vardır. Onlardan utanın ve onlara saygılı olun.) [Eşiat-ül-lemeat]
(Avret yerlerinizi örtün! Yalnız iken de Allahü teâlâdan haya edin!) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ hayayı ve örtünmeyi sever. Öyle ise yıkanırken avret yerinizi örtün.) [E. Davud]
(Gece guslederken avret yerini açmaktan sakının. Eğer sakınmayan çıkar da, onda delilik alameti görülürse, kendisinden başkasını suçlamasın.) [Hakim.]
Avret yerini açmak veya başkasının avret yerine bakmak büyük günahtır. Hamama, kaplıcaya, denize gidenin diz ile göbek arasını ve dizlerini de örtmesi farzdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Erkeğin göbek ile dizleri arası avrettir.) [Ebu Davud]
(Uyluk avret yeridir.) [Buhari, Ebu Davud, Tirmizi]
(Avret yerini açmak büyük günahtır.) [Hakim]
(Erkek, erkeğin; kadın, kadının avret yerine bakması helal olmaz.) [Müslim]
(Evlerin en kötüsü hamamdır. Orada sesler yükselir, avretler açılır. Tedavi veya kirden temizlenmek için girecek olan örtülü girsin.) [Taberani]
(Allah’a ve ahirete inanan hamama peştamal ile örtülü girsin!) [Nesai]
(Avret yerini açana ve başkasının avret yerine bakana Allah lanet etsin!) [Beyheki]
(Din kardeşinin avret yerine kasten bakanın kırk gecelik namazı kabul olmaz.) [İ. Asakir]
Aşık olmak günah mı?
Sual: Günah işlememek şartı ile birini sevmekte mahzur var mıdır?
CEVAP
Sevgi, insanın elinde olmayan bir duygudur. İffeti, yani namusu korumak ve günah olan işlerden kaçmak şartı ile birisine karşı sevgi duymakta mahzur yoktur. Hatta iffetini koruyarak sevgisini gizlemek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.) [Hakim, Hatib]
(Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek, sabredenin günahlarını, Allahü teâlâ affedip Cennetine koyar.) [İbni Asakir]
Demek ki, dinimizde iffeti muhafaza etmek ve sevgisi sebebiyle günah işlememeye sabretmek, çok sevaptır. Çünkü genel olarak sevgi insanı kör ettiği için, insanın kendisini günah işlemekten alıkoyması zordur. Zor olan işleri başarmanın sevabı da büyük olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetimin üstün olan kimseleri, aşk belasına maruz kalınca iffetini muhafaza edenlerdir.) [Deylemi]
İffetlinin eşi de iffetlidir
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(Aklı dinlemeyen, en çok ona isyan eden şehvettir. İnsanların, başkalarının ayıplamaları gibi sebeplerle bu şehvetten kaçınmaları faydalı ise de, büyük sevap alamazlar. Fakat günah işlemek için bütün imkanlara sahipken, ortada hiçbir korku yok iken, sırf Allah rızası için, Allah’tan korktuğu için şehvetine esir olmazsa, ona mani olursa, en büyük fazilete kavuşur. Bu derece sıddıklar, şehidler makamıdır.)
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Haya, iffet, dile hakimiyet ve akıl, imandandır. Böyle kimselerin ahiret arzusu çoğalır, dünya hırsı azalır. Cimrilik, müstehcenlik, çirkin sözlülük, hayasızlıktan, nifaktan ileri gelir. Böylelerinde dünya hırsı çoğalır, ahiret arzusu azalır.) [Beyheki]
Erkekler, iffetsiz olursa, yakınları da kötü yola düşebilir. Peygamber efendimiz, (Siz iffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur) buyurdu. (Taberani)
İbni Neccarın bildirdiği (Zina eden, aynı şeye maruz kalır) mealindeki hadis-i şerif, iffetli olmayanın yakınlarının da, iffetsiz olabileceğini göstermektedir. İffetli olmaya gayret eden bunu başarır. (İffetli olmak isteyeni Allahü teâlâ iffetli kılar) hadis-i şerifi buna delildir. (Hakim)
Gayrı meşru işler, dünyada insan için yüzkarasıdır. Ahirette ise, azabı çok şiddetlidir. “Ben ölmem” veya “Cehennem ateşi bana zarar vermez” diyen varsa, dilediği kötülüğü işlesin! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Ahiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!) [Eyyühel veled]
Öleceğine inanan ve öldükten sonra başına gelecekleri düşünen, kötülük işleyebilir mi?
İffetli olmak için
İnsana en büyük zarar, kötü arkadaştan gelir. Kötü arkadaşlarla düşüp kalkan, kılavuzu karga olan nasıl her zaman temiz olabilir?
İyi insanlarla beraber olan kimse, bir müddet onlar gibi iyi iş yapmasa bile, onların yanında kötülük edemez. Hadis-i şerifte, (İnsanın dini arkadaşının dini gibidir) buyuruluyor. (Tirmizi)
Şu halde yapılacak iş, arkadaşlık edilen kimselere dikkat etmek ve kötü arkadaşlardan uzak durmaktır. Namuslu, iffetli yaşamak isteyene cenab-ı Hakkın bunu nasip edeceği din kitaplarında yazılıdır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İffet talep edeni, Allahü teâlâ iffetli kılar.) [Hakim]
İffetli olan, aile efradının da iffetli olmasını ister. Onları da kötülükten korur. Kendisi kötü olursa, bir gün çoluk çocuğu da Allah saklasın kötü yollara düşebilir. Çocuklarının iffetsiz olmasını hangi ana-baba isteyebilir?
Çocuklara iyi örnek olmak gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur. Ana-babanıza ihsan ederseniz, çocuklarınız da size ihsan eder!) [Taberani]
(Kötülükten korunmak için, nikahlı yaşamak ve iffetli olmak gerekir.) [İbni Asakir]
Asaletin önemi
Asalet, diğer hasletlerle birlikte olursa kıymetlidir. Herkes Âdem aleyhisselamdan gelmiştir. Her iyi kimsenin çocukları iyi olur, her kötünün çocukları da kötü olur diye bir kaide yoktur.
Hz. Âdem’in ve Hz. Nuh’un oğlunun biri kâfir olmuştur. Nuh aleyhisselam ile Lut aleyhisselamın hanımı kâfir idi. Ebu Cehil kâfirinin oğlu ise, insanların en üstünlerinden, yani sahabi idi. Peygamber efendimizin öz amcası Ebu Leheb kâfir idi.
Ana-babanın günahkâr olmasından dolayı, çocukların da iyi bir insan olamıyacağı anlamını çıkarmak çok yanlıştır. Allahü teâlâ, kötüden iyi, iyiden kötü yaratır. Kur'an-ı kerimde birkaç yerde, (Ölüden diri, diriden ölü çıkarır) buyuruyor. (A.İmran 27)
İslam âlimleri bu âyet-i kerimeyi açıklarken, (Kâfirden müslüman, müslümandan kâfir yaratır) buyurmuşlardır. Bunun için, soyundaki kimselerin kötü olması, kendisinin de kötü olacağını asla göstermez. Hepimiz Âdem aleyhisselamdan geldik. Dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. Allah indinde üstünlük ancak takva iledir. (Allah indinde en üstününüz, Ondan en çok korkanınızdır) buyuruluyor. (Hucurat 13)
[Takva ehli olmak, Allah’tan korkup dinin emirlerine uymak ve yasak ettiklerinden kaçmak demektir.]
Güzel huy bir asalettir
Muteber olmayan bir kitapta diyor ki:
(Asalet olmayınca, verilen terbiyenin fazla tesiri olmaz. Bakırı ne kadar silip parlatsanız, üç gün sonra gene kararmaya başlar. Suni parlaklık kısa bir zaman devam edebilir. Altın hiçbir zaman pas tutmaz. Silmezseniz bile parlaklığını yine muhafaza eder. Şu hadise, asaletin ne kadar önemli olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.)
Kitap muteber olmadığı gibi, bu fikir de, Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere aykırıdır.
Bir kimse, asil bir aileye mensup olmasa da, güzel huylu ise, dindar ise, onun için güzel huyu ve dindarlığı asaletten çok kıymetlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Güzel huy gibi asalet olmaz.) [İ.Mace]
(Kadın, malı, güzelliği, asaleti ve dindarlığı için nikah edilir. Sen dindar olanı seç ki, maddi ve manevi nimete kavuşasın!) [Buhari]
Nasihat ile asaletsiz insan da terbiye edilebilir. Onun için Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Nasihat et, nasihat müminlere elbette fayda verir.) [Zariyat 55]
Asaletsiz olanı da terbiye etmek mümkün olmasaydı, Peygamber efendimiz, (Ahlakınızı güzelleştirin) buyurur muydu? (İbni Lal)
Hazret-i Lokman’a sordular:
- Edep, asalet, mal ve ilimden hangisi daha üstündür?
- Edep asaletten, ilim maldan hayırlıdır.
Oğlu, Hz.Lokmana sorar:
- En iyi haslet nedir?
- Dindar olmaktır.
- Peki babacığım, bu haslet iki olursa?
- Dindarlık ve mal sahibi olmak.
- Üç olursa?
- Dindarlık, mal ve haya.
- Dört olursa?
- Dindarlık, mal, haya ve güzel ahlak.
- Beş olursa?
- Dindarlık, mal, haya, güzel ahlak ve cömertliktir.
- Altı olursa?
- Oğlum, bu beş haslet kimde olursa, o kimse takva ehli, temiz bir kimsedir, Allahü teâlânın dostudur, şeytandan uzaktır.
İffetin önemi
Allahü teâlâ, insan neslini devam ettirmek için, erkek ve kadınları birbirlerine cazip kılmıştır. Aynı zamanda, bu duygu karşısında, insanları dünyada çetin bir imtihana tâbi tutmuştur. Bu imtihanı kazanan, dünya ve ahiretin kahramanıdır. İnsanların iyi veya kötülüğü, daha çok iffet işinde belli olur.
Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimin birçok yerinde, iffetini koruyabilene, büyük mükafatlar vaat etmiş, iffetini korumayana da, Cehennem azabını göstermiştir. Allahü teâlâ, iffetsizleri, adam öldüren bir katil ile bir tutmaktadır. Müminlerin vasfını anlatırken de buyuruyor ki:
(Müminler, namazlarını huşu içinde kılar, boş, lüzumsuz şeylerden yüz çevirir, zekatlarını verir, iffetlerini korur, emanet ve ahidlerine riayet eder.) [Müminun 1-8]
İffetsiz olan, Allah katında günahkâr, halkın yanında da itibarsızdır. Bir namussuzun toplumdaki iyilerin yanında itibarı [saygınlığı], bir köpeğin itibarı kadar yoktur. Zengin ve çok güzel bir kadın, eğer iffetsiz ise, itibarsızdır. Fakir ve namuslu bir kadın ise, her zaman itibarlıdır, saygıya layıktır.
Dünyadaki pek çok rezaletler, cinayetler, kavgalar, kıskançlıklar, özetle bütün fenalıklar, iffetsizlik yüzünden meydana gelmektedir. İnsanların pek çoğu, iffetsizliğin kötülüklerini bildikleri halde, kendilerini bu kötü yollara sapmaktan alıkoyamaz. Bu kuvvetli duygu karşısında, insanları alıkoyacak çareler vardır. Bu; terbiye ve ahlak meselesidir.
Allah’tan korkan bir insan iffetsiz olamaz. O halde, çocuklarımıza Allah korkusunu öğretmeye çalışmak, bizim için en başta gelen görev oluyor. Allahü teâlâdan korkmak için, Allah’ı iyi bilmek lazımdır. Allah’ı bilmek için, Onun büyüklüğünü ve sıfatlarını öğrenmek zorundayız. Allahü teâlâyı hiç düşünmeyen bir topluluk için, Allah korkusuna sahip olmak kolay değildir. Allahü teâlâdan korkmak da, bir bilgi, bir çalışma ve bir gayret işidir. Durup dururken, Allah korkusu meydana gelmez. Dinin emir ve yasaklarına riayet edene kolay gelir.
Özellikle büyük şehirlerde iffet işi tehlikeli bir yoldadır. Bir genç kızın, kendi başına yalnız kendi aklı ve anlayışı ile iffetini muhafaza etmesi, cidden güçtür. O genç kız, eğer biraz da güzelse, hatıra ve hayale gelmeyen tehlikelerle çevrilmiş demektir. Bu tehlike, okulda, yollarda, otobüste, komşularda, hatta evinin içinde, telefonda, internette yakasını bırakmaz.
Kızlarımız, tehlikeler karşısında aciz bir mahluk olarak, ahlaksızların elinde bir oyuncak olmamalıdır. Bu devirde herkesten, her yerde ona zarar gelebilir. Bu zarar, onun parasına, puluna değil, şeref ve haysiyetinedir. Paraya olan zarar telafi edilebilir. Manevi zarar, yerine konamaz. Ahlaksızların içinde genç kız için şerefle yaşamak çok güçtür. İffetli bir kız, diğer bazı kızlar gibi, flört yapmaya heveslenmemeli. Bu tehlikeli bir tecrübedir. Esasen flörtle yapılan evlilik, çok zaman mutluluk getirmez.
İffeti muhafaza için, gençleri zamanında evlendirmeli, iffeti zedeleyecek yerlerden uzak durmalıdır. Gençliğin hakkı adı altında çeşitli eğlenceler, genç kızı elde etmek için birer tuzaktır. Bunun tuzak olduğuna inanmayan bir kız, tuzağın içine düştükten sonra, aklı başına gelir. Fakat iş işten geçmiştir. Tuzağın görünüşteki cazibesine kapılan kızlar, erkeklerin elinde çabucak birer oyuncak hâline gelir. Kendine güvenen bir kız bile, onların karşısında sonuna kadar dayanamaz. Yakışıklı bir erkeğin aldatıcı gülümsemesi karşısında, yenilebilir. Artık o kız, tuzağa düşmüştür. O tuzaktan kurtulan pek az veya hiç yoktur. Halbuki, o tuzak dediğimiz eğlence yerlerine gitmemek daha kolay bir iştir. (Göz görmeyince, gönül katlanır) diye bir atasözü vardır. Oraya gitmeyen bir genç kız, oranın tehlikesinden kurtulmuş olur. Giderse, kurtulması zordur.
İffet; bir genç kızın veya kadının, değer biçilemeyen bir mücevheridir. Bu mücevheri ele geçirmek için, Allahü teâlâdan korkmayan her erkek bütün şeytanlığını kullanır. Ele geçirdikten sonra, maksadına erişmiştir. Artık o, mücevherlikten çıkmış, âdi bir taş olmuştur. Sokağa atılıverir. Bu alışverişte, erkek, bir namus hırsızı, kadın ise, mücevherini çaldırmış, bir zavallıdır.
Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Bir kızın küfvünü [dengini] bulunca, hemen evlendiriniz!) [Tirmizi]
Görülüyor ki, kadını, kızı küfvüne, yani dengine vermek gerekir.
Küfv, erkeğin soyda, malda, din işlerinde ve şerefte kadına uygun olması demektir.
Küfv demek, zengin olmak, maaşı çok olmak demek değildir. Küfv olmak, erkeğin salih müslüman olması, namaz kılması, içki içmemesi, yani İslamiyet’e uyması ve nafaka kazanacak kadar iş sahibi olması demektir. Erkeğin, yalnız zengin olmasını, apartman sahibi olmasını isteyenler, kızlarını felakete sürüklemiş, Cehenneme atmış olurlar. Kızın da namaz kılması, başı, kolu açık sokağa çıkmaması gerekir.
Namuslu olmanın önemi
İffet, yani namus ne kadar önemli ise, namussuzluk da o kadar kötüdür. Namusun önemi hakkındaki hadis-i şeriflerin birkaçı şöyledir:
(İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır.) [Hakim]
(Zinadan korunan müslüman Cennete girer.) [Beyheki]
(Kötülükten korunmak için, nikahlı yaşayın ve iffetli olun!) [İbni Asakir]
(Başkasının karısını kızını ayartan bizden değildir.) [Hakim, İ.Ahmed]
(Bir kadın, beş vakit namazını kılar, namusunu korur, kocası ile iyi geçinirse, dilediği kapıdan Cennete girer.) [İ. Hibban]
(Şu altı şeyi yapanın Cennete girmesine kefilim: Doğru konuşan, verdiği sözü yerine getiren, emanete riayet eden, namusunu koruyan, gözlerini haramdan sakınan, ellerini kötülükten çeken.) [İ.Ahmed]
(Haya on kısımdır. Dokuzu kadında, biri erkektedir) hadis-i şerifinde de bildirildiği gibi, kadınların hayası erkeklerden çoktur. Öyle olmasaydı, çok çirkin işler meydana çıkardı. Din düşmanları bunu bildikleri için, daha çocukken kadınlardan hayayı kaldırmaya çalışıyorlar. Hayasız bir toplum meydana getirmeye çalışıyorlar. Müslüman kadını hayalı olmaya devam etmelidir. Hadis-i şerifte, (Haya güzeldir, fakat kadında daha güzeldir) buyuruldu. (Deylemi)
Eşini kıskanmak
Sual: Karı-kocadan birinin eşini kıskanmasında bir sakınca var mıdır?
CEVAP
Bazıları eşini kıskanmayı ayıp gibi, çağ dışı gibi göstermeye çalışıyorlar.
Gayur olmak, yani namusunu korumak için, meşru hudutlar içinde kıskançlık göstermek dinimizin emridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mümin gayur olur. Allahü teâlâ ise daha gayurdur.) [Müslim]
(Allahü teâlâdan daha gayuru yoktur ve bunun için fuhşu yasaklamıştır.) [Buhari]
(Namus gayreti imandan, kadın-erkek bir arada eğlenmek de nifaktandır.) [Deylemi]
Namusunu kıskanmayana deyyus denir. Deyyuslar için hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, Cenneti yaratınca, “Cimri sana giremez, deyyus senin kokunu bile duyamaz” buyurdu.) [Deylemi]
(İçki içene, ana-babasına asi olan kimseye ve deyyusa, Cennete girmek haramdır.) [İ.Ahmed]
Bu büyük günahları işleyen kimsenin zerre kadar da olsa imanı varsa, günahlarının cezasını çektikten sonra Cennete gider. Fakat günahlar insanı küfre sürüklediği için, bu günahlara devam etmek büyük felakete yol açar.
Zararın neresinden dönülürse kârdır. Bir an önce tevbe edip günahlardan sıyrılmalıdır. Tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur.
Kadının, kocasını da kıskanması normaldir. Fakat kıskançlığıyla meşru sınırı aşmamalıdır.
(Allahü teâlâ, kıskançlığı kadınlara ve cihadı erkeklere yükledi. Hangi kadın, bu emre iman ederek sabrederse, şehid olan mücahid kadar sevap kazanır) hadis-i şerifinde de, kadınların sabır göstermelerine işaret buyurulmaktadır.
Sual: Hadis-i şerifte "Haya imandandır" buyurulmaktadır. İbadetlerini başkalarına göstermekten de haya etmek böyle midir?
CEVAP
İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaktan [ehl-i sünnet kitaplarını yaymaktan] ve imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur'an ve mevlid okumaktan haya etmek caiz değildir. (Haya imandandır) hadis-i şerifinde, haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi gerekir. Bunun için, ibadetlerini sıdk ile, ihlas ile yapmalıdır.
Buhara âlimlerinden birisi, sultanın oğullarının sokakta abes oyun oynadıklarını gördü. Elindeki asa ile bunları dövdü. Kaçtılar. Babalarına şikayet ettiler. Sultan, bunu çağırıp, sultana karşı çıkanın hapis olacağını bilmiyor musun dedi. Âlim, cevap olarak, Rahmana karşı çıkanın Cehenneme gideceğini bilmiyor musun dedi. Sultan, emr-i maruf yapmak vazifesini sana kim verdi dedi. Âlim, seni kim sultan yaptı cevabını verince, beni halife sultan yaptı dedi. Beni de, halifenin Rabbi vazifelendirdi dedi.
Sultan, sana Semerkand şehrinde emr-i maruf yapmak vazifesini veriyorum dediğinde, ben de kendimi bu vazifeden azlettim cevabını verdi. Bu cevabına hayret ettim, emir olunmadan, izin verilmeden vazife yaptığını söyledin. İzin verilince de, azlolunmanı istiyorsun dedi. Sen izin verince, sonra azledersin. Rabbimin verdiği vazifeden beni kimse azledemez dedi. Bu söz üzerine sultan, dile benden istediğini vereyim dedi. Gençlik hâlimi bana getir dedi. Bu iş elimden gelmez deyince, bana bir ferman yaz da, Cehennemdeki meleklerin reisi olan Malik, beni ateşte yakmasın dedi. Bunu da yapamam deyince, benim öyle bir sultanım var ki, her şeyimi Ondan istiyorum. Her dilediğimi ihsan etti. Bunu yapamam hiç demedi, dedi. Sultan, beni duadan unutma diyerek serbest bıraktı.
Edebi gözetmek
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Allah’a kavuşamaz) buyuruyor. Burada Allah’a kavuşmak nedir?
CEVAP
Evliya olamaz demektir. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzihi bir mekruhtan sakınmak; zikir, fikirden [tefekkürden] üstündür.
karaşahin
07.05.2008, 14:01
ALLAH’a (Celle celaluhu) karşı edep
ALLAH’ın (Celle celaluhu) emirlerini yerine getirmek, nehiylerinden kaçınmak, ihsan derecesine ulaşmaktır edep. Kişinin ALLAH’ı (Celle celaluhu) görüyormuş gibi ibadet etmesidir. Rabb’ini göremiyorsa da ALLAH (Celle celaluhu) onu görüyor. Hatta ALLAH’ın (Celle celaluhu) ayetleri okunurken, ayetlerin bizim şahsımıza hitap ettiğini hissedebilme... Kalbimizde imanın lezzetini tadarak yaşayan bir Kur’an olabilmek edeplerin en üstünüdür.
Sufilerin dilinde: Hakk’a karşı edep; nerede, ne zaman ve kimde zahir olursa olsun, Hakk’ı kabul edip, ona boyun eğmek, ondan geleni asla reddetmemek ve her vakit ondan razı olmaktır. Hakiki edep, Hak’ta kulun fani olmasıdır.
Kur’an-ı Kerim’de ALLAH (Celle celaluhu) kulunu şöyle görmek istiyor:
'' Nerede olursanız olun ALLAH sizinle beraberdir.'' (Hadid / 4)
Edep, ALLAH’la (Celle celaluhu) beraberliği hissetmektir.
'' Rabb’in her an gözetlemektedir.'' (Fecr /14)
''Şüphesiz ALLAH sizin üzerinizde gözetleyicidir.'' (Nisa/ 1)
''Şüphesiz biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.'' (Kaf /16)
ALLAH’a (Celle celaluhu) karşı edebin en güzeli, bu yakınlığı her an hissedebilmedir.
Davud-i Taî şöyle anlatır: Yirmi yıl Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh) hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında ayaklarını uzattığını hiç görmedin. Kendisine:
- Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var? dedim.
Bana:
''Cenab-ı Hak karşısında edepli olmak daha eftaldir.'' dedi.
Alimlere Karşı Adab
İmam Nevevi, Ezkâr'ında der ki:
"Adıyla çağırmamak gibi ana baba için uygulanan adap kaideleri, aynen hatta fazlasıyla âlimler için de söz konusudur. Çünkü onlar Peygamberlerin varisleridir.
O halde çocuğun âdet edinmesi için âlimlere karşı saygılı ve alçak gönüllü olmak,
onların hizmetine koşmak,
huzurlarında yüksek sesle konuşmamak,
onlarla olan ilişkilerde nazik, kibar ve yumuşak olmak gerekmektedir."
Âlimlerin fazileti hakkında Yahyâ b. Muâz şöyle der:
"İslâm ümmetine karşı âlimler, ana ve babalardan daha merhametlidirler."
Nasıl böyle olduğu sorulunca da şu cevabı verdi:
"Çünkü ana ve babalar evladını dünya ateşinden, âlimler ise ahiret ateşinden korurlar."
Bütün bunlardan, âlimlerin huzurunda hürmet ve edebe riayet etmenin önemi anlaşılmaktadır. Bu konuda birçok kitap yazılmıştır. İbn Kuteybe'nin Edebu'l-Âlim ve'l-Müteallim'i ile Sem'âni'nin Edebu'l-İmlâ ve'l-İstimlâ'sı bunlar arasındadır
İzin İsteme Adabı
İzin isteme âdâbı, büyük ve küçüğün görevidir. İslam'da bunun özel yeri bulunmaktadır. Bu yüzden ALLAH (Celle celaluhu) bunu, asırlar ve nesiller devam ettikçe okunacak ayetlerle hususi olarak açıklamıştır. Bu, aile ve cemiyet hayatında da büyük bir önem taşımaktadır. Bundan dolayıdır ki, büyükleri bir yana Ebu Safd el-Hudri gibi sahabenin küçükleri dahi bu âdabı biliyor ve uyguluyordu.
Ubeyd b. Umeyr anlatıyor:
''Ebu Musa el Eş'ari, Ömer b. Hattab'ın (radıyallahu anh) huzuruna çıkmak için izin istemişti. Hz. Ömer (radıyallahu anh) meşgul idi ki, ona izin verilmedi. Bunun üzerine Ebu Musa geri döndü. Hz. Ömer işini bitirince:
''Ben Abdullah b. Kays'ın (Ebu Musa'nın) (radıyallahu anh) sesini duymadım mı? Ona müsaade edin!'' dedi. Hz. Ömer'e (radıyallahu anh) Ebu Musa'nın (radıyallahu anh) geri döndüğü söylenince, derhal onu çağırttı. Ebu Musa (radıyallahu anh):
''Biz bununla emrolunmuştuk,'' dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh):
'' Buna dair bana delil (beyyine) getireceksin!'' dedi. Ebu Musa da (radıyallahu anh) ensarın meclisine giderek onlara sordu. Onlar:
'' Bu konuda sana en küçüğümüz Ebu Said el-Hudri (radıyallahu anh) ancak şahitlik edebilir,'' dediler. Bunun üzerine Ebu Musa, Ebu Saîd'i Hz. Ömer'in (radıyallahu anhum) huzuruna götürdü. Hz. Ömer (radıyallahu anh):
''Rasûlüllah'ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) emir ve talimatından bana gizli kalan mı oldu? Çarşı ve pazarlarda alış-veriş yani, ticaret için çıkmak beni meşgul etti,'' dedi.
Mü'minlerin emiri Hz. Ömer (radıyllahu anh), girmesine izin verilmeyen bir şahsın, hiç öfkelenmeden geri dönmesi gerektiğini unutmuştu. Bu hususta Rasûlüllah'ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine şahitlik yapan ve hatırlatmada bulunan da Ebu Said el-Hudri (radıyallahu anh) olmuştu. (Buhârî, el-Edebu'l-MÜtred, Hadis No:1065)
Kur'an-ı Kerim çocuğu izin istemeye alıştırmış, ana babanın bunu çocuğuna öğretmesini emretmiş, bu konuda aşamalı ve pedagojik bir yol izlemiştir. Ergenlik döneminden önce çocuk, ana babanın evlilik hayatındaki üç uygunsuz vakitte kapıyı çalarak izin ister. Bu vakitler, ana babanın (gecelik veya pijama gibi) özel kıyafetiyle bulunduğu uyku vakitleri; şafak öncesi, öğle vakti ve yatsı sonrasıdır.
ALLAH (Celle celaluhu) şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve hizmetçileriniz) ve sizden henüz büluğa ermemiş olaplar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, sizin açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bunların dışında ne sizin için, ne de onlar için bir günah yoktur. Yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. ALLAH ayetleri size işte böyle açıklar. ALLAH bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (nur /58)
Nihayet çocuk ergenliğe erişip mükellefiyet çağına girince, artık her zaman evde ve evin dışında kapalı bulduğu kapıyı çalarak izin istemekle emrolunur. Şu ayet bu noktaya işaret eder:
"Çocuklarınız ergenliğe erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (nur /59)
Rasulüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl izin isterdi?
Kapıyı çalan insanın aldığı vaziyet nasıl olmalıdır? Kapıya yüzünü mü, sırtını mı yoksa sağ veya sol yanını mı çevirmelidir?
Bu soruya cevap vermek için şu hadisi zikretmek gerek:
Abdullah b. Büsr'un (radıyallahu anh) rivayetine göre Rasûlüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) izin istemek üzere kapıya geldiği zaman, yüzünü kapıya çevirmezdi. Sağ veya sol yanım çevirirdi. Kendisine izin verilirse girer, aksi halde geri dönerdi. (Ahmed b. Hanbel, IV, 189.)
Önder peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) çocuklardan izin istiyor:
Şüphesiz hak haktır; büyük küçük ayrımı yapmaz. Vasıf, statü ve ünvanları ne olursa olsun, sünnete uymak herkesin görevidir. İşte ümmetin komutanı ve öğretmeni Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)...
Büyüklerin ve küçüklerin içinde, çocuğun hakkım bahis mevzu ederek onları irşad etmektedir.
Sehl b. Sâd (radıyallahu anh) anlatıyor: Rasulüllah'a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir içecek getirilmişti, O da ondan içti. Sağında bir çocuk, solunda da yaşlılar bulunuyordu. Rasulüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) çocuğa:
''Bunlara vermeme bana müsaade eder misin?'' dedi. Çocuk:
''Hayır, vallahi ya Rasulallah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Senden gelen nasibime hiçbir kimseyi tercih edemem!'' dedi. Bunun üzerine Rasulüllah (Sallallahu aleyhi ve sellem) suyu ona verdi.(Buhâri, Eşribe, 19; Müslim, Eşribe, 127; Muvatta, Sıfetü'n-Nebi, 18; Ahmed b. Hanbel, I, 284)
vBulletin v4.0.3, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.