PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : GeÇmİŞİ Ve BugÜnÜyle İsmaİl AĞa Cemaatİ (6)



MuH@©i®
27.07.2007, 10:35
İsmailağa'da 24 saat huzur

İsmailağa Cemaati'ni 8 yıl arayla hedef alan saldırılar, Çarşamba sakinlerini üzse de bu semtte ve cemaatin içinde geçirilecek bir 24 saatte, aslında huzurdan başka bir şeyle karşılaşılmıyor. Cemaat sadece kendileri için değil, herkes için huzur istiyor.





Çarşamba'da seher vaktinde dua ile başlayan hayat, sabah namazıyla güne açılıyor. Güneşin doğuşu seccadenin üzerinde seyrediliyor. Bu sürede belli dualardan oluşan tesbihat yapıldıktan sonra "işrak namazı" kılınıyor. Namazın ardından dağılan cemaat "Kuşluk Vakti" camiyi yeniden hareketlendiriyor. Sarıklar sarılıyor ve "kuşluk namazı" kılınıyor ancak cemaat, nafile namazlarını daha çok ev ya da işyerlerinde kılmayı tercih ediyor. Öğle ve ikindi namazlarını cemaatle eda etmek isteyen çevre sakinleri yine camiyi dolduruyor. Farz namazların edasından sonra işlerine dağılan cemaat, akşam namazı için tekrar saf tutuluyor. Akşam namazının sünnetinden sonra kılınması güzel kabul edilen 6 rekatlık "evvabin namazını" kılanların sayısının diğer camilere göre oldukça fazla olması gözlerden kaçmıyor. Akşamdan sonra cemaatin bir kısmının camide kalıp, bir köşeye çekildiğine şahit olunuyor. Bu insanların kendileriyle baş başa kaldığı, günün muhasebesini yaptıkları özel anlardan biri.

RAMAZAN AYI ÇARŞAMBADA HİÇ BİTMİYOR

Nafile oruç tutulması tavsiye edilen Perşembe ve Pazartesi günleri akşam namazından sonra bu muhasebeye katılanların sayısında azalma göze çarpıyor. Bir çoğumuzun yalnızca Ramazan ayında yaşadığı ya da şahit olduğu iftara misafir davet etme geleneğine, İsmailağa'da her Pazartesi ve Perşembe günleri sıkça rastlanıyor. Yatsı namazı vakti yaklaştıkça evlerde abdest ile başlayan hazırlıklar, biraz sonra sokaklara yeniden hareket getiriyor. Cemaatin gözleri ve sözleri, İsmailağa Camii'nde "huşu" ve "huzur"un en çok bu vakitte yaşandığını hissettiriyor. Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi'nin yatsı namazı sonrasında ayakta kalmayı tavsiye etmemesi nedeniyle, cemaat camiden ayrılıp, evlerinde istirahata çekiliyor. Hocaefendi, Sohbetler kitabında bu tavsiyesinin gerekçesini şöyle izah ediyor: "Ashap-ı Kiram'dan (R.A) bazıları yatsı namazını kılıp evlerine giderken sokakta dış elbiselerini çözmeye başlarlardı. Neden böyle yaparlardı? Çünkü gece "teheccüt namazına" kalkabilmeleri için hemen yatmaları gerekirdi."

NAFİLELER İHMAL EDİLMİYOR

Hocaefendi, öğrencilerine Teheccüt yani gece namazı sonrası sabah namazına kadar seccadenin üzerinde beklenilmesini tavsiye ediyor. Sünnetten beslenen nafile namazlar konusundaki hassasiyet, esasında sadece İsmailağa Camii ve cemaatine özgü değil. 1927 yılında Konya'dan Of'a gönderilen bir asker mektubunda Konya camilerine dair şöyle bir kayıt bulunduğu biliniyor: "Kuşluk vaktinde bütün camiler nafile namaz kılmak isteyen insanlar tarafından tıklım tıklım dolduruluyor." Nafile namazlara gösterilen hassasiyet yalnızca İsmailağa Camii ve cemaatine özgü değil. Konya gibi İstanbul ve Anadolu'daki bir çok camide de nafile namaz vakitlerinde hareketlilik yaşanıyor. İsmailağa'da namaz vaktinde her şey duruyor ve bütün kapılar camiye açılıyor. Manzara adeta Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in şu dizesini açıklıyor: "Dünyaya kapalı Allah'a açık." Namaz öncesi ve sonrası sokaklardaki insan manzaraları Mekke ya da Medine'den alınan fotoğraf karelerini anımsatıyor.


Yahya Kemal'in penceresinden
İsmailağa

Ahmet Açıkgöz

Çarşamba sokaklarında bir namaz vakti seller gibi İsmailağa'ya akan insanlar arasına karışıp camide saf olduysanız, ruhunuz sizi sürekli zorlayacak ve "hadi bir daha, bir daha İsmailağa'da namaz kılalım diyecektir." Siz unutsanız bile ruhunuz bu şehrayini unutamayacaktır. Yıllar sonra olsa bile ayaklarınız sizi alıp eski İstanbul camilerindeki bu muhteşem manzaranın bir parçası olmaya götürecektir. Bugün zamanın camiden ve gelenekten kopardığı hatta karşıt bir düşünceyle yetiştirdiği nesillerin ızdırabına çaresiz bir halde tanıklık ederken Yahya Kemal'in şu hatırasını düşünür bir anlık da olsa yüreğime su serperim: "... Bugünkü babalar, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur'an sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah'ı indirdiler, küçük elleriyle açtılar gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların Bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir'leri dinlediler dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler." "... Medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocuğunun en güzel rüyasını göremiyorlar." "... Dört sene evvel Büyükada'da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım, Büyükada'nın mahalle içindeki sakit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. ... İçim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Müslüman kardeşlerim, bütün cemaatın arasında yalnız benim vucudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum." "... Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar." Bu günün aydını belki babalarının kollarında gittikleri camilerde ak sarıklarıyla saf tutan müminlerin aralarında bayram namazları kılmış olacak kadar yaşlı değillerdir. Fakat bir çoğunun babası Fatih'te, Süleymaniye'de ak sarıklı İstanbullular arasında namaz kılmış, onlarla aynı mahalleri hatta evleri paylaşmışlardır. Belki de bir çoğunun dedesi sünnet diye sarık sarmıştır. Çok değil 80 yıl öncesinin İstanbul manzaralarını hatırlayabilenler ya da babalarının, ak sakallı dedelerinin kollarında camilere gidişini tasavvur edebilenler İsmailağa'yı anlamakta güçlük çekmeyeceklerdir. İşte o zaman görecekler ki İsmailağa; Cumhuriyet döneminin en büyük fakihi Ömer Nasuhi Bilmen gibi bir alimin bir ara katipliğini yaptığı dersiam (ordinaryüs profesör) Ali Haydar Efendi ile milletin köklerine bağlı bir irfan ocağıdır. Mahmut Efendi kökleri Osmanlı'ya oradan da saadet asrına uzanan bu ilim-irfan yolunun son temsilcisidir.

MURADOĞLU, HUZURUN AYNASIYDI

18 Mayıs 1999'da 55 yaşında iken şehit edilen Hızır Ali Muradoğlu da, İsmailağa'da yaşanan huzura adeta aynalık ediyordu. İstanbul'da üniversitede okurken Arapça dersi almak istediği Gül Camii'nin imamı Nuri Efendi vasıtasıyla İsmailağa Camii İmam Hatibi Mahmud Hocaefendi ile tanışan Hızır Ali Hoca, daha sonra damadı olduğu Hocaefendi'yi bir daha bırakmamıştı. Tüm vaktini İsmailağa'da geçiren ve kısa sürede ilim ve irfan yolunda olgunlaşan Muradoğlu, Hocaefendi'nin bulunmadığı zamanlarda onun yerine sohbet görevini yerine getirdi. Eğitim, ilim ve irfan çalışmaları yoğun bir şekilde devam ederken hanımı ağır bir rahatsızlığa yakalandı. Ömrünün sonuna kadar devam eden bu rahatsızlık hali süresince, evin hanımının ve çocuklarının bütün hizmetlerini de Hızır Hoca yerine getirdi. İmamlığı esnasında halkın seviyesine inerek sempatik, güler yüzlü, şakacı ve etkileyici üslubuyla kısa zamanda çevresindekilerin hayranlığını kazandı. Hızır Ali Muradoğlu, üslubu ve anlattıklarıyla 1991 yılından itibaren görev yaptığı Çukurbostan Camii cemaatinin hızla artmasına sebep oldu. Muradoğlu, cami bahçesini kendi elleri ile diktiği güllerle süslemiş ve her gün bakımını da ihmal etmemişti. Bir gün yeğenlerinden birisi güllerden birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince "Dur gül öyle koklanmaz" diyerek gülü iki avucunun içine alıp eğilerek koklamış, Peyfamber Efendimiz'i simgeleyen güle bile edeble yaklaşmıştı. Şaka ve latifeyi İslam'ın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır Efendi etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü.

NİTELİĞİN GÖSTERGESİ: ÖMER NASUHİ BİLMEN

İsmailağa'nın sadece bir cemaat olmasının ötesinde sahip olduğu ilim ve irfan derinliğini anlamak için yakın tarihin önemli bilim adamlarından Ömer Nasuhi Bilmen önemli bir gösterge. Mahmud Hocaefendi'nin üstadı olan Ali Haydar Efendi'nin bir ara katipliğini yapan eski Diyanet İşleri başkanı Bilmen 1950'lerden önce İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin talebi üzerine 8 ciltlik "Hukuk-u İslâmiyye ve Islahat-ı Fıkhiyye Kâmûsu" hazırlamıştı. Ordinaryüs Prof. Sıddık Sami Onar ile Hukuk Fakültesi'nin Dekanı Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bu kamusa birer önsöz yazmıştı. Sıddık Sami Onar önsözünde "Bu eser, gelecekte kanun hazırlayacaklar için fevkalade mühim bir kaynaktır." derken, Prof. Velidedeoğlu ise "Böyle bir hukukçu bugüne kadar gelmedi" ifadesini kullanmıştı.

--Son---