MAHMUDHOCA
21.08.2007, 08:13
O kadar kitap okumuş ki okuduğu kitapları bırakın saymayı söyleyeceği her söz şu kitapta şu sayfa şu ciltte… tek tek baktım. Yani kaynaksız kesinlikle konuşmazdı. Yani yürüyen kütüphane demek ona azdır. Bilgisayarda denmez onun da her an çökme ihtimali vardır. Ama Bayram hocam var olduğu sürece çökmez. Kitaplarını taşırken hocam ben taşıyayım, hayır kitap namus ve şereftir. Kesinlikle kimseye taşıttırmam. Kim o kitabı taşamıya kalkarsa kızardı. Her gün gelir uykusuz hocam uyumuyordu. Ders var kitap okuyor evden çıkmazdı. Kütüphanesi vardı tek tek onlara bakar. Alır otururdu. Sohbetlerinde en çok Osmanlıyı anlatırdı. Her sohbette değinmeden geçmezdi. Neden acaba Osmanlı’ya düşkünlüğü. Tarihten, tefsirden edebiyattan sanattan, dilden hukuktan, ne sorarsanız ondan konuşuyor. Bu sanatların hepsini Osmanlı’ya dayatıyordu.
Çünkü Osmanlı’da, şöyle söylemişti: Osmanlı’nın zamanında kurmadığı vakıf kalmamıştı. Her türlü vakıf vardı. Çok hoşuma giden bir konu vardı. Özellikle hastanelerde, diyor ki hastanenin vakfı kurulmuş. O vakıfda seçmece insanlar düzgün konuşan insanlar, güler yüzlü insanlar seçiliyordu. Mesela hastaların hergün sabah kimseli ve kimsesiz olanları teker teker ziyaret ettirirlerdi. Daha iyisin, maşallah yanakların al al, falan diyerek doping vererek o insan iyileşir ayağa kalkardı. Yani, ince noktalara iniyor ki vakıflar hastalar diyor ki, yoldaki bilerek bilmeyerek tüküren, insanların o tükrük üzerine kül dömek üzere vakıf vardı. Kuşlara yem verecek vakıflar vardı. Hele Yavuz Sultan Selim’i çok anlatırdı. Ona ayrı bir muhabbeti vardı. Onun bir hizmetlisi vardı. Şimdi nerde? Hizmetçisi onu çok sevmiş, çok asabi olduğundan yanaşıp söyleyemiyor. Yatağını düzeltince bir yazı yazmış. Kağıdı koymuş yatağa.
“Aşk olan neylesin” ikinci gün geliyor kağıda bakıyor:
“Aşkını söylesin” yazıyor. İkinci gün kağıda.
“Korkuyorsa neylesun? Ertesi gün kağıdı okuyunca “hiç korkmasun söylesin” yazılı. Ondan sonra izdivaç oluyor.
Çünkü Osmanlı’da, şöyle söylemişti: Osmanlı’nın zamanında kurmadığı vakıf kalmamıştı. Her türlü vakıf vardı. Çok hoşuma giden bir konu vardı. Özellikle hastanelerde, diyor ki hastanenin vakfı kurulmuş. O vakıfda seçmece insanlar düzgün konuşan insanlar, güler yüzlü insanlar seçiliyordu. Mesela hastaların hergün sabah kimseli ve kimsesiz olanları teker teker ziyaret ettirirlerdi. Daha iyisin, maşallah yanakların al al, falan diyerek doping vererek o insan iyileşir ayağa kalkardı. Yani, ince noktalara iniyor ki vakıflar hastalar diyor ki, yoldaki bilerek bilmeyerek tüküren, insanların o tükrük üzerine kül dömek üzere vakıf vardı. Kuşlara yem verecek vakıflar vardı. Hele Yavuz Sultan Selim’i çok anlatırdı. Ona ayrı bir muhabbeti vardı. Onun bir hizmetlisi vardı. Şimdi nerde? Hizmetçisi onu çok sevmiş, çok asabi olduğundan yanaşıp söyleyemiyor. Yatağını düzeltince bir yazı yazmış. Kağıdı koymuş yatağa.
“Aşk olan neylesin” ikinci gün geliyor kağıda bakıyor:
“Aşkını söylesin” yazıyor. İkinci gün kağıda.
“Korkuyorsa neylesun? Ertesi gün kağıdı okuyunca “hiç korkmasun söylesin” yazılı. Ondan sonra izdivaç oluyor.